Middle East Eye genel yayın yönetmeni Hearst: ‘Hürmüz kozu nükleerden daha güçlü’

Middle East Eye genel yayın yönetmeni Hearst: ‘Hürmüz kozu nükleerden daha güçlü’

Middle East Eye Genel Yayın Yönetmeni David Hearst, Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Harici Medya’ya verdiği mülakatta, Ortadoğu’daki savaşa ve ABD-İsrail’in karşı karşıya kaldığı başarısızlığa dair değerlendirmede bulundu.

David Hearst, ABD ile İran arasındaki ateşkes arayışlarını değerlendirirken, Washington ve Tel Aviv hattında derinleşen stratejik çatlağın altını çizerek Netanyahu hükümetinin “Büyük İsrail” idealiyle sınırları fiilen genişlettiğini vurguladı. Trump’ın iç siyaset ve enerji maliyetleri odaklı pragmatizmi ile İsrail’in bölgesel yayılmacılığı arasındaki doku uyuşmazlığını çarpıcı örneklerle analiz eden kıdemli gazeteci, bölgedeki “savaş yorgunluğuna” dikkat çekti.

Hizbullah’ın uğradığı kayıplara rağmen gösterdiği direnç kapasitesinin hafife alınmaması gerektiğini belirten Hearst, Lübnan’daki durumun tüm dengeleri sarsabileceği konusunda uyardı. Mülakatın en can alıcı noktası ise İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik tahakkümünün, nükleer tartışmaların çok ötesinde küresel bir koz haline geldiği tespitiydi.

Şu sıralar ABD ile İran arasında bir ateşkesin sağlandığına ve müzakerelerin sürdüğüne dair haberler alıyoruz. Ancak gördüğümüz kadarıyla İsrail, özellikle Lübnan’da ateşkese uymak konusunda bir hayli isteksiz davranıyor.

“İsteksiz” tabiri biraz hafif kalır. Yani… evet, kibarlık bende kalsın. İsrail’in bambaşka bir ajandası var ve bu… Pardon, lafınızı balla kesmeyeyim, buyurun.

Sizce bu ateşkesin gelecekte de sürdürülebilme şansı var mı? Ortadoğu için kalıcı bir barışın kapısını aralar mı?

Hangisinden söz ediyorsunuz?

Lübnan’dakinden değil, ABD ile İran arasındaki ateşkesten bahsediyorum.

Anladım, sadece o. Lübnan’daki durum her an her şeyi havaya uçurabilir gerçi. Öncelikle şu konuda net olmalıyız: Sahada iki ayrı ajanda, iki ayrı savaş planı işliyor. İlki, Trump’ın tamamen kendi şahsiyeti üzerine inşa ettiği savaş ajandasıydı. Bölgedeki tüm müttefikleri -Türkiye, Suudi Arabistan, Katar- (ki kendisinin Katar’da ailesine ait finansal çıkarları bulunuyor) ona “İran’a saldırma” dediler. O ise tam aksini yaptı. Zihninde kurduğu şey buydu. Mossad ve kurumun başındaki isim ile Netanyahu tarafından; İran’ın Ocak ayındaki ayaklanma girişiminden sonra iyice zayıfladığına ve tek bir hamleyle devrilebileceğine ikna edilmişti. Dört gün içinde rejim değişikliği yaşanacağı zannıyla İran’a saldırdı. Bütün varsayımları hatalıydı. Netanyahu’nun Beyaz Saray’daki Kriz Odası’nda -sanırım 11 Şubat’tı- sunduğu her veri yanlıştı.

Trump’ın durumu bu. İsrail’in ise bambaşka bir gayesi var. İsrail sınırlarını savunmuyor, bilakis o sınırları genişleterek parçalıyor. Bunu Lübnan’da yapıyor, Suriye’de yapıyor; elinin uzandığı her yerde yapıyor. Kendini yeni bir “Bağımsızlık Savaşı”nda, adeta ikinci bir 1948’de görüyor. Bunun ardında, Yahudilerin bir zamanlar Nil’den Fırat’a kadar uzanan topraklarda yaşadığına dair o köklü, dini “Büyük İsrail” (Arz-ı Mev’ud) düşüncesi yatıyor. Bu, Trump’ın planından tamamen kopuk bir hedef.

Trump artık İran’a karşı açılan bu savaşın bir felaket olduğunu idrak etti. Özellikle mazot fiyatları açısından tam bir yıkım yaşanıyor. Bir Amerikan başkanı için en mühim mesele, Nevada’daki akaryakıt istasyonunda tabelada yazan fiyattır. O fiyatlar durmaksızın yükseliyor ve bu durum herkesi vuruyor. Savaş bittiğinde birileri çıkıp “Bütün bunlar ne içindi? Ne elde ettiniz?” diye sorduğunda verecek cevabı yok. Aslına bakarsanız Netanyahu da bu soruları yanıtlayamıyor, bu yüzden savaşı bir şekilde sürdürmek zorunda. Fakat Trump için ucu açık bir savaş korkunç bir senaryo; önünde ara seçimler var, Cumhuriyetçiler kendi içinde bölünmüş durumda ve ortalama bir Amerikalının gözündeki İsrail imajı yerlerde sürünüyor. İsrail, 1948’den beri titizlikle inşa ettiği o stratejik algı gücünü kaybediyor.

