Tasavvuf ve Mevdudi

Tasavvuf ve Mevdudi

Pakistanlı ilim adamı, Davah Academy'nin kurucusu, International Islamic University, Faculty of Social Sciences dekanı ve Institute of Plitical Sciences (IPS) yöneticisi Dr. Enis Ahmed ile Bilgi ve Hikmet Evi'nin söyleşisi.

Enis Ahmed beyle yapılan söyleşi:

 

Ömer Faruk Tokat: Hocam Dâru'l-Hikme'ye hoş geldiniz. Şeref verdiniz. Öncelikle bizi buradan takip edenlerin sizi tanıması için biraz kendinizden bahseder misiniz?

 

Enis Ahmed: Adım Enis Ahmed. Pakistanlıyım. Büyük dedelerimin neseb olarak Türkiye ile bağları var. Dedelerimden bir tanesi Şeyh Bahâuddîn Nakşibend'in halifesiydi. O Delhi'de Hoca Bâkî Billâh'ın mürîdiydi ve onun yanına defnedilmiştir. Dolayısıyla benim tasavvuf anlayışım sadece kitaplardan değil; aile geçmişinden de edindiğim bir yönü var.

 

Tasavvufun ilim ve hikmetin önemli bir dalı olduğuna inanıyorum. Fakat hikmet tek bir alanla sınırlandırılamaz. Bundan dolayı sûfîler arasında fakihler, mütekellimîn, şuarâ ve muhaddisîn vardır. Bazen Şah Veliyullâh Dihlevî gibi bütün bu alanları kuşatan âlimlerimiz de olmuştur. O hem fakih hem de tasavvuf inşacısıydı. Dolayısıyla tasavvuf islamdan ayrılamayacağı gibi dinin yegâne yorumu da olamaz. Var olan yaklaşımlar arasında bir denge oluşturulması gerekiyor.

 

Davetin önemli bir aracı olarak tasavvufun ortaya çıkmasının nedeni, Müslüman toplumların o dönem baskı altında olmaları, dışardan kaynaklanan akidevî ikilemler, Müslüman yöneticilerin ve Müslümanların kendi içlerinde oluşturdukları baskı ortamıdır. Sonra sûfîler böyle bir durumla, karşılaşmaktansa toplumla bağ kurup onu dönüştürmek için yeni bir anlayış geliştirmeleri gerekti.

 

Temelde bu bir sistemdir ve bu sistem birçok alanla ilgili olabilir. Örneğin eski Sovyetler birliğindeki imam Şâmil hareketi temelde tasavvufî olmakla birlikte, aynı zamanda cihâdî bir tasavvuf hareketidir. Yine aynı şekilde bazı meşhur sûfîler tıpkı mücahitler gibi cihada katılmıştır. Dolayısıyla insanlar tarafından "bu tarikattır, bu şeriattır" şeklindeki ayrımlar ve araya çekilen kalın hatlar doğru değildir. Nihai anlamda, İslamın bütününü kuşatan bir denge hareketi oluşturmamız gerekiyor.

 

Kendini ilmin sadece bir sahasıyla sınırlayanlar meselâ bazı fakihler yalnızca fıkıhla ve târîhü'l-fikhi'l-islâmî ile ilgilenirler ve, Ebû Hanife"yi,Şâfiî"yi, Hanbel"i, Malik"i, Cafer"i öğrendiklerinde kendilerinin en büyük alim olduklarını düşünürler ve size "Hanefîye göre hüküm şudur, Şâfiî'ye göre hüküm şudur" diyebilirler. Onların söylemlerine baktığınızda bunun ilim olduğunu düşünebilirsiniz. Aslında bu ilim değildir, bu malumatfuruşluktur, aktarmadır. Hâlbuki ilim söyleneni tekrarlamaktan öte bir şeydir. İlim kaynaklara (masadir) inmek, aklî faaliyette bulunmak ve üretmektir. Tekrarladığın zaman değil, ürettiğin zaman ilim oluşur.

 

Meselâ birçok insan Kudûrî"yi ve el-Hidâye'yi ezbere bilir ve kendilerinin Fakih olduğunu düşünür, onlar fakih değildir; onlar sadece ezbercidir. Şu an önümde duran bu teyp recorder gibi" Benim söylediğim her şeyi kaydediyor. Hemen her meselede Kudûrî ve el-Hidâye"nin görüşlerini ezberden okurlar: "Sâhibu'l-Hidâye Şeyh şöyle şöyle dedi" derler. Halbuki Fıkıhtan kasıt bu değildir. Bu sadece ezberciliktir.

