İran: Bir devlet algı yönetimi ve manipülasyonla yıkılır mı? / Mücahit Gültekin yazdı...

İran: Bir devlet algı yönetimi ve manipülasyonla yıkılır mı? / Mücahit Gültekin yazdı...

Hatırlayalım; psikolojik savaş, yönetim ve halkı “ezen-ezilen, despotluk yapan-özgürlük isteyen, suçlu-masum” olarak kategorize ediyor ve İran’daki rejim değişikliğini İran halkının “arzusuna” bağlıyordu."

Napolyon Bonapart 1798’de Mısır’ı işgal ettiğinde halka bir bildiri dağıtır. Bildiri manipüle edilecek bir halka nasıl yaklaşılması gerektiğini göstermesi açısından “ders” niteliğindedir. Belli ki dikkatle hazırlanmış, Mısır halkının etnik ve dini duyarlılıkları muntazam bir şekilde bildiriye yansıtılmıştır. Yazıyı çok uzatmamak için buraya hepsini almıyorum ancak bildirinin her bir satırının algı yönetimi açısından ayrı bir önem taşıdığını da belirtmek istiyorum. Bildirinin özellikle “niçin” geldiklerini açıkladığı bölüm kritiktir:

“Mısır halkı! Size, dininizi mahvetmek için geldiğimi söyleyeceklerdir. İnanmayın. Hukukunuzu istirdat etmek [yani haklarınızı geri almak], soyguncuları cezalandırmak için geldiğimi, Allaha, Peygambere ve Kuran’a Kölemenlerden daha ziyade hörmet ettiğimi onlara söyleyin. Yine onlara söyleyin ki: Allah nazarında bütün insanlar müsavidir.”

Kısacası Napolyon Mısır halkının eşitliği ve özgürlüğü için gelmiştir. Çünkü “kötü” insanlar tarafından yönetilmektedirler. Kılıcı sadece bu kötüler içindir. Üstelik Allah’a kitaba, ve Peygamber’e de hürmetkardır. Nitekim geliş gerekçesini de İlahi bir ilkeye bağlamıştır: Allah nazarında bütün insanlar müsavidir (eşittir).

Günümüzde işgalciler geldikten sonra değil, gelmeden çok önce manipülasyona başlasalar da Napolyon’un bildirisindeki “öz” hiç değişmeden devam etmektedir.

*

Algı yönetimi ve manipülasyon psikolojik savaşın enstrümanlarıdır ve hedef ülkenin yıkılması için merkezi bir öneme sahiptir. Fakat tek başına yeterli değildir. Bir ülkenin rejimini yıkmak ve onun yerine kaynak ülkenin (rejimi değiştirmek isteyen ülkenin) çıkarlarıyla uyumlu bir yönetim inşa etmek kompleks, çok katmanlı, başka enstrümanların da devreye sokulduğu uzun vadeli bir süreçtir. Psikolojik savaş diğer enstrümanların devreye sokulabilmesi için gerekli olan zemini, zihinsel iklimi ve sosyal koşulları sağlar.

Diğer enstrümanlar derken kastettiklerim şunlardır: 1)Ekonomik ve siyasi yaptırımlar 2)Hedef ülke içinde işbirliğine uygun muhalefet bulmak, yoksa üretmek ve bu muhalefete çok yönlü destek sağlamak 3)Çevre ülkelerin desteğini almak ya da onların negatif etkisini minimuma indirmek 4)Hedef ülkenin yönetim ve askeri kadrosundan partnerler bulmak 5)Muhalefete askeri destek sağlamak ve gerekirse askeri müdahalede bulunmak.

Bu enstrümanların verimli bir şekilde çalışması, psikolojik savaşın ürettiği zihinsel iklimin etkili bir şekilde kurulmasına ve işletilmesine bağlıdır. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse kaynak ülke psikolojik savaş düzenini kendi lehine kurgulayamamışsa diğer enstrümanlar sağlıklı bir şekilde işleyemez. Psikolojik savaşı diğer savaş enstrümanlarından ayıran önemli bir fark da, psikolojik savaşın sürekliliğidir. Silahlar askeri savaş zamanında patlar, ama psikolojik savaş “barış” zamanında da aktiftir.