Bence genel bir savaş yorgunluğu söz konusu. İran tarafı için ateşkes, füze sistemlerini toparlamak ve bir sonraki raunda (eğer olacaksa) hazırlanmak için bir fırsat sunuyor. Abluka onları pek endişelendirmiyor; zira savaştan hemen önce 38 milyon varil petrolü -ton değil, varil- Çin kıyılarına sevk ettiler. Hazar’da başka limanları, açık kara sınırları var. İran’a yönelik tam bir ablukadan söz edilemez. Güneyden belki ama kuzey ve doğu sınırları tamamen açık. Dikkat ederseniz, şu an bir ABD uçak gemisi Babülmendep Boğazı’ndan geçmek yerine Afrika’nın en güneyinden, Ümit Burnu’ndan dolanıyor. Neden? Çünkü İran’ın bir sonraki hamlesinin Kızıldeniz ve Süveyş’i kapatmak olacağını biliyorlar ve gemiyi tehlikeye atmamak için yollarını uzatıyorlar. İran’ın karşı hamleleri, Batı’nın veya Amerika’nın itiraf edebileceğinden çok daha stratejik ve etkili oldu. Her iki tarafın da şu an duraksadığı aşikâr. Donanmaları zarar gördü, okulları, üniversiteleri bombalandı, savaşın yıkımını yaşadılar; ancak hâlâ devam edebilecek kapasiteye sahipler.

Trump şu an durup “Tüm bunlar nereye varıyor?” diye muhasebe yapan taraf. Tom Barrack’ı dikkatle dinlerseniz, Netanyahu’nun Lübnan’daki savaşı sürdürmesini engelleyenin bizzat Trump olduğu görülür. Resmen “Biz durdurduk” dediler. Bu çok mühim; onu buna mecbur bıraktılar. Sorunuza uzun bir cevap oldu ama sonuçta bir savaş yorgunluğu ve Amerika’da elde edilen sonuçların sorgulanması durumu var. Karşılarında artık müzakere edebilecekleri bir muhatap gördüler. İslamabad’daki görüşmelere İran’ın 70 uzman göndermesi dikkat çekiciydi. Bir yanda Trump ile sürekli hatta olan Vance, diğer yanda Trump ile konuşan Netanyahu… Müthiş bir dengesizlik vardı. Şimdi Amerika, “Bir dakika, karşımızda konuşmak isteyen birileri var, neler yapabileceğimize bakalım” diyor. Ama bunlar henüz emekleme aşaması; sadece çatışmaların durdurulması üzerinde anlaşıldı. Bu görüşmelerdeki asıl sorun nükleer mesele değil. Nükleer konuda uzlaşmak, Hürmüz Boğazı meselesinden çok daha kolay. İran ne olursa olsun Hürmüz kartından vazgeçmeyecektir.

Nükleer tarafta ise savaştan önce bile, Pakistan Dışişleri Bakanı’nın ifadesine göre İran’ın yüzde 60 zenginleştirilmiş uranyum stokunu seyreltme teklifi masadaydı. Uranyum bir şekilde ortadan kalkarsa nükleer bomba tehdidi de kalmaz. Zaten UAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu) yıllardır bir silahlanma programı olmadığını, nükleer çalışmaların askeri bir amaca yönelmediğini söylüyor. Netanyahu ise son üç yıldır “beş güne, bir haftaya bombayı yapacaklar” deyip duruyor. Nükleer zenginleştirme konusunda taraflar birbirine çok daha yakın; ancak Hürmüz meselesinde uçurum hâlâ çok derin.

İsrail-ABD ilişkilerine dair söylediklerinize bakılırsa ajandaları tamamen ayrışmış durumda. Suriye krizinde de benzer bir tablo görmüştük; İsrail bölünmüş bir Suriye isterken ABD birleşik bir Suriye’den yanaydı. Ancak Lübnan’daki mevcut kriz ve İran konusundaki bu derin görüş ayrılıkları göz önüne alındığında, İsrail ile ABD ilişkilerinde potansiyel bir kopuş bekliyor musunuz?

İlişkilerde asla tam bir kopuş yaşanmaz; çünkü orduları ve savunma sanayileri birbirine kopmaz bağlarla kenetlenmiş durumda. Ancak artık İsrail üzerinde ciddi bir Amerikan baskısından söz edebiliriz. Tom Barrack çok çarpıcı bir şey söyledi: “İran ve Hizbullah masada olmadan ne İran ne de Lübnan konusunda bir barış anlaşması yapabilirsiniz.” Herkes durumun farkında. Lübnan Cumhurbaşkanı’nın Hizbullah’ı silahsızlandırmaya gücü yetmez; bu geçmişte de olmadı, gelecekte de olmayacak.