 

Bundan dolayı ilim, yalnızca bir bilgi aktarımı meselesi değildir; bir üretim meselesidir, zihnî faaliyet gerektiren bir üretimdir. Şah Veliyyullah ed-Dihlevî'nin bu konuda neler söylediğini merak eden varsa onun Huccetullahi'l-Bâliğa"sını okusun, et-Tefhimat"ını okusun, Fuyûdu'l-Harameyn gibi tasavvufla ilgili kitaplarını okusun. Bütün bunları okuduktan sonra Şah Veliyyullah"ın bazı konularda ne söylediğini anlarsınız. Onun Huccetullahi'l-Bâliğa"da asıl amacı size biraz usûl ve fıkıh bilgisi vermek değildir. Onun asıl amacı sizi üretmeye sevketmektir. Üretken bir yaklaşıma sahip olmanızdır. İlim budur, yoksa ilim bildiğini tekrarlamak ve ezbere okumak değildir.

 

Bu arada, Dâru'l-Hikme olarak Şeyh Ahmed es-Serhendî ile ilgili araştırmalar yaptığınızı duydum. Şeyh Serhendî, devlet memurları, komutanlar ve Moğol imparatorluğu yöneticileri özellikle de Hümayun üzerinde etkili olmuştu. İnsanlara ulaşıp onlara İslamın mesajını iletebiliyordu.

 

Onu tanımak onun mektuplarındaki hikmeti ve bilgeliği keşfetmek şüphesiz önemlidir. Mektuplar bir davet ve tebliğ yöntemidir. Ahmed es-Serhendî"nin Vahdet-i Şuhud felsefesi sizi aydınlatabilir. Onu okumaktan keyif alabilir ve istifade edebilirsiniz. Fakat Şeyh Serhendî'nin yazdıkları, modern bankacılık, modern medya teknolojisi, modern eğitim felsefesi ve modern düşünceyle ne kadar bağlantılıdır. Şeyh Ahmed"in söylediklerinden yararlanmak ve onlardan keyif almak çok zor değildir. Ama onu çağdaş durumlarla ilişkilendirmek zordur. İlmi ancak hâlihazırdaki durumla ilişkilendirebildiğiniz zaman ortaya çıkartabilirsiniz.

 

İhvân-ı Safâ"dan yararlanacaksınız, Mutezile"den yararlanacaksınız. "Çocuk doğduktan sonra ölürse kıyamet günü cennete mi gidecek cehenneme mi? Yoksa el-menzile beyne"l-menzileteyn denilen bir konumda mı olacak?" Bütün bu tartışmalardan yararlanacaksınız. Ama bugün bir Busharianizm gerçeği var. Bunu nasıl iyileştireceksiniz? Bunun üstesinden nasıl gelinecek? Şüphesiz bu tür çağdaş sorunlar üzerine de kafa yormalıyız.

 

Günümüzde problem, çocuğun doğup ölmesi meselesi değildir. Şehadet getirdi mi getirmedi mi? Cehenneme mi gidecek cennete mi? Ya da Cennet ve cehennemin hangi derecesinde olacak? Bu bugün benim sorunum değildir.

 

Maalesef bugün mistisizm, Kelam ve fıkıh tarihte takılıp kalmaktadır. Çünkü siz onları tarihsel bağlam içerisinde çalışırsanız" Onları tarihten ayıramazsınız. Onları özgürleştiremezsiniz. Onları tarihsel bağlam içerisinde okuduğunuz zaman onlar Kelam tarihi, Fıkıh tarihi, Tasavvuf tarihi olurlar. Mevlânâ Rûmî"nin nasıl oturup tesbih çektiğini çok iyi bilebilirsiniz. Fakat o tesbih çekerken ona ve diğerlerine ne olduğu hakkında bir fikriniz olmaz. Onun hayat hikâyesini, tarihini bilebilirsiniz, fakat onun yaşadıklarını yaşayamazsınız. Onun yaşadıklarını yaşamak isteseniz bile, tarihe döner ve onun gibi davranırsınız. Fakat zaman aynı değil, tarih değişmiştir.

