Abdurrahman Dilipak
Yeni bir Dil'e ihtiyacımız var!
İlk Müslümanlarla ilgili şöyle diyorlardı: “Onlar bilirler ve yalan söylemezler, söz verdiklerinde sözlerinde dururlar”.
Ama artık neredeyse böyle birini bulmak zor. Dindarlık artık bir etiket, bir algı.
Yoksa fırsat bulduklarında onlar da büyük çoğunlukla ötekilerden farklı davranmıyorlar.
Ama bu böyle devam etmeyecek. Bizim konuşurken de dinlerken de yeni bir Dil’e ihtiyacımız.
Önce böyle bir dil için sevgimizin nefretimizden, merhametimizin gazabımızdan büyük olması gerekiyor.
Unutmayalım ki, benim bir başkasına uzaklığım, onun bana uzaklığına eşittir.
Biz henüz İslam ülkeleri ve Müslüman bir halk olarak kendi aramızda ortak bir Dil’e sahip değilken, ötekilerle nasıl olacak bu? Birbirimizi kazanmak ve ötekinin lehine onu uyarmak gibi bir erdem ve bir ahlaka sahip olmadan bu mümkün değil. Bu anlamda farklılıklarımıza rağmen barış içinde bir arada yaşayacaksak adalet ve birbirimize karşı sabırlı olmak, tahammülümüzün sınırlarını genişletmek zorundayız. Birbirimizi dinlemeden anlayamayız, anlamadan da bir araya gelip konuşamayız bile. Ancak birbirimizi tehdit eder, küfreder, aşağılar, parmak sallarız. Sesimizi öfkeye sebep olan söz ya da davranışlardan, bu tür kişilerden uzaklaşmalıyız. Ceza suç ile mütenasip olmalı. Zira “haddinden fazla şiddet gayedeki hikmeti yok eder”. Aşırılıklardan sakınmamız gerekli
Muhafazakâr partiler genellikle, çok rasyonel, determinist ve pragmatik bir dil kullanıyorlar. Din kendi söz, eylem ve niyetlerini meşrulaştırmak için kullanılıyor. Tarihi gerçekler bu anlayışla manipüle edilerek bugün yapılan işleri meşrulaştırma aracı olarak kullanılıyor. Tarihi Mefahire, din menâkibelere bağlandı. Dizi filmler, medya ve sosyal medyadaki trol hesaplarla artırılmış sanal gerçeklik dünyasında, toplum mühendislerinin algı operasyonları ile gerçekler çarpıtılıyor.
Siyasilerin çoğunun dili de bozuk. Günlük hayatlarında da argo konuşuyor ve bu dili kürsülere yansıtıyorlar. Siz bir şikâyette bulunuyorsunuz, o size başka bir şey söylüyor. Adaletten, pahalılıktan şikâyet ediyorsunuz, ama biz size şu imkânı sunduk diyorlar. Karşıt partilerin birbirlerinin açıkları üzerinden kendilerine oy devşirmeye çalışıyorlar. Bunun kimi dini, kimi mezhebi, kimi etnik yapıyı, kimi hemşehriciliği, hatta kimi futbol takımı taraftarlığını kullanıyor.
Kim kime hitap ediyorsa, onların duymak istediklerini söylüyorlar onlara, ama yapacaklarını gizliyor, ambalajını değiştirip sunuyorlar. “Islah edicileriz” diye getirmediler mi İstanbul sözleşmesini, ya da Chemtrails, COVID-19 / mRNA, 5G, Nesneler arası iletişim, Akıllı şehirler hep bu “ıslah edicileriz” diye gelenlerin bozgunculuklarının eseri değil mi?
Siyasiler, Bürokrasi, Media, STK yöneticilerinin sözlerine kulağınızı verirken, gözleriniz onların ayaklarında olsun, bakın bakalım ayaklar nereye gidiyor?
Siyaset vekalet. Müessesidir, velayet değil. Siyasiler ve bürokratlar “cam ev”lerde oturmalıdır, kapalı kapılar arasında ihale pazarlığı yapmamalılar. Kapıları her zaman açık olmalı.
