Abdurrahman Dilipak
İsra gecesi
İsrâ’nın yıl dönümü 15 Ocak Perşembe'yi 16 Ocak Cuma'ya bağlayan gece idrak edilecek. Bu tarih, Hicri takvime göre Receb ayının 27. gecesine karşılık geliyor (1447 Recep 27).
“İsrâ” ve “Miraç” olayı, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) hayatında gerçekleşen büyük mucizelerden biridir ve peygamberliğin 12. yılında, yani Miladi 621-622 yılları civarında gerçekleşmiştir.
“İsrâ olayı” Mekke- Mükerreme'deki Mescid-i Haram'dan (Kâbe) Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya bir gecede götürülme mucizesi ile ilgilidir. Bu yolculuk “Burak” adlı binit ile yapıldığı rivayet edilir.
Miraç olayı, ayette geçmese de hadislerde geçen şekli ile bu gecenin adı olmuştur. Mescid-i Aksa'dan semalara (gök katlarına) yükseliş ve Allah'ın katına (Sidretü'l-Münteha'ya) kadar ulaşma bu rivayetlerin ana konusudur. Kur'ân-ı Kerim'de İsra olayı İsrâ Suresi 1. ayette açıkça anlatılır: "Kulunu (Muhammed'i) bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı ne yücedir!" "İsra" kelimesi Arapça'da "gece yürütmek, gece yolculuğu yapmak" anlamına gelir.
"İsrail" “İsrailoğulları / Benî İsrâil” kelimesi, Hz. Yakub Aleyhisselam’ın ikinci ismidir.
İbrânîce'de (ve Arapça'da da benzer şekilde) "Allah'ın kulu", "Allah'a kul olan" veya "Allah'ın saf/tercih edilmiş kulu" anlamına gelir. Kur'ânî açıdan "Allah'ın kulu’dur” Anlamına gelir. Bu ifade, etnik bir soydan ziyade "Millet’i İbrahim” örneğinde olduğu gibi “Allah'a kul olan topluluk" anlamında kullanılır. Yani Kur’an, "Ey İsrailoğulları!" diye hitap ettiğinde aslında "Ey Allah'ın kulu olan topluluk!" diye seslenerek onlara kulluk bilincini hatırlatır. Bu mucize, hem Hz. Peygamber'in (s.a.v) üstünlüğünü hem de ümmetine namaz gibi büyük bir hediyeyi hatırlatır. Bu nimet, Allah’ın kulu olmakla beraber, Onun yeryüzünde rızasının tecellisinin vesilesi olmak anlamına da gelir. Haşa “Allah’ın ailesi” değil, Allah’ın razı olduğu muvahhitler topluluğu anlamına gelir.
İsrâ, ilk kıblenin belirlenmesi ile birlikte, aynı zamanda namazın Farz kılındığı bir zamana işaret eder. Namazın iki şartı olan zaman ve istikamet şartı, zamanın sınırlarının aşıldığı bir hadiseyle birlikte şekillenir.
Bize haber verildiğine göre, zamanın sınırları, İlk olarak Hz. Yuşa zamanında güneşin hareketinin durması şeklinde, ardından Hz. Süleyman zamanında bir aşıldı. Mucizevi bir şekilde Belkıs’ın tahtı Yemen’den Kudüs’e getirildi. Resulullah zamanında yaşanan İsrâ olayında ve en son Ashab-ı Kehf’de görüldü. Öte yandan Hz. Nuh zamanında da daha önce, Cinlerle beraber yaşarken 1000 yıl olan insan ömrü, kademeli olarak 100 yıla doğru çekildi.