 

Bugün, temel problemlerle nasıl irtibata geçebiliriz? Bunu çözmemiz lazım. Dolayısıyla hikmet geçmişte olan bir şeyi olduğu gibi almak ve aktarmak değildir. Hikmet, geçmişte olanı, geleceği yeniden inşa etmek için öğrenmenin bilgisidir. Matürîdî"yi, Nazzâm el-Mutezilî"yi ya da Şah Veliyyullah Dihlevi"yi olduğu gibi ezberlerseniz bu sadece bir tür kayıttır. Fakat bütün bunları okuduktan sonra günümüz problemlerini çözebiliyorsanız işte o zaman ilmî bir faaliyetten sözedilebilir.

 

Klasik metinler üzerine çalışmalar ve araştırmalar yapmanız beni mutlu etti. Bu metinler bir merdiven mesâbesindedir; bir basamağa ayağınızı koyarsınız sonra diğer basamak, ikinci ve üçüncü basamak derken zirveye ulaşırsınız. Ama bu basamakların birinde durup da "ben en iyiyim çünkü en iyi basamaktayım" diyemezsiniz. Siz Ahmed es-Serhendî"yi okuyabilirsiniz. Bu önemlidir. Fakat Serhendî Makro değil ama Mikro hikme olarak birkaç alanla ilgilenmiştir. Siz de Şeyh Ahmed'in ilgilendiği bu meselelerden hareketle bu günün sorunlarına uzanabilirsiniz. Aksi takdirde orda takılıp kalınırsa başka bir sûfî silsilesi olup kendinizi sınırlandırırsınız. Hâlbuki kendimizi tek bir yaklaşımla sınırlandıramayız.

 

 

 

Ö. Faruk Korkmaz: Benim birkaç sorum olacak" Hatırlıyorum bir defasında sınıfta şöyle demiştiniz "Ben Mevdûdî ile hala bir tür irtibat halindeyim, manevî bir irtibat fakat bunu ulemaya anlatamıyorum, özellikle de fıkıhçılara. Mevdûdî ile hala irtibatım olduğunu söylesem beni kâfir ilan ederler." Bu noktadan hareketle söyleyecek olursak Mevdûdî'nin tasavvufla ilgili bazı görüşleri var. Ama maalesef Türk toplumunda özellikle de genç Müslümanlar arasında Mevdûdî"nin tasavvuf karşıtı olduğuna dair yaygın bir kanaat var. Bu hususu biraz açabilir misiniz? İsterseniz sizin Şeyh Mevdûdî ile olan irtibatınızdan başlayalım.

 

Enis Ahmed: Evet" Üstad Mevdûdî benim manevî babam sayılır. Çünkü onunla tanıştığımda henüz 15 yaşlarındaydım, o günden sonra sık sık onun yanında bulundum. Hiç bir protokole tabi tutulmadan onunla görüşme imtiyazına da sahiptim. Çok mütevazı bir kişi idi ve bana karşı çok nazikti. Vefatından önceki hastalık döneminde her hafta sonu onun ziyaretine giderdim ve yanında kalırdım. Bazen mektuplarını bana yazdırırdı. Vefat ettiğinde Buffalo"daki cenazesini ben kıldırdım" Naaşı Pakistan"a gönderildi.

 

Birbirimizi çok yakından tanırdık. Kolombiya Üniversitesinde yaptığı konuşmaları ben tercüme ettim. Başkalarının çeviri yapmasını istedik ancak o bunu istemedi. "Hayır, sen gelip çevirmelisin" derdi. Dolayısıyla onun üniversitedeki konuşmalarını ben çevirirdim.

 

Onu vefatından önce de sonra da rüyalarımda gördüm. "Aramızda iletişim var" diye bahsettiğim şey de budur. Çünkü rüyalarda iletişim vardır. Ben rüyaların bağlayıcı bir delil olduğuna inanmıyorum şüphesiz. Sadece şeriattır bağlayıcı olan. Rüyalar bizim hislerimizin bir yansımasıdır. İşte bundan dolayı bazı hadislerde "rüyalar nübüvvetin yetmişte biridir" buyrulmuştur. Ama rüyalar, olması gerektiğinden fazla itibara alınmamalıdır.

