Mücadele henüz bitmedi: Washington'a "hayır" demeye cesaret eden Maduro'nun öyküsü.

Mücadele henüz bitmedi: Washington'a "hayır" demeye cesaret eden Maduro'nun öyküsü.

Venezuela'da yaşananlar henüz başlangıç ​​aşamasında olan bir hikaye ve tüm dünyanın halkları bu durumdan öfkeli. Tepkiler Latin Amerika kıtasını aşarak Avrupa'nın kalbine kadar ulaştı ve sokaklarda protesto amacıyla Amerikan bayrağı yakıldı.

3 Ocak 2026, Latin Amerika’nın ve genel olarak Üçüncü Dünya’nın tarihinde sıradan bir gün değildi; bu tarih, Washington’un diplomatik nezaketin son örtüsünü de yırtmaya karar verdiği an olarak kayda geçti. Devrimci Venezuelalı lider Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores’in, başkent Karakas’ın kalbinden ABD özel kuvvetleri tarafından kaçırılması olayı, Washington’un “imparatorluğa hayır” demeye cüret eden herkesin iradesini kırmaya çalıştığı sürecin zirve noktasını temsil ediyor.

Bu Hollywoodvari operasyon, Venezuela devletinin tepesini hedef aldı ve kesinlikle tesadüfi değildi. Aylar öncesinden planlandı; Maduro’ya yönelik yıllar boyunca süren suikast ve kaçırma girişimlerinin bir devamıydı. Tüm bu girişimler, Venezuela güvenlik birimlerinin dikkati ve devlet yapısının iç direnci sayesinde başarısız olmuştu. Ta ki Donald Trump’ın, Amerikan hava kuvvetlerine Karakas’taki havalimanları, askeri üsler ve altyapı tesisleri dâhil olmak üzere birçok hayati noktaya yoğun bombardıman emri verdiği güne kadar… Bu saldırılar Venezuela kurumlarında büyük bir kaos yarattı ve ABD Delta Gücü’nün doğrudan Maduro’nun ikametgâhına yönelmesini kolaylaştırdı.

Bu bağlamda, bir istihbarat sızması ihtimali göz ardı edilemez. Milyonlarca dolar alan bir muhbir, Maduro’nun hareket programını ve güvenlik detaylarını Amerikan operasyon yöneticilerine önceden aktarmış olabilir. Ya da başkana ait telefonların dinlenmesi veya çevresine yerleştirilen hassas takip cihazları kullanılmış olabilir. Bunların hepsi mümkündür. Asıl sorun, bunun Venezuela ordusu ya da güvenlik güçlerini “başarısızlıkla” suçlamak için bir gerekçe haline getirilmesidir. Oysa savaş halinde olan her devlet istihbarî sızmalara açıktır; hele ki teknik ve mali açıdan ABD gibi bir güçle karşı karşıyaysa.

Öte yandan, operasyon sırasında Maduro’nun koruma ekibinden bazı kişilerin gerçekten şehit olduğu, Amerikan askerleri tarafından soğukkanlılıkla öldürüldüğü doğrulanmıştır. Açık konuşmak gerekirse, Venezuela güvenlik kurumlarının yaklaşık otuz yıl boyunca ABD kaynaklı komplolara direnebilmiş olması bile başlı başına bir başarıdır: Chávez ve Maduro’ya yönelik belgelenmiş 6’dan fazla suikast girişimi, 250’ye yakın ilan edilmiş darbe teşebbüsü (sınırlı askerî isyanlar dâhil) ve yabancı paralı askerlerle yürütülen 3 büyük dış müdahale girişimi buna dahildir.

Donald Trump bugün bir tavus kuşu gibi kabarıyor, karşısında diz çökmeyi reddedenleri “terbiye edebildiğiyle” övünüyor ve Güney Amerika’daki diğer liderleri Maduro’nun akıbetiyle tehdit ediyor. Bunu, “Monroe Doktrini”ni diriltmeyi ve Batı Yarımküre üzerinde mutlak hâkimiyet kurmayı amaçlayan ulusal güvenlik vizyonu adına yapıyor.

Ancak Trump’ın gözden kaçırdığı şey, bu küstahlığın sonuçlarının yıkıcı olacağıdır. Önceki Amerikan yönetimleri, hegemonya projelerini “insan hakları” ve “demokrasi ihracı” söylemleriyle süsleyerek yürütmüştü; çünkü ham güç gösterisinin ve küresel güçleri açıkça kışkırtmanın, Adolf Hitler’in izlediği ve sonunda çöküşle sonuçlanan yola sürüklediğinin farkındaydılar.

Petrol varillerinin ötesinde: Maduro neden hedef alındı?

Arap dünyasında yaygın söylem, Washington–Karakas gerilimini çoğu zaman “demokrasi” söylemine ya da daha basit bir şekilde “petrolü ele geçirme isteğine” indirger. Oysa ABD’nin uluslararası ittifak haritasına yakından bakıldığında bu iddiaların ne kadar yüzeysel olduğu görülür. Washington, büyük doğal kaynaklara sahip ve Batı çıkarlarına uygun petrol akışını garanti eden otoriter ve kapalı rejimlerle son derece yakın ilişkiler sürdürmektedir. Dolayısıyla sorun petrolün miktarı değil, petrolün siyasal karar ve toplumsal proje haline gelmesidir.