Sanki İsrâ olayı, İslam tarihinde, mekân ve uygarlık tarihi açısından risaletin devamlılığı noktasında Hz. İsa ve Hz. Musa’dan Risalet bayrağını alıp, ahir zamana taşınması gibi bir anlamı da var bu işin. Yahudiler, bir beni İsrail peygamberi olan Hz. İsa’yı, Hz. Zekeriya’yı, Hz. Yahya’yı peygamber kabul etmediler. Aslında onlar kendine Zebur verilen Hz. Davud’u da peygamber değil, İsrail’in birliğini sağlayan dindar bir kral olarak gördüler. Ve ona iftira da ettiler. O’nun oğlu Mabedi inşa eden Hz. Süleyman’ı da yine aynı şekilde dindar bir kral olarak gördüler, peygamber olarak kabul etmediler. Babil Sürgünü sonrası Yahudileri toplayan ve Tevrat’ı yeniden tedvin eden Hz. Üzeyir’e, haşa “Allah’ın oğlu” dediler. Hristiyanlara gelince, Ahd-i cedid’den önce gelen ahd-i atiki kabul ettik dediler, ama ona da uymadılar. Havarilerin hiçbiri gerçek anlamda Hz. İsa’yı İlah ve Rab edinmedi. Onlar Tevhit inancına sahiptiler. Saul adında, Tarsuslu, İsevileri takiple görevli Yahudi bir Roma polisinin Şam sokaklarında yaşadığı bir hadiseden sonra Hz. İsa’yı İlah ve Rab ilan etti. Hz. İsa İlah olunca havariler ve kendisi de Resul olmuş oldu. Hristiyanlık adını da bu kişi verdi Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dine. Haç olayını da icat etti Hatay’da. Sonra da bunu İznik konsülünde meşru bir din olarak kabul ettiler ve gerçek iman etmiş kişileri reddettiler.
Musevilik ve İsevilikte “Hatemünnebi” kavramı yok. İkisinde de kendilerinden sonra gelecek birilerinden söz edilir. İsrail oğulları Mesih’in geleceğini biliyorlardı. Hz. İsa da kendinden sonra gelecek ahir zaman peygamberini haber vermişti.
Hz. İsa’nın Risâlet’inden 50 yıl sonra Tarsuslu Saul diye, İsevileri takiple görevli bir Roma polisi Antakya’da ilk kiliseyi kurdu ve Hz. İsa inananlarına Hristiyan adını verdi. Yani onun çarmıha gerildiğini söyledi ve onu İlah ve Rab ilan etti. O Rab olunca kendisi ve diğer havarileri de onun resulü oluyordu. Böylece muharref bir din ortaya çıktı. Saul Hristiyan olunca Pavlus adını aldı. Biraz muharref Musevilik ve biraz Asya ve Roma Paganizmini sentezleyerek kendince yeni bir din kurguladı. Hristiyanlıkta hadis yok. Hz. İsa Rab olunca, onun her sözü vahiy kabul ediliyor. Oysa o gelen vahyi ayrıca söylüyordu. Onun yorumu o vahyi aktaranların yorumu ya da Hz. İsa’ya bu ayeti sorduklarında onun açıklamalarından ibaretti. Saul’ün uydurduğu din, Batı Romanın dini olunca, Batı Roma’yı da yanlarına alarak, Hanif geleneğe karşı savaş açtılar, Kudüs ve Güneye doğru, Mısır ve Etopya’ya uzanan bölgedeki Tevhid temelli ve çarmıha gerilme olayını reddeden Hanif Müslüman geleneği İznik konsülüne kadar varlığını korudu. Mesela Ashab-ı Kehf bunlardandı.
Arius’çu hareket İskenderiye’de MS 256-336 yılları arasında büyük ölçüde taraftar buldu. Bu inanca göre Allah birdir, mutlak ve tektir. İsa Mesih Allah tarafından yaratılmıştır "önce yoktu, sonradan var edildi". Yani ezelî ve ebedî değildir. M.S. 325 İznik Konsili ve sonrası Teslis resmî doktrin oldu. Bazı tartışmalı fikirleri olsa da Tevhitçi Yahudi-Hristiyan gruplar (Ebionitler/Nazarenler) "sapkın/heretik" ilan edildi. Bu gruplar 4.-7. yüzyıla kadar varlıklarını sürdürdü, sonra büyük ölçüde kayboldular. Bazılarının İslam'a geçtiği rivayet edilir.