 

Konuya dönersek, Üstad Mevdûdî kelimenin tam anlamıyla "dinini yaşayan bir Müslüman"dı. Teheccüd, nâfile oruç, Kuran okuma ve İslam ahlakı" bütün bunlar bir araya geldiğinde "islâmî şahsiyeti" oluşturur. Yalnızca bir boyuta takılarak sûfînin fakihten daha Müslüman olduğunu söyleyemeyiz. Kimin daha çok pratiği ve ameli varsa o diğerine üstünlük sağlar.

 

Üstad Mevdûdî hayatı boyunca Nefis tezkiyesi, Gece namazı, Oruç konularında bizlere hep ısrarcı olmuştur. Sadece şeriatla ilgilenmek gibi bir sorunu yoktu. İslam bir bütündür sadece fıkıhla sınırlandırılamaz. Hepsini bir bütün olarak görmek gerekir. Bireyin, ailenin, toplumun, devletin iyileştirilmesi bütün bunların hepsi onun için önemliydi.

 

20. asırda İslamın politik yönüne diğer insanlardan daha çok vurgu yapan birisi olduğu için İnsanlar onun sadece politik değişimle ilgilendiğini düşündüler. Fakat politik değişim onun için bir sistem değişikliği idi. Tedricî bir değişim. Sırasıyla Müslüman fertten başlayan aileden, topluma, devlete ve iktisadî yapının bütünüyle değişmesine doğru giden bir değişimi önerirdi.

 

İlme bir bütün olarak bakarsanız Kelam sizi entelektüel yapabilir, Tasavvuf maneviyatınızı güçlendirir, Fıkıh sizi kadı yada müftü yapabilir, çünkü helal ve haram olan şeyler ezberimizdedir. Bu haramdır bu mekruhtur bu mübahtır şeklinde. Bütün bu kategoriler sizin aklınızdadır, bir problemle karşılaştığınızda hemen onlara başvurabilirsiniz.

 

Üstad Mevdûdî"nin kitaplarını okursanız dini medreselerdeki eğitim sistemiyle ilgili temel değişiklikler önerdiğini görürsünüz. Çünkü o toplumda nelerin olduğu ve gelecekte nelerin olması gerektiği ile ilgilenen birisi idi. Dolayısıyla onun yaklaşımı tek bir alanla sınırlandırılamaz. Şimdi insanlar onun tasavvufa karşı olduğunu düşünüyor. Çünkü o insanlardan beyat alarak onları kendine mürit edinme yoluna gitmedi. O, diğer şeyhler gibi önünde diz çökülüp elinin öpülmesine müsaade etmedi. Samimiyetimle söylüyorum, onunla otuz yıldan fazla beraberliğim oldu bu süre boyunca hiç elini öpme ihtiyacı hissetmedim. Onu havaalanından alıp bir yerlere götürdüğüm zamanlarda, onunla el sıkışmak için etrafında toplanan kalabalıkları görürdüm. Ama ben hiç onun elini alma ihtiyacı hissetmedim. Sadece öldüğü zaman alnından öpmüştüm, bu da sadece babama ve ona yaptığım bir şeydi.

 

Ö. Faruk Korkmaz: Bildiğimiz kadarıyla Üstad Mevdûdî"nin kendisi de sûfî bir aileden geliyor" Malum soyu Herat'a dayanıyor"

 

Enis Ahmed: Evet evet Çiştiyye Tarîkatı silsilesinden. Onun geçmişindekini bu tasavvufî bağı bilen bazıları gelip ondan dua isterdi. Fakat o bundan hayâ ederdi ve kaçınırdı. Bazen ona, "birini yılan soktu. Sen amel sahibi, müttakî bir kişisin bunun için bir şey yapabilir misin" diye geldiklerinde o bundan kaçınırdı. Bazen çok uzaklardan gelip dua isteyen insanlar olurdu, o bundan da kaçınırdı.

 

İnsanların onu Şeyh ve Mürit mertebelerine getirebileceği her şeyden kaçınırdı. Hayatında bazı insanlar onun kendini müceddid ilan edeceğini düşündüler. O bunu hiçbir zaman kabul etmedi. Bununla beraber o "Tecdîd ve İhyau'd-Dîn" kitabında, müceddidliğin ilan edilmekle ulaşılan bir şey olmadığını, belki bunun kendisinden daha sonra anlaşılabilecek bir şey olduğunu ve bunun bir tek kişi olmayacağını yazdı. Onun görüşlerinin hem bireysel hem akademik bir bakış açısıyla incelenmesi çok önemli. O hiçbir zaman tasavvufa karşı olmamıştı. O sadece tek başına tasavvufun kişiyi başarıya götüremeyeceğine inanıyordu. Çünkü o İslam"ın tek bir boyutuydu.Çekirdeği değildi.