Psikolojik savaşın merkezinde “ezen-ezilen”, “özgür-despot”, “haklı-haksız”, “suçlu-masum” gibi kavramsal kategoriler yer alır. Bu kategorilerin ezen/destpot/haksız/suçlu tarafında hedef ülkenin rejimi ve onun temsilcileri/simgeleri yer alır. Psikolojik savaş bu kavramsal kategorilerin sahada taraflara dağıtılmasıyla başlar fakat burada önemli bir nokta bu dağılımda vurgunun eşit olmamasıdır. Psikolojik savaşın mekanizması daha çok negatif kategorilere yönelik işler. Diğer bir ifadeyle muhalefetin kimliği değil, değiştirilmek istenen rejimin “negatif hüviyeti” asıldır. Burası bir ayrıntı değil, psikolojik savaşın istenen sonucu vermesi için kritik bir noktadır. Bunun sebebi, gidecek olanın negatif kimliği üzerinde kolektif rıza üretiminin daha kolay olmasıdır. Gelecek olanın kimliği merkezileşirse bu tartışmalara ve çatışmalara neden olabilir. Daha açık söylemek gerekirse: Öncelik gidecek olan üzerinde uzlaşmaktır; gelecek olanın niteliği ikincil önemdedir. Bu kritik nokta toplumun bütün kesimlerine şu mesajı verir: “Önce bunu gönderelim, kimin geleceğine sonra bakarız!”

Psikolojik savaşın negatif kategoriyi merkezileştirmesi bir sebebi de insanın doğasıyla uyumlu olmasıdır. İnsanoğlu “kötü”yü göndermeye “iyi”yi getirmekten daha fazla önem ve öncelik verir. Bir toplumun kötüyü göndermek için yapabileceği bir şeyler her zaman vardır: Eline silah alır, sokakta slogan atar, pankart kaldırır, hiç birini yapamıyorsa twit atar. Ne var ki, gönderilecek olan üzerindeki rolümüz daha merkeziyken, gelecek olan üzerindeki rolümüz az olabilir hatta hiç olmayabilir. Negatif kategorinin merkezi olmasının önemli bir sebebi de budur. Toplumun bütün kesimleri “Bu gitsin de kim gelirse gelsin” refleksine itilmeye çalışılır.

İran ve psikolojik harp düzeninin argümantasyonu

İran 47 yıldan bu yana psikolojik savaşın bütün yöntem ve tekniklerinin üzerinde uygulandığı bir ülkedir. Bu savaşın karargahı ABD’dir. Kuşkusuz yukarıda açıklamaya çalıştığımız negatif kavramsal çerçeveleme bu savaşın merkezindedir: İran’daki rejim “despot”, “baskıcı” ve “bölgesel düzen için tehdit” edici bir rejim olduğu için yıkılmalıdır. Netanyahu’nun sözleriyle ifade edersek İran “Şer ekseni”dir; ahtapotun başıdır.

Fakat bu tanımlama ulusal (İran içi muhalefet), bölgesel (Arap ülkeleri ve diğer komşu ülkeler) ve küresel ölçekte bir konsensüs sağlanması için yeterli değildir. Şu soru kaçınılmaz olarak sorulacaktır: ABD ve İsrail için kötü olan benim için neden kötü olsun? Bilakis sorunun bu şekilde ifade edilmesi yapılacak manipülasyonun etkisini azaltabilir.

O yüzden psikolojik savaşın sağlıklı bir şekilde işletilebilmesi için her toplumsal kesimin rızasını ayrı ayrı üretebilecek argümanlara ihtiyaç vardır: İran halkına ekonomik, Kürtlere/Türklere/Araplara etnik, Sünnilere mezhebi, solculara Marksist, sekülerlere dini, feministlere patriyarkal bir gerekçe sunulmalıdır. Örneğin İran halkına ne diyor Trump: Make Iran Great Again (MIGA). Yani, başınızdaki despot rejimden dolayı gelişemiyorsunuz. Halbuki çok büyük imkanlara sahipsiniz! Zenginlik ve refah içinde yaşayabilirsiniz! Napolyon’un 1798’de Mısırlılara söylediği de neredeyse aynıdır: “Eskiden burada büyük şehirler, büyük kanallar, büyük bir ticaret vardı. Bütün bunları Kölemenlerin hasislikleri, haksızlıkları ve zulûmleri mahv etti… Kölemenler ancak keyiflerine göre hareket ediyorlar. Bizimle olanlar mes’ut olacaklardır; rütbe ve servetçe ...”

