Abdurrahman Dilipak
İslam NATO’su mu?
Bizimkilerin eski bir hayalidir bu. Onların NATO’su var diye bizimkiler onun başına “İslam” ekleyince bu iş oluyor mu? Siyasette tersine mühendislik ile bir iş yapmaya kalkışmak siyasi kalpazanlıktır. Onların NATO’su var diye, bizim NATO’ya karşı bir örgütlenmeye gitmek çok sınırlı bir “kontraatak” olur.
“İslam Ortak Pazarı” da böyle bir fantezi. Onların yaptığı “ittifak”, bizim yapmamız gereken “ittihad”. Bizim kavram ve kurumlarımızın alametifarikaları olmalı.
Bakın, onlar bizim için daha önce bu maksatla mikro ölçekli bir test için RCD ve CENTO’yu kurdurdular.
Öte yandan İslam Konferansı’nı kurduk da ne oldu? D-8’i kurduk da ne oldu? Dün Türk dünyası ile birlik kurduk ne oldu? Şimdi Gazze konusunda yeni bir birlik oluşturduk; başkanı Trump, yardımcısı Kushner, koordinatörü İngiliz eski başbakanı Tony Blair... Harika değil mi!?
Aman dikkat, “İslam NATO’su” kapıda. Eğer NATO’nun Ankara zirvesi onlar arasında uzlaşma ile sonuçlanacak olursa “Türkiye’nin liderliğinde” bir İslam NATO’su kurulup, bu örgüt, NATO üyesi Türkiye üzerinden öteki NATO ile irtibatlandırılabilir. Bu İslam NATO’su Batı için iyi bir pazar olur. Hammadde, montaj ürünler, stratejik ürünler konusunda katma değeri düşük ürünler için iyi bir tedarikçi topluluk Batı'nın işine yarar. Pakistan’ın nükleer kapasitesi, Malezya’nın çip teknolojisi, İslam coğrafyasının nadir elementleri için güvenlik şemsiyesi oluşturulup, NATO’daki COCOM benzeri yapılanma ile “stratejik madenlerin sınırlandırılması, işletimi ve denetimi” böylece sisteme entegre edilmiş olabilir.
Tabii böyle bir örgütlenmenin ardından onlara bir zafer armağan etmek gerekir. Senaryo hazır: İsrail 67 sınırlarına çekilecek, Laik Demokratik (!) Filistin Cumhuriyeti kurulacak ve İsrail ile saldırmazlık, dostluk ve iş birliği anlaşması yapılacak. Lübnan, Suriye, Ürdün ve Mısır ile de benzer anlaşmalar yapılacak. Eski Kudüs’ün doğusunda bir yerde Mescid-i Aksa’nın yerine bir mescit açılacak ve bugünkü Mescid-i Aksa “İbrahim Anlaşması” çerçevesinde 3’lü kullanıma açılacak. Hatta İbrahim buluşması için de benzer bir senaryo söz konusu. Yani yeni bir Kabe inşa edip, 3 dinin (!) mensuplarının ziyaretine açık hâle getirmek için yol açılmak istenebilir, İsrail’in düşündüğü Kudüs modelinden yola çıkarak... Sahi bu “dinler arası diyalog” ve “İbrahim buluşmaları” F. Gülen’in projesi değil miydi? Ya da BOP, Türkiye’nin eş başkanlığında Osmanlı Milletler Topluluğu sınırları içinde ABD ve Batı'nın öngördüğü yeni bir yapılanmanın taşeron örgütü değil miydi? Bütün bunlar Batılı ülkelerin çıkarlarının korunup geliştirilmesi yanında İsrail’in varlık ve güvenliğinin korunması temelli projeler değil miydi? Bu süreçte aslında demokrasi, insan hakları oltaya takılan yemdi. Artık bugün, oltayı yutan balıklar yem de istemiyor. Epstein belgelerinde adı geçenlerin Gazze, Lübnan konusundaki sessizliklerinin arkasında yatan gerçek bu değil mi?
Tabii İsrail ile de İsrail’in varlık ve güvenliğinin korunması için İslam NATO’su ile de bir anlaşma yapılabilir.
RCD ve CENTO’yu üreten akıl böyle bir akıldı.