Haşa bizimkiler bugün bu ezel ve ebed’i devlet için kullanıyorlar. Hz. İsa Mesih üstün bir yaratılışla yaratılmıştır, ama ilah değildir. Bu inanç teslis (Baba-Oğul-Kutsal Ruh eşit üçlü birlik) inancına karşı çıkar ve tevhidi duruşu ifade eder. Arius'un öğretileri İskenderiye'de hızla yayıldı, halk arasında büyük destek buldu. Ancak 325'te İznik Konsili'nde Ariusçuluk sapkınlık olarak ilan edildi ve Ariusçu’lar aforoz edildiler. Bu durum Mısır ve Doğu'da uzun süre devam etti; bazı dönemlerde imparatorlar tarafından bile desteklendi. Nihayetinde resmi Hristiyanlık tarafından bastırıldı ama tevhit yanlısı Hristiyanlar arasında "en tevhidî akım" olarak hala dar bir alanda taraftar bulur. Aslında bizim bugün bu söndürülmeye çalışılan tevhidi hareketi uyandırmamız gerekir. Bu uyanış, risaletin, nebevi geleneğin sürekliliği açısından bugün yaşanan damar tıkanıklığını açacaktır.
Bir İsevi olduğunu ya da Musevi olduğunu söyleyen kişiyi biz “Muhammed’i” olmaya çağırmıyoruz. Biz risaleti bir bütün olarak gören bir imana sahibiz. Bir İsevi, bir Musevi Müslüman olduğunda aslında tahrif ’den arınmış ve Tevhidi bir imana sahip olmuş olacak. Eğer bir Musevi Müslüman olduktan sonra Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman’a olan sevgisi, saygısı, sadakati artmamışsa, kâmil bir imana sahip olmamış demektir. Aynı şekilde bir İsevi Müslüman olduğunda, Hz. İsa’ya, Hz. Meryem’e, Hz. Zekeriya’ya, Hz. Yahya’ya sevgisi, saygısı, sadakati artmamış, aynı kalmışsa o kâmil bir imana henüz ermemiş demektir.
Hz. İsa’nın Risalet’ine iman edip, Saul’ü peygamber kabul edenlerin, Hz. Muhammed’e iman etmemesini anlamak kolay değil. Hz. İsa yaşarken, hiçbir ayeti yoktur ki, havarilerine resul desin. Onlar Resul değil, Hz. İsa’nın sahabeleridir. Hz. İsa “İlah” ya da "Rab" değil. İlahlık iddiası o zaman kralların kendileri hakkındaki iddiası idi. Çünkü topluma, onların uymak zorunda oldukları kurallar koyuyorlardı. Bu İlahlık taslamaktır. Rab de, bugün rejimin resmî ideolojisi topluma dayatmak için eğitimi kullanması gibi bir şeydir. Yani topluma yaşam tarzı dayatmaktır. Onu kendi siyaset ve ideolojisine göre terbiye etme iddiasıdır. İlahlık ve Rablik ancak Allaha ait, yaratış gayesi ile ilgili bir tasarrufun adıdır. Aslında Saul Yahudi bir kişilik olduğu için, Hz. Üzeyir örneğinden ve Yahudilerin Allah’ın seçilmişlerden oluşan ailesi kavramı ile ilişkili olarak “Allah’ın oğlu” kavramı, bu anlamda muharref Musevilik ’ten Saul tarafından Hristiyanlığa taşınmış olan bir sapkınlıktır.
Gelin bu İsrâ olayını bugünün vesilesi ile, her nerede bulunursanız, güzel söz ve hikmetle, güler yüzlü bir şekilde Yahudi ve Hristiyan komşularınıza anlatalım. Özellikle de gayri Müslimlerin çoğunlukta olduğu ülkelerde, orada yaşayan Müslümanlara bu konuda büyük görevler düşüyor. Gazze olayından sonra Yahudilik, Musevilik artık yeniden tartışılıyor. Hristiyanlık da artık, Katoliklik, Protestanlık ve Ortodoksluk olarak kültürel bir aidiyet olarak varlığını sürdürmeye çalışıyor.
Gelin biz de yeniden iman edelim, ötekilere güzel örnek olalım. İman ve ahlakımızı, ibadetlerimizle birlikte muamelatımızı gözden geçirelim. Unutmayalım: “Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Bir insanı dirilten, bütün insanlığı diriltmiş gibidir." Bu vesile ile, İsrâ gecesini uyanışımıza vesile olması için, Kudüs, Mescid-i Aksa ve Gazze ekseninde yeniden düşünerek sorumluluklarımızı kuşanmak açısından bir vesile ittihaz edelim. İşte gerçek anlamda o zaman İsrâ’yı anmış, anlamış olacağız. Selam ve dua ile.