Ne var ki farklı çevrelere sunulan bu gerekçelerin kesişim kümesi tam bir çelişkiler kümesidir ve ortak hareket etmeleri mümkün değildir. Herkesin talepleri ayrı, arzu ettikleri yönetim modeli farklıdır. İşte bu kesişim kümesini “rejimi devirmek” amacıyla hassas bir şekilde yönetebilmek gerekir. ABD’nin yaptığı, daha doğrusu yapmak istediği de budur. Eğer bu gerçekleştirilebilirse İran’da bir rejim değişikliğinin “sosyal, siyasal, dini” koşulları oluşturulmuş olacaktır. Hatta en “antiemperyalist” olanın bile rızası alınabilecek, rızası alınamasa bile İran İslam Cumhuriyeti’nin yanında duruyor görüntüsü vermemek için tepkisini “ama”lar ve “fakat”larla sınırlayacaktır. Nitekim bugün Türkiye’deki solun bir kısmının içine düştüğü vaziyet budur. Bu durum ibretlik bir tablodur: Antiemperyalist, Anti-NATO’cu, Anti-Amerikancı bir blok ABD ve NATO’nun bölgemizdeki grand stratejisinin bir parçası haline gelebilmektedir.

Şunu vurgulamak gerekir: Çoğu kesim ABD’nin operasyonlarına ABD’nin çıkarları için destek vermez. Bu, belki 1950’lerde mümkündü ama bugün için çok mümkün değil. Çoğu insan İsrail’in menfaatleri için kılını kıpırdatmaz; Avrupa’nın bölgemizdeki hegemonyası için sokaklara çıkmaz. Fakat psikolojik savaşın mahareti bütün bu farklı kesimleri, sonucu ABD’nin/İsrail’in çıkarlarına hizmet etmek olan bir organizasyonun parçası kılabilmektir.

Batı emperyalizminin kendine muhalif olanlardan önemli bir ayrıcalığı ve avantajı var: Takıntıları yok. Asıl amacıyla ara hedefleri ve araçları birbirinden özenle ayırabiliyor. Mesela ABD, kendisine muhalif olan bir Şii’yle, bir Marksistle, bir feministle, bir Sünni’yle, bir Arapla, bir Kürt’le rahatlıkla iş yapabilir. Onları destekleyebilir. Burada dikkat ettiği iki nokta olduğunu düşünüyorum: Birincisi bu desteğin sonucu “kar-zarar” açısından benim lehime mi olacak? Tamamen kendi lehine olmayabilir ama önceki durumdan daha iyi olması şarttır. İkincisi de bu sonuç benim yönetebileceğim bir sonuç olacak mı? Yani sonuçlar üzerinde tam kontrol sahibi olmasa da dominant olması şarttır.

Farazi bir örnek vermek istiyorum: Varsayalım ki ABD, Pezeşkiyan Hükümeti ile Ayetullah Hamaney karşıtlığında uzlaşsa ama diğer bütün konularda karşıt olsa Pezeşkiyan hükümetini destekleyecektir. Çünkü bir önceki duruma göre sonuçlar kendisi için daha iyi olacak ve daha yönetilebilir hale gelecektir. Pezeşkiyan’ın Şiiliği, antiemperyalist olması, İsrail’in varlığına karşıt olması bu işbirliği için “engel” olmayacaktır. Burada önemli olan, bütünlüğün parçalanmasıdır; parçaların her ikisinin de kendisine muhalif olması değildir. Parçayla mücadele etme, bütünle mücadele etmekten daha kolaydır. Hatta şunu da söyleyebilirim: Eğer böyle bir olasılık çıkmış olsa ve ABD Şah’ın oğlu ve Pezeşkiyan arasında bir tercih yapma durumunda kalsa Pezeşkiyan’ı seçecektir. Bu Pezeşikyan’ın daha “ehven” olmasından dolayı değildir, asli amacına ulaşmak için daha gerçekçi ve geçerli olmasından dolayıdır. Ülkede hiçbir karşılığı olmayan ve başarısı imkansız “tam uyumlu” bir Şah’ın oğlundansa hasmının içinde bölünme yaratabilecek “uyumsuz” bir muhalif daha tercihe şayandır.

ABD ve İran’ın psikolojik savaşa dayanıklılığı

Cevaplamamız gereken önemli bir soru da, diğer savaş enstrümanlarını (Ekonomik yaptırımlar, askeri müdahaleler vs) bir kenara bırakırsak, İran’ın 47 yıldır bu psikolojik savaşa karşı nasıl direndiğidir?

Bu soru daha kapsamlı bir cevabı hak ediyor ama önemli gördüğüm birkaç noktayı paylaşmak istiyorum.