Yapılabilecek tek şey ateşkes ilan etmek. Ateşkes sağlandığında İsrail askerlerinin nerede olduğuna bakmak lazım. İsrail’in oradaki projesi sınırı tamamen insansızlaştırmak. Bölgedeki tüm köprüleri havaya uçurdular; hatta ateşkes ilanından sonra bile Litani üzerindeki son köprüyü imha ettiler. Litani’ye kadar uzanan bir tampon bölge istiyorlar. Bu, mezhebi veya inancı ne olursa olsun -Şii, Sünni, Hristiyan ya da Maruni- hiçbir Lübnanlı için kabul edilemez. Burası Lübnan toprağı. Dolayısıyla ordu çatışmayı durdursa bile, bir şekilde ileriye taşınan bu yeni fiili sınır hatları sürekli saldırıların hedefi olacaktır.

Hizbullah konusuna gelince; 2004’ten sonra herkes onları gözden çıkarmıştı. Ben dahi “eskisinden çok daha zayıflar” diye makaleler yazmıştım. Tamamen yanılmışım. Hizbullah kendini küllerinden doğurmayı başardı. Çağrı cihazı saldırılarından sonra hepimiz “Tamam, bu sefer bittiler, ağır bir yenilgi aldılar” diye düşündük. Yenilgi kısmında haksız değildim ama bir analist olarak Hizbullah’ın bu kendini yenileme gücünü hafife almışım. Şimdi yeni bir nesil savaşıyor. Dinlenmemek için telefon kullanmıyor, yüz yüze temasla örgütleniyorlar. Modern silahlarla İsrail tanklarına karşı varoluşsal ve son derece cesurca bir mücadele veriyorlar. Lider kadrolarının tasfiye edildiği, etkisiz hale getirildikleri söylendi ama gerçek şu ki şu an eskisinden bile daha güçlüler.

Son olarak Körfez ülkelerinin tutumunu sormak istiyorum. Suudi Arabistan “önce Suudi Arabistan” diyerek daha içe dönük bir politika izliyor; ancak genel olarak Körfez ülkeleri başlangıçta tarafsız kalmaya çalışsalar da İran’ın bu ülkelerdeki hedefleri vurmasıyla birlikte ABD’yi savaşı sürdürmeye itmeye başladılar. En azından Batı medyasının iddiası bu yönde. Suudi Arabistan bu tabloda ne bekliyor? İran, Körfez’deki Amerikan askeri varlığının azaltılmasını istiyor; müzakerelerde bu bir ihtimal mi? Ayrıca Suudi Arabistan’ın İsrail ile olan İbrahim Anlaşmaları konusundaki tutumu kısa vadede değişir mi?

Önce Körfez’den bahsedelim, sonra Suudi Arabistan’a dönerim. Bu saldırılar Körfez İşbirliği Konseyi’ni temel olarak üç kampa böldü. Bir tarafta Katar ve Umman var; barıştan yanalar, misilleme istemiyorlar, savaşa en başından beri karşıydılar. Diğer uçta ise daha saldırgan bir tutum sergileyen BAE ve Bahreyn var. Hatta İran’a yönelik dron saldırılarında BAE’nin parmağı olduğuna dair kanıtlar artıyor. İran’da düşürülen Çin yapımı bir saldırı dronunun ancak BAE’den kalkmış olabileceği konuşuluyor. Yani onlar savaşa çoktan dahil olmuş olabilirler.

Barış ve savaş kamplarının ortasında ise Suudi Arabistan ve muhtemelen Kuveyt yer alıyor. Sürekli bir taraftan diğerine savruluyorlar. Önce savaşa karşı uyardılar, sonra üslerini açtılar. Savaşın başında “ABD, Suudi topraklarını İran’a saldırmak için kullanamaz” dediler ama ortasında bir üssü kullanıma açınca kendilerini hedef tahtasında buldular. Sorunuz çok kritik ancak dürüst olmak gerekirse cevabı henüz kimse bilmiyor. Savaş sonrası Körfez nasıl bir yer olacak? Diyelim ki Amerika bir anlaşma yaptı ve çekildi; geride ne bırakacak? Paramparça olmuş ama öfkeli bir İran; BAE’ye, Abu Dabi’ye ve Dubai’ye hınç dolu bir komşu… Üstelik petrol sevkiyatı için bir şekilde bedel ödeyen Körfez devletleri…

Asıl mesele bu. Trump aradan çekilip “Zamanımızın barışını sağladım, kendi yarattığım sorunu yine kendim çözdüm” dese bile Körfez’de sular durulmayacak. Bugün gelinen noktada Basra Körfezi’nin stratejik hâkiminin artık İran olduğunu söyleyebiliriz. Hürmüz Boğazı, nükleer uranyumdan çok daha güçlü bir koz haline geldi.

Çok teşekkür ederim efendim.

Ben teşekkür ederim.(Harici)

Not: Mülakatta belirtilen bazı ifadeler Tevhid Haber'in görüşlerini yansıtmayabilir.