 

Ömer Faruk Tokat: Pakistan'ın muhtelif şehirlerindeki Çiştiyye ve Kâdiriyye şeyhlerini ziyaret ettim. Bu ziyaretler esnasında bazı tarikatların içinde girmiş islâmdışı birçok ritüelle karşılaştım. Bunları gördükten sonra Mevdûdî'nin de bu toplumun içinde yaşayan ve bu tür ritüellere tanık olan bir Müslüman olarak tasavvuf adı altındaki bir takım yanlış uygulamalara karşı olduğunu anlayabiliyoruz.

 

Bu arada bir şey soracağım: Ebul Hasen Ali en-Nedvî gibi bazı Müslüman entellektüeller, Mevdûdî"nin, İslamı politize ettiğini, İdeolojik bir din anlayışı oluşturduğunu, hatta kimi Müslümanların bu anlamda sekülerleşmesine/dünyevileşmesine sebep olduğunu söylüyorlar. Özellikle Dört terim (el-Mustalahatu'l-Erbaa) kitabında islamı politikayla sınırlandırdığı düşünülüyor. Malumunuz Ebu'l-Hasen Ali en-Nedvî, Dört Terim'e bir reddiye de yazdı. Mevdûdî'nin, dini, dünyevî ahkâmla sınırlandırdığı şeklinde eleştiriler var. Bu değerlendirmelerle ilgili ne düşünüyorsunuz.

 

Enis Ahmed: Birinci sorudan başlayalım. Senin Pakistan"da karşılaştığın o insanların kelimenin doğru anlamıyla sûfî olduğunu düşünmüyorum. Çünkü sûfîler müridlerinden yararlanmak veya onlardan birtakım dünyevi çıkarlar devşirmek şöyle dursun onlara bir şeyler vermeye çalışırlar.

 

Dolayısıyla senin Pakistan'da gördüklerin gerçekte Tasavvufun Feodal Lordlarıdır. Müritler onlara gelir ve "Efendim bu benim pajero cipimin anahtarıdır. dışarıda sizi beklemektedir" "Efendim bu benim arazimin tapusudur" "Güzel bir mango çiftliğim var bu sizindir" der ve Şeyh de bunları kabul eder. Bu yüzden ben onlara Tasavvufun Fedeal Lordları diyorum. Gerçek sûfîlere giderseniz, onlar mütevazı bir elbise giyerler, size de aynı elbiseyi verirler, sadece ekmek yerler ve o ekmeği müridleriyle bölüşürler. Onlarla 7 sene 10 sene kalırsınız ve bir şeyler öğrenirsiniz, size kendi ceplerinden verirler. Onlar yöneticilerden bir şey istemezler. Yöneticiler onlara bir şey gönderdiğinde bunu geri çevirirler. Senin söylediklerine ben sûfî demem, benim bahsettiklerim ise milyonda birdir.

 

Şükretmeliyim ki ben Şeyh Ali En-Nedvi ile yakından tanışma ayrıcalığına kavuştum. Beni Lucknow'da Nedve'ye Üniversitede konferans vermek için çağırmıştı. Bana dostâne mektuplar yazardı. Dört terim (el-Mustalahâtü"l-Erbaa) eleştirisini yaptığı kitabı hariç diğer kitaplarının çoğunu bana hediye olarak vermiştir. O benim Üstad Mevdûdî ile olan yakın ilişkimi çok iyi biliyordu. Üstad Mevdûdî de onunla olan ilişkimi bilirdi. Her ikisi de biliyordu.