Beyaz Saray’a göre Maduro’nun —ve ondan önce Hugo Chávez’in— asıl “suçu”, Amerikan hegemonyasına meydan okumasıdır. Sorun petrolün kendisi değil, çokuluslu petrol devlerinin yağmasına kapıların kapatılmasıdır. Bu şirketlerin yanında duran ve yıllardır muhalefeti şekillendiren yerli elitler de bu sürecin bir parçasıdır.

Petrol gelirlerinin, ulusötesi şirket hesaplarından alınarak yoksullara yönelik “Bolivarcı Misyonlar” sosyal programlarına aktarılması, Washington’un gözünde affedilmez bir “ekonomik suçtur”. Maduro, doğal kaynakların halkın sağlığı, eğitimi ve refahı için kullanılabileceğini kanıtlamıştır.

Siyasal proje: Tek kutuplu dünyaya meydan okuma

Maduro yalnızca iç politikayla yetinmedi; mücadeleyi uluslararası alana taşıdı. ABD tek kutuplu düzeni korumaya çalışırken, Venezuela çok kutuplu bir dünya çağrısının yüksek sesli savunucusu oldu. Çin–Rusya–İran ekseniyle kurulan ittifak bir taktik değil, emperyal hegemonyayı reddeden bilinçli bir tercihti.

Bu duruş, ABD stratejisi açısından varoluşsal bir tehdit olarak görüldü. Üstelik bu meydan okumanın, Karayipler’deki Amerikan bölgelerine yakın bir ülkeden gelmesi Washington açısından daha da hassas bir durum yarattı.

Chávez’in 2007’de IMF ve Dünya Bankası’ndan çekilmesi, bu kurumları “emperyalizmin araçları” olarak nitelemesi ve Maduro’nun bu çizgiyi sürdürmesi, ABD için kabul edilemezdi. Dahası Venezuela, limanlarını Washington’un düşmanlarına açarak yaptırımların delinmesine de katkı sundu. Bu nedenle Maduro’nun hedef alınması, yalnızca “inatçı bir rejimin” tasfiyesi değil; kıtalararası yeni bir eksenin önünü kesme hamlesiydi.

Filistin meselesindeki tavizsiz tutumu da bu tabloyu tamamlıyor. Venezuela, işgalciyle ilişkilerini kesen ve büyükelçisini sınır dışı eden ilk ülkelerden biri oldu. En büyük petrol rezervine sahip bir ülkenin, Filistin direnişini açıkça desteklemesi, Washington açısından “tehlike” olarak kodlandı.

Mücadele bitmedi

Venezuela deneyimi Arap dünyasından farklıdır. Latin Amerika toplumları, ideolojik manipülasyonlardan uzak, ulusal egemenliği merkeze alan güçlü bir siyasal bilince sahiptir. Bu nedenle mücadele, halk için net bir biçimde emperyalizm ile ulusal egemenlik arasındaki savaştır.

ABD medyasının Maduro’yu “yenilmiş” gibi göstermesine rağmen, New York yakınlarındaki Stewart Hava Üssü’nde uçaktan inerken sergilediği sakin duruş, tebessümü ve hatta aksak yürüyüşü ters etki yarattı. Bu görüntüler dünya çapında mazlumların sempatisini kazandı ve yaklaşan yargılamanın aslında Maduro’dan çok Donald Trump için bir muhasebe olacağını düşündürdü.

Trump, Maduro’nun bedenini sahneden uzaklaştırdı ama etkisini silemedi. Muhalefetin öne çıkardığı Maria Machado ve Edmundo González boşluğu dolduramadı. Karakas’tan gelen görüntüler, Bolivarcı Devrim yanlılarının hâlâ sokakları kontrol ettiğini gösteriyor.

Bugün Venezuela, “direniş üçlüsü” tarafından yönetiliyor: 90 günlüğüne görevi devralan Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez, İçişleri Bakanı Diosdado Cabello ve Savunma Bakanı Vladimir Padrino López. Bu liderlik uyumu, mücadelenin Maduro’nun şahsıyla sınırlı olmadığını, onun temsil ettiği özgürlükçü fikrin devam ettiğini gösteriyor.

Venezuela’da yaşananlar daha yeni başlıyor. Dünya genelinde tepkiler Latin Amerika’yı aşarak Avrupa sokaklarına kadar uzandı. Trump’ın kibri, tıpkı Netanyahu’nunki gibi, cezasız kalmayacak. Maduro’nun kaçırılması, Amerikan hegemonyasının ahlaki ve siyasal aşınmasının kıvılcımı olabilir.

Bu makalede ifade edilen görüşler, Tevhidhaber'in görüşlerini yansıtmayabilir, yalnızca yazarın görüşlerini yansıtır.
Şibl /Almayadeen