Trump ve Rubin’in dediği gibi İsrail öldürerek yol alamıyor; Suriye konusunda ABD’nin yaptıklarını söyledikleri yöntemle de aynı hedefe ulaşılabilir. DAEŞ, PKK ve PYD ile olmuyor. İran operasyonunda da bu örgütler döküldü. Ama İsrail bu açıklamalar karşısında çıldırdı. İsrail’de ABD bayrağını yaktılar.
Yeni bir “İslam NATO’su” arayışı bizi eski günlere götürebilir. Bu “Müslüman halk” ve bugünkü “Müslüman ülke yöneticileri” üzerinden böyle bir oluşum İslam’a ve Müslümanlara hizmet etmez. Bu vesile ile buraya şu notu da düşmem gerek: Küresel güç asimetrisinde, revizyonist aktörlerin ürettiği bu tür paktlar her zaman birer “kontraatak”değil, bazen sadece birer caydırıcılık mekanizması olarak tasarlanmış olabilir. Bazı durumlarda bu paktları birer “başarı” değil, sistem içi birer gri alan (grey zone) yönetimi ya da toplumsal taleplere yönelik bir araç olarak okumak resmi daha net kılabilir.
RCD ve CENTO, Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminde SSCB’ye karşı doğu sınırlarını korumak ve komşularıyla ekonomik bağlarını güçlendirmek için kurduğu iki bölgesel örgüttü. CENTO, yani Merkezi Antlaşma Teşkilatı (Central Treaty Organization), Sovyetler Birliği'nin Orta Doğu'da yayılmasını önlemek için kurulan; Türkiye, İran, Pakistan, Irak ve İngiltere'nin üye olduğu bir askerî ve güvenlik paktıdır. Irak ilk kuruculardandı, 1959'da çekildi. 1955'te “Bağdat Paktı” adıyla kuruldu. Irak'ın çekilmesiyle merkezi Ankara'ya taşındı ve 1959'da CENTO adını aldı. 1979 yılında üye ülkelerin çekilmesiyle işlevini yitirip dağıldı.
RCD, “Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği” (Regional Cooperation for Development), CENTO üyesi olan ülkeler arasındaki ekonomik, kültürel ve ticari iş birliğini geliştirmek amacıyla kurulmuş bir teşkilattır. Bu örgüt bölge ülkelerinin birbirleriyle ekonomik entegrasyonunu sağlamak için 1964 yılında İstanbul'da kurulmuştu ve merkezi Tahran idi. 1979'da CENTO işlevini kaybedince bu örgüt de zayıfladı. 1985 yılında yerini “Ekonomik İşbirliği Teşkilatı”na (ECO) bıraktı.
CENTO Genel Merkezi Ankara'ya taşındıktan sonra kullandığı bina, Ulus'taki 2. Dönem TBMM Binası'ydı (günümüzdeki Cumhuriyet Müzesi). 1. Meclis binasının hemen yüz metre kadar aşağısında yer almaktaydı.
İlginçtir, ilk meclis binası, yapımına 1915-1916 yıllarında başlanan, Enver Paşa'nın emriyle İttihat ve Terakki Fırkası Kulüp Binası olarak tasarlanıp inşasına başlanmış ama tamamlanamamıştı. Savaş yıllarında yaşanan imkânsızlıklar sebebiyle binanın sadece duvarları tamamlanabilmiş, çatısı ve içi bitirilememişti. 1920'de Ankara'da meclisin toplanacağı en uygun yer olarak burası seçildi. Ankara halkının evlerinden getirdiği kiremitler, okul sıraları ve kahvehanelerden toplanan lambalarla imece usulü ile meclis binası tamamlanarak 23 Nisan 1920'de açıldı. 2. Dönem Meclis binası ise Mimar Vedat Tek tarafından Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) Toplantı Yeri olarak inşa edilmişti.
Bunları şunun için yazdım: Tarihten ders almak gerek. Ders almazsak tekerrür eder. Dün yaşananları bilmezsek aynı yanlışı tekrar yaşatırlar bize. Bazen cehenneme giden yollar Şeytan’ın dostları tarafından iyi niyet taşları ile döşenebilir. Şeytan bizi Allah'la aldatmasın. Bal tuzaklarına dikkat. Zehri altın tas içinde, bala karıştırıp sunabilirler.