 

Üstad Ali En-Nedvî"yi Amerika"ya konferans vermeye davet ettim. Gittiği her yerde kendisine eşlik ettim. Onun bir öğrencisi olarak yapabileceğim her şeyi yaptım. Her ikisi de beni iyi tanırdı. Sorun şu: Şeyh Ali En-Nedvî gençliğinde Cemaat-i İslâmiyye'ye kurucu üye olarak girdi. Ve yanında onun çok yakın dostu, çok iyi bir muhaddis olan Şeyh Manzûr en-Nu"mânî el-Leknevî de vardı. Fakat her ikisi de Şeyh Mevdudi"nin sakalının kısalığı gibi çok basit bir meseleden dolayı Cemaat-i İslâmiyye'den ayrıldı. Şeyh Mevdûdî"nin o tarihlerde çok da önemli olmayan politik görüşleri ile ilgili olarak Cemaat-i İslâmiyye'den ayrılmışlardı. Şeyh Manzur en-Nu"mânî ve Ali en-Nedvî her ikisi de Tebliğ cemaati lideri Şeyh İlyas"a beyat etti ve Tebliğ Cemaati bir doktrin olarak islâmın politik bir rolünün olduğu kanaatine katılmıyordu.

 

Üstad Mevdudi bütün yazılarında Kuran ve Sünnet"e referans yaparak dinin kanun olduğunu, dinin Ahiret olduğunu, dinin adalet sistemi olduğunu söyler. Bundan dolayı Kurân-ı Kerîm "Yeryüzünde fitne kalkıp din yalnız Allah'ın oluncaya kadar savaşın" der. Dînu'l-Kayyim budur" din budur. Dolayısıyla din sadece bireysel yaşam ya da maneviyattan ibâret değildir.

 

En-Nedvî kitabında, dini politize ettiği gerekçesiyle Üstad Mevdûdî"yi eleştiriyor. İslamın politize edilmesini doğru bulmuyor. Üstad en-Nedvî"nin fikrine saygı duyarım ama ona katılmıyorum. Bana göre İslam bir bütündür. Politik hayatı İslamdan ayırırsanız Kurân-ı Kerîm'in ahkam âyetlerini ne yapacağız. Kurân-ı Kerîm'deki ahkam âyetleri uygulamak içindir. Ömer Faruk'un bir otoritesi yoksa ahkâm âyetlerini uygulayamaz. Dolayısıyla bu ahkâm âyetlerinin uygulanması için otorite gereklidir. Aksi takdirde zekât toplayamazsın, kaç kişinin hacca gideceğini, nerede mescit yapacağına karar veremezsin. Hac Suresinde "Onlara iktidar verdiğimiz zaman namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emreder, kötülükten nehy ederler" diyor. Şimdi ben "Temkîn fi"l-ard" olmadan nasıl emr-i bi'l-maruf ve nehyi ani'l-münker yapabilirim? Temkin, imamet, hilafet ve imârat demektir. Bütün bu terimler politik güçle ve politik düzenle ilişkilidir. Bana göre Üstad Mevdûdî"nin bu yaklaşımı Kurân ve sünnetçe desteklenmektedir. Şeyh en-Nedvî"nin bu husustaki eleştirisi ise doğru değildir.

 

Ömer Faruk Tokat: Bazı araştırmacılara göre İmam es-Serhendî Pakistan"ın kuruluşuna kadar meşhur birisi değildi. Ne zamanki bazı Pakistanlı entelektüeller Ahmed es-Serhendî"den "iki ulus teorisinin kurucusu" diye söz etmeğe başlayınca o zaman meşhur oldu. Entelektüeller bu teoriyi imam es-Serhendî"nin yaklaşımlarından çıkardıklarını söylediler. Bu kabul, Pakistan kurulduktan sonra İmam"ı daha meşhurlaştırdı. Bu iddia hakkında ne düşünüyorsunuz.

 

Enis Ahmed: Mevdûdî"nin "et-Tecdîd ve İhyâuddîn" adlı eserini okursanız Şeyh Serhendî"yi ve Şah Veliyyullâh"ı islâm"ın iki farklı yorumu olarak görürsünüz. O, tecdid ve teceddüd arasında bir ayrım yapar. Tecdid İslâmı asıl kaynaklarına götürmektir. Tecddüd ise moderniteyi esas almaktır. Üstad Mevdûdî"nin yaklaşımı çok basittir. Ahmed Es-Serhendî yöneticilere tavsiyelerde bulunurdu. Bu yüzden onun da devlet düzeninin iyileştirilmesiyle, islâm'ın yönetimle ilgili boyutuyla ilgilendiğini söyleyebiliriz. Şah Veliyyullâh ed-Dihlevî de mektuplar yazmıştır. Hatta "Şah Veliyyullâh ed-Dihlevî"nin Siyâsî Mektupları" adında Urduca bir kitap da vardır.

 

Bilgi Hikmet Evi