Birincisi ve kanaatimce en önemlisi içerideki sorunların emperyalist müdahale aracı haline getirilmesine izin vermeyen bir toplumsal bilinç söz konusu. Nitekim 12 Ocak günü İran’ın tamamında yaklaşık 26 milyondan fazla kişi meydanlara çıktı. Sadece Tahran’da 3 milyon kişi aynı sloganlar etrafında bütünleşti. Meydanlara çıkanlar içinde sekülerinden dindarına, reformistinden muhafazakarına her kesimden insanlar vardı. Hatta ekonomik sıkıntılardan dolayı protestolara katılan kişiler de vardı. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, Dışişleri Bakanı Erakçi ve İmam Humeyni’nin torunu Hasan Humeyni de dahil olmak üzere yetkili ve önemli isimler Devrim Muhafızları’yla birlikte halkı sokaklara çağırdılar ve bu karşılık buldu. Bu tablo o kadar önemlidir ki, sadece bu hamle bütün psikolojik savaş senaryolarını tek başına çöpe atmaya yetiyor.

Hatırlayalım; psikolojik savaş, yönetim ve halkı “ezen-ezilen, despotluk yapan-özgürlük isteyen, suçlu-masum” olarak kategorize ediyor ve İran’daki rejim değişikliğini İran halkının “arzusuna” bağlıyordu. İran halkı belki de devrim zamanında bile görülmeyen bir bütünlükle meydanlara çıkınca bu senaryo çöktü. Nitekim halkın sokaklara dökülmesinin ardından yıkıcı protestolar sönümlendi ve Trump’ın bundan sonra ağız değiştirdiğini gözlemledik. Kuşkusuz bu yine de müdahale etmeyecekleri anlamına gelmiyor ama ABD’yi müdahalenin sonuçları üzerinde daha fazla düşünmeye itiyor.

Pazartesi günü meydanlara çıkanlar içinde özellikle bir kesimin bilinç düzeyi açısından bir örneklik teşkil ettiğini düşünüyorum: Bunlar yönetime farklı sebeplerle eleştirileri olanlar ve aynı zamanda yoksulluk yaşayan kişilerdir. Kuşkusuz bunlar muhalefetlerine devam edeceklerdir ama söz konusu ABD ve İsrail olduğunda ülkelerinin arkasında durabilme dirayetleri takdire şayandır. Çünkü emperyalistler bir ülkeye müdahale yapacakları zaman toplumun en kırılgan kesiminin rahatsızlıklarını araçsallaştırmaktadır.

İkinci önemli nokta İran yönetiminin, buralarda bilinenin aksine, muhalefetin kendini sokaklarda ifade etmesine izin veren esnekliğidir. İran İslam Cumhuriyeti lideri Ayetullah Hamaney daha ilk günlerde konuşmuş ve protestoların haklı olduğunu ve meydanlara çıkan bu kişilerin itirazlarına kulak verilmesini istemiştir. Bir toplumda yapılan itiraz ve eleştirilerin çeşitli damgalar kullanılarak önünün kesilmesi sadece o toplumun gelişimini ketlemez aynı zamanda ülkesine olan bağlılığını da zayıflatır. Hatta çoğu zaman muhalefetin sömürgeciler tarafından araçsallaştırılmasının kaynağı da budur.

*

Tabii ki, bu protestolara kaynaklık eden sorunların hakkaniyetli bir şekilde çözülmesi önemlidir. Fakat şunu da belirtmek gerekir: İran bu sorunların hepsini çözse de, Batı’nın bugün “araç” olarak kullandığı söylemlerin hepsini onların arzu ettiği gibi yerine getirse de ABD’ye boyun eğmedikçe ve İsrail’in varlığını kabul etmedikçe kendisine yönelik psikolojik savaş ve rejim değiştirme operasyonları bitmeyecektir. Çünkü sorunun özü, İran’ın ABD’ye boyun eğmemesi, onun efendiliğini kabul etmemesidir. Eğer bunu kabul ederse, bugün dillendirilen söylemlerin hiç birinin önemi kalmayacaktır. Hatta İran ülkesini istediği gibi yönetebilir: İster demir yumrukla, ister demokrasiyle; ister Krallıkla, ister padişahlıkla, fark etmez. Hatta Suud, BAE, Katar örneklerinde görüleceği üzere ABD kendi çıkarlarıyla uyumlu “totaliter” rejimleri daha fazla sever. İran halkını Şah’ın oğluna layık görmesi de bunun pek çok kanıtından biridir.(Mücahit Gültekin/İslami Analiz)