Hatırlar mısınız bilmem, MİT İstihbarat Dairesi Başkan Yardımcısı iken Amerika ve İngiltere'ye gizli bilgi aktardığı tespit edilip 1977 yılında tutuklanan, "MİT'in 3. adamı" olarak tanınan biri vardı. Bu kişi emekli bir subaydı. Albay rütbeli bu kişi Sabahattin Savaşman'dı. Savaşman'ın CIA ve MI6’e gizli belgeler sızdırdığı ortaya çıkarılmış, casusluk suçundan yargılanmış ve mahkûm olmuştu. Bu casusluk suçlamasını reddetmiş; devlet olarak ve MİT olarak sözü edilen örgütlerle ayrımız gayrımız olmadığını, dolayısıyla bu konularda bir casusluk suçlamasının doğru olmadığını iddia etmişti. Sahi bugün durum ne: NATO üyesiyiz, AB’ye girmek istiyoruz; uluslararası sistemin taşeron örgütlerine yargı ve vergi muafiyeti veriyor, denetim ve yargı yetkisi tanımıyor muyuz?
Ankara’da "İnci Baba" diye biri vardı; gerçek adı Mehmet Nabi İnciler, Türkiye'nin ve özellikle Ankara'nın yeraltı dünyasında 1970'li ve 80'li yıllarda nam salmış en ünlü kabadayı ve mafya figürlerinden biriydi. 1938 Şanlıurfa doğumlu olan İnciler, 12 yaşına kadar sokaklarda simit satmış ve geceleri bir camide tabutların içinde uyumak zorunda kalmış biri. Asıl mesleği müteahhitlikti. Sonraları çek-senet tahsilatı ve ihale mafyası işlerine girerek Ankara'da büyük bir nüfuz kazanmıştı. Demirel ve Türkeş gibi siyasilerle de yakın ilişkisi vardı. Bir ara milletvekili olmak istedi. Kendisi ile röportaj yapan gazeteciye, siyasetin kolay olduğunu, zaten ABD ve Batılıların bize yapmamız gerekeni söylediğini belirtmiş ve "Ben de NATO’ya, CENTO’ya, AET’ye bağlı çalışacağım" demişti. Savaşman, CIA ve MI6 ile ayrımız gayrımız olmadığını söylemişti. İnci Baba da aynı şeyi söylüyordu aslında. Daha sonraki dönemlerde siyasiler halka duymak istedikleri şeyi söylerken, pek çoğunun ayakları başka yöne, Batı'ya, kendini çağıranların sesinin geldiği yere doğru gidiyordu. Burada dikkat çekmeye çalıştığım husus, İnci Baba'nın NATO-CENTO'ya bağlılık söylemindeki “ayrımız gayrımız mı var” söylemi ile Savaşman’ın kendini savunurken ileri sürdüğü ABD ve İngiliz istihbaratı ile aramızda ayrılık gayrılık olmadığı iddiası, farklı açılardan ve farklı gerekçelerle, avcı ve av arasındaki ilginç bir paradoks kimlik üzerinden benzeşik bir bakışı sunmaktadır.
Brunson olayında da bunu görmedik mi? İstanbul Sözleşmesi ve benzeri yasalar konusunda “İşaret geldiği gün Batı'dan”, sağ-sol, liberal-milliyetçi, hepsi ittifakla oy verdiler TBMM’de. AK Parti ve CHP, MHP ve HDP’den ayrı sesler gelmedi.
Beştepe “İstanbul Sözleşmesi’nden çekildik” dedi ama bu sadece bir irade beyanı olarak kaldı mesela. Sözleşmeye dayalı yasa, sözleşmenin bütün hükümlerini ihtiva ediyor ve mer’i. Zaten yasanın girişinde yasanın sözleşme hükümlerini ihtiva ettiği ifade ediliyor. Yasa ile sözleşme arasında ayrılık gayrılık yok. Savaşmanlar hâlâ içimizde ve hâlâ görevleri başındalar. Hastalığımız daha derin ama semptom tedavileri ile oyalanıyoruz. Sorun sadece dışarıda değil, dış tehditlerde değil, aynı zamanda bizim içimizde. Bu semptom