Ahmet Taşgetiren

Ahmet Taşgetiren

Ümüğümüzün sıkıldığının resmidir

Evet, ümüğümüzün sıkıldığının resmidir.

Nerede?

Dış politikada.

Somut olay: Suudi veliaht prensi Muhammed bin Selman (MbS) ile önce Suudi Arabistan’da şimdi de Ankara’da kucaklaşmak.

Suudlarla yeni ilişki, Kaşıkçı davasının onlara devredilmesiyle başladı.

Kaşıkçı Türkiye’de, İstanbul’daki Suud Konsolosluğunda “hunharca” tanımlamasının bile hafif kalacağı yöntemlerle katledilmiş ve ortadan kaybedilmişti.

Olaydan, üstelik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadeleriyle doğrudan Suud yönetimi sorumlu tutulmuştu. Orada da en etkin isim Muhammed bin Selman’dı.

Erdoğan -şimdi hatırlanmak istenmese de- farklı platformlarda şunları söylemişti:

“Veliaht Prens dedi ki, Kaşıkçı başkonsolosluktan çıktı. Bunlar dünyayı enayi zannediyor, insanları enayi zannediyor. Bu millet enayi değil, hesabı sormasını bilir.”

“Kaşıkçı'nın bedeni nerede? Suudi gazetecinin ölüm fermanını kim imzaladı? Aralarında bir adli tıp görevlisinin de bulunduğu 15 katili iki uçakla İstanbul'a kim yolladı?"

“Suudi Arabistan'daki mahkeme süreci hakkında birçok soru işareti bulunduğu bir sır değil. Mahkemeyi çevreleyen neredeyse tam bir şeffaflık yokluğu, duruşmaların kapalı yapılması ve Kaşıkçı'nın katillerinin fiilen serbest oldukları iddiaları uluslararası toplumun beklentilerini karşılamıyor ve Suudi Arabistan'ın itibarını zedeliyor."

"Bizim, insanlığın çıkarları böylesi bir suçun bir daha hiçbir yerde işlenmemesini sağlamaktan geçer. Cezasızlıkla mücadele bu neticeye varmanın en kolay yoludur. Ve Cemal'in ailesine bunu borçluyuz."

“Bunu Suudi devleti ya da halkının değil, kraliyet hükümeti içindeki bir gölge devletin çıkarları için yaptılar.”

“ABD Senatosu’nda gelişmeler oldu. Daha gelişerek devam edecek, çünkü biz ABD'lilere bütün bilgileri verdik. BM'de ABD'nin Daimi Temsilcisi Halley açıkça isim verdi. İş artık bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Sonuna kadar elbette kovalayacağız. İslam dünyasından bazı kesimler ve ülkeler ne yazık ki doların ve riyalin kurbanı olanlar bu olaylar karşısında hakkı ve hakikati söylemediler. Hak yerini bulacak. Adalet yerini bulsun.”

Hepsi doğru şeylerdi. O zaman henüz ümüğümüz sıkılmamıştı.

Sonra “dolar veya riyal derdimiz” başladı.

Önce 15 Temmuz’un arkasında olduğu ifade edilen Birleşik Arap Emirlikleri ile kucaklaşıldı.

Dış politikayı tanzim ederken 15 Temmuz’u hatırlamadık.

Sonra Suudlar’a sıra geldi.

Bunun için Kaşıkçı dosyası ortadan kalkmalıydı. “Başarılı (!) dış politikamız” devam ediyordu: İlk adımda Adalet Bakanlığı o dosyanın Suudlar’a devrine karar verdi. Mahkemeden de ona uygun bir karar çıktı.

Bu karara Mahkeme Başkanı Nimet Demir şerh koydu. O şerh aslında muhafazakâr (yani ‘iktidarın politikasında hâlâ muhafazakâr duyarlılık kaldıysa’ demek istiyorum) her insanın anlayabileceği kodlar içeriyordu. O muhalefet şerhinden birkaç cümle şöyleydi:

“Davanın devri, sanıklar açısından ‘kendi davalarının yargıcı olmak’ sonucunu doğuracaktır”

“Suud yetkililerinin ülkemizde Cemal Kaşıkçı’ya karşı gerçekleştirdikleri pervasız ve hunharca cinayet, ülkemizin ‘emin belde’ vasfına, devletimizin onur ve saygınlığına büyük saldırıdır. ‘Ne yapalım Suud yönetimi yargılamak için sanıkları vermiyor’ acziyeti içinde davanın devri ve sanıklar hakkında kırmızı bültenin kaldırılması; toplumun adalet, eşitlik, dürüstlük gibi değer yargılarıyla bağdaşmadığı kanaatindeyim.”

O şerhi yazan mahkeme başkanı, bir HSK tırpanından nasibini alarak İstanbul’dan Kahramanmaraş’a gönderildi. Dış politika gerektirince öyle kafanıza göre duruş sergileyemezdiniz!!!

Rivayet o ki, kamuoyu yoklamaları halkın hükümetin dış politikasından memnun olduğunu ortaya koyuyormuş. Buradaki “Halk”tan herhalde Ak Parti’yi destekleyen kitleler kastediliyordur. Doğru, orada hâlâ önemli miktarda (yüzde 30-40 arasında) bir kitle bulunuyor. Olanlara “olur böyle şeyler” diyenler…

Sormak gerekiyor:

-Mesela o kitleler Kaşıkçı davası’nın Suudlara devri ve cinayetin arkasında yer aldığı iddia edilen Veliaht’la kucaklaşma için ne düşünüyor olabilirler?

Tamam burada bir sorun var, ama…

-Ya 15 Temmuz’un arkasındaki güç olarak işaretlenen Birleşik Arap Emirlikleri ile kucaklaşma için?

Tamam orada da bir sorun var ama…

-Ya şu anda yolu döşenen darbeci Sisi ile aynı masaya oturmak ve kucaklaşmak gerekirse…

-Yunan Başbakanı’a yönelik zılgıtların cirmi, Adalar’ın silahlanmasını, ya da Dedeağaç’ta üs kurulmasını önler mi dersiniz?

-Trump’ın Rahip Brunson’u talep ederken yazdığı “Aptal olma” iğrençliğini sergileyen mektubuna onurlu bir cevap verebildik mi?

-Rusların 36 askerimizi şehit etmesinin cevabı, Moskova’da Putin’le görüşebilmek için kapıda bekletilmek mi idi?

….

Şunu söyleyeyim. Burada “ümüğümüzün sıkılması” çerçevesinde kaydettiğimiz olaylarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ne kadar rahatsız olduğunu tahmin etmek zor değil. Başlangıçta çok yüksek profille konulan tavrın yere çakılması gibi bir durum, meseleyi daha dramatik hale getiriyor.

Dış politikada “idealler” var evet, ama realiteler de var. Realiteleri sizin ilişkilerde ortaya koyacağınız güç değerlendirmeniz oluşturuyor.

Son soru: Muhammed bin Selman’ı çok mu küçümsedik acaba? Onun için ümüğümüzün sıkılması daha bir mi acıtıyor?

İLETİŞİM HATASI

880 milyarlık ek bütçe talebinin hemen peşinden Cumhurbaşkanı’nın maaşının 40 bin lira artacak olmasının haberleştirilmesi, İletişim Başkanlığının açık bir iletişim hatasıdır. Haberin “Hükümet Kılıçdaroğlu’nun maaşını 80 milyara çıkardı” şeklinde verilmesi sağlanmalıydı. Ya da “Cumhurbaşkanı maaş farkını devlete hibe edecek” gibi bir formül geliştirilmeliydi. Asgari ücretlinin kıvrandığı bir zamanda Erdoğan’a 40 bin liralık maaş zammı, üstelik bunu vatandaşlardan toplanacak ek bütçe ile yapmak acayip bir şey oldu değil mi?

Bu yazı toplam 107 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar