“ABD’nin İran Savaşı: Dört Senaryo, Üç Modelin Ötesinde”
“İran, Washington’un ‘rejimleri devirme ve değiştirme’ oyununda değişen düzeylerde başarı elde ettiği ülkelerin hiçbirine benzemiyor; kesin olan şu ki, savaş patlak verirse, hem seyri hem de sonrasında benzersiz bir deneyim ortaya çıkacaktır.”
Bölge Siyasetinde Kara Bulutlar: İran Merkezli Dört Kritik Senaryo
Hazar’dan Doğu Akdeniz’e, Mendeb ve Kızıldeniz kıyılarından Dicle ve Fırat havzalarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada siyaset ve medya atmosferini karanlık bulutlar kaplamış durumda. Gazze’de ateşkes anlaşmasının üzerinden yaklaşık yüz gün geçmesine rağmen hâlâ kapanmayan cephe de bu tabloyu tamamlıyor. Olası gelişmelere ilişkin senaryolar peş peşe gündeme gelirken, özellikle İran cephesinde yaşanabilecekler yoğun biçimde tartışılıyor.
Durum son derece ciddi. Abartı ve korku siyasetinden uzak durmak gerektiği gibi, tehdidi küçümseyen bir yaklaşım da gerçekçi değil. Devletler, hareketler ve silahlı yapılar, en iyimser senaryolara bel bağlayacak bir lükse sahip değil; en kötü ihtimallere karşı hazırlık yapma zorunluluğu ortada. Bu da hâkim düşünce biçimlerine yakından bakmayı gerekli kılıyor.
Dört Senaryo Masada
Siyasi ve medya çevrelerinde ağırlıkları farklı olmakla birlikte dört temel senaryo tartışılıyor:
Birinci senaryo, “mevcut politikanın sürdürülmesi” olarak tanımlanıyor. Buna göre Washington, İran’a karşı uyguladığı klasik baskı araçlarını daha sert biçimde devreye sokacak. Yaptırımların sıkılaştırılması, “gölge filo”nun takibiyle petrol ihracatının engellenmesi, psikolojik harp ve medya operasyonları, siber saldırılar ve İsrail’in İran içinde istihbarî faaliyetlerinin teşvik edilmesi bu sürecin parçaları olarak görülüyor. Aynı zamanda İranlı siyasi, askerî ve bilimsel isimlere yönelik suikast tehdidinin sürekli gündemde tutulmasıyla yönetim mekanizmasının yıpratılması hedefleniyor.
Ancak bu araçların tek başına yeterli olmayacağı görüşü ağır basıyor. İran İslam Cumhuriyeti’nin 47 yıllık geçmişi dikkate alındığında, bu yöntemlerin daha sert bir aşamaya zemin hazırlayan geçiş evresi olduğu değerlendiriliyor. İran sokaklarında gerilimin tırmandırılması da bu amaçla teşvik ediliyor.
İkinci senaryo, ABD ve İsrail’in ortak askerî saldırısı. Bu ihtimal, ilk senaryoya kıyasla daha güçlü görülüyor. Senaryoya göre hava ve füze saldırılarıyla İran’ın askerî tesisleri, Devrim Muhafızları’na ait merkezler, füze üretim altyapısı ve nükleer tesisler hedef alınabilir. Amaç, komuta-kontrol yapısını dağıtmak, rejimin caydırıcılığını zayıflatmak ve iç muhalefeti güçlendirmek.
Bu yaklaşımı savunanlar, son 25 yılda uygulanan üç farklı “rejim değişikliği” modelini örnek gösteriyor. Ancak Irak modeli, İran gibi büyük ve çok katmanlı bir ülke için bölgesel ve küresel ölçekte ağır sonuçlar doğurabilecek bir felaket senaryosu olarak değerlendiriliyor. Suriye modeli ise İran koşullarıyla örtüşmediği gerekçesiyle gerçekçi bulunmuyor.
Bazı çevreler ise daha güncel olan Venezuela modelini gündeme getiriyor. Bu modelde hedefin, devlet yapısını yıkmadan yönetici kadroyu devre dışı bırakmak olduğu belirtiliyor. Ancak İran’da güç merkezlerinin çoklu yapısı nedeniyle böyle bir yaklaşımın da sonuç vermeyeceği ifade ediliyor.
Üçüncü senaryo, görev paylaşımına dayalı “çifte saldırı” modeli. Buna göre ABD, İran’daki stratejik hedefleri vururken, İsrail aynı anda Lübnan’da Hizbullah’a karşı kapsamlı bir operasyon yürütebilir. Washington’un önceliğinin rejimin tamamen çökertilmesi değil, sistem içi dönüşüm olduğu; Tel Aviv’in ise İran tehdidini kökten ortadan kaldırmayı hedeflediği dile getiriliyor.
Bu çerçevede ABD’nin, Devrim Muhafızları ve devrimci kanadı zayıflatırken daha ılımlı bir siyasi hattı öne çıkarmayı amaçlayabileceği değerlendiriliyor. İsrail’in Hizbullah’a yönelik operasyonunun da bu süreçle eş zamanlı yürütülmesi ihtimali güçlü görülüyor.
Dördüncü senaryo, İran’ın önleyici bir saldırı gerçekleştirmesi. Özellikle İsrail’de sıkça dillendirilen bu ihtimal, birçok uzmana göre düşük olasılıklı. Zira İran’ın ilk saldırıyı başlatması, uluslararası ve bölgesel meşruiyetini zedeleyebileceği gibi, çok daha sert ve geniş kapsamlı bir karşılığı da beraberinde getirebilir. Ayrıca Moskova ve Pekin’in bu durumda Tahran’a açık destek vermekte zorlanacağı ifade ediliyor.
Savaş Kaçınılmaz mı?
Genel değerlendirmeye göre yeni bir savaş ihtimali güçlü, ancak henüz kesin değil. “Son çeyrek saat” olarak nitelenen bir diplomasi penceresinin hâlâ açık olduğu belirtiliyor. Bu kapsamda, İran ile ABD arasında doğrudan ya da dolaylı bir anlaşma sağlanması; nükleer program konusunda tavizler ve ekonomik-siyasi kazanımlar karşılığında savaşın önlenmesi ihtimali masada.
Buna karşın diplomatik çözüm sağlanamazsa, İran’ın olası bir çatışmada ABD ve İsrail’e ciddi insan kayıpları verdirebilmesinin dengeleri değiştirebileceği vurgulanıyor. İran’dan beklenenin mutlak bir zafer değil, direnç ve caydırıcılık olduğu belirtiliyor. Özellikle yeni savaşlara karşı olduğu iddiasıyla iktidara gelen ABD yönetiminin, ağır kayıplar karşısında iç kamuoyu baskısıyla karşılaşacağı ifade ediliyor.
Uzmanlara göre İran, geçmişte Washington’un rejim değişikliği denemelerinde hedef aldığı ülkelerden farklı bir yapıya sahip. Olası bir savaşın, sadece bölgeyi değil küresel dengeleri de uzun yıllar etkileyecek yeni ve benzersiz bir süreci başlatacağı değerlendiriliyor.
“Bu makalede ifade edilen ifadeler , Tevhid Haber’in görüşlerini yansıtmayabilir; yalnızca yazarın görüşlerini yansıtır.”