Türkiye’de Siyaset – Sivil toplum dengesi bozuldu. Aslında bu hemen hemen hiç olmadı. Hatta bugün bile kim sivil, kim siyasal belli değil. Aslında Sivil olmak, asker olmamak değil, siyasal olmamak demektir. Ama Türkiye’deki STK denilen örgütlerin 3’te ikisinin yönetiminde, sağ-sol, laik-İslamcı, Liberal-Kemalist fark etmiyor, siyasi kişiler, bürokratlar, bu dernek, vakıf, sendika, odaların yönetiminde yer alıyor. STK, Media, Cemaat denen yapılar Siyasetin arka bahçesine hapsedildiler. Aslında öte yandan sivil maskeli birtakım adamlar da STK’ların yönetiminde yer alıyor. Burada siyasete ya da bürokrasiye sıçramak, ihale pazarlığına oy pazarlığını da katarak menfaat temin etmek için STK’ları kullanıyorlar. Bu adamlar yarın bir yere gelince de “Dava” dedikleri ideolojilerini ve partilerini iktidara taşımak için bu dava ve siyasetin finansmanı konusunda gayeye giden yolda her haltı meşrulaştırıyorlar. Bu kayıt dışı kaynak, toplumun manipülasyonu için kullanılıyor. Ve süreç için bu kaynaklar giderek birilerinin kişisel kasalarını doldurmaya başlıyor.
“Dil” aslında birkaç anlama gelir. Mesela ağzımızdaki “tat” alan organ. Ya da “Lisan”. 3 anlamı kalp demek. Akıl mantık ve bilimin merkezi Kalp ise sevginin, merhametin, sezginin, hislerin merkezi. Biz işin içine sevgi ve merhameti katmazsak, kalp, beyin ve dil birlikte çalışmazsa dil yaralayıcı bir hale dönüşebilir. Sevgi ve merhametin yerini kin ve öfke alır.Bu dil kesinlikle. Kendi çıkarlarını gözeten ve malını öven bir tüccarın ya da aynı şekilde kendi siyasetini öven ve ötekileri yeren bir siyasetçinin dili olamaz, olmamalı. Bugün artırılmış sanal gerçeklik düzleminde muhteris politikacı iş adamları, eğitim, medya, sosyal medya, reklam ve PR şirketleri üzerinden sürekli algı ve tehditlerle sürekli korku üretiyorlar. Kalabalıklar hayali hedeflere yönlendirilebiliyorlar.
“Cehaletin bu kadarı ancak eğitimle mümkündür” diye bir söz var ya, eğitilmiş insan biyonik robot gibidir. Onlara yüklenen bilgi dışında bir gerçeği gözleri olsa da görmezler, kulakları olsa da duymazlar. Kalpleri olsa da hissetmezler. Onun için biz bu kitap yüklü eşeklerin pençesinden kurtulmak için akletme ve şahitlik görevimizi ihmal etmeyelim ve sorumluluk duygusunu tabi. Bu da ahlakla ilgili. Doğru yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin, Hak ve batıl konusunda insanın özgür bir fert olarak karar verme ve sorumluk duyma melekesine sahip olması gerek... O zaman gerçek bir alim, kâmil bir münevver, hikmet sahibi bir Hekim, adil bir Hâkim, varlığı ile hayata renk katan bir Arif insan çıkar ortaya. Öğrenmeden önce anlamak gerekiyor. Anlamadan önce de düşünmek. Bunun için eğitim, Kolej değil, Maarif gerekiyor. O zaman insanoğlu, gerçeğin basamaklarından yükselerek Hakikate doğru bir manevi tekâmül yolculuğuna çıkar. Dünya onu kendine çekse de o kökü toprak olan özgür bir ruh olarak yücelecektir. Dünyayı ve kâinatı görme, algılama seviyesi büyüyecektir. Bu anlamda büyüme yaş, kilo ve hacim olarak büyümeden farklı bir büyümeden söz ediyorum. Yücelerek büyüyenlerin, kilosu, hacmi değil. Çapı büyür.
Kaht-ı rical döneminde çapsız insanlar toprakta debelenen çocukların oyuncak için kavga etmelerine benzeyen bir didişme içinde tüketirler ömürlerini. Doymak bilmeyen iştihaları ve ihtirasları sonunda toprak tarafında yutulur. Ruhları bedenden ayrılıp, canları çıkınca ölüm meleğinin dokunuşu ile dünya hayatı sona erer Gözleri, kulakları, ağızları-dilleri toprak olur. Din günü için algılayacakları geçen zaman, Ashâb-ı Kehf uykusu gibi, ya 1 ya da 1,5 gün olacaktır. Ömrünü dünyevi ihtiraslar, mal, makam, para uğruna heba edenlere ve dilleri ile fitne ve fesada sebep olarak, yalan söyleyenlere, bu şekilde başkalarını tehdit edenlere, küfredenlere veyl olsun. Biz insanları (iyi olsun kötü olsun) güzel söz ve hikmetle, Hakk’a, hakikate, İyi’ye, Doğru’ya, Güzel’e, çağıranlardan olalım.
Selam ve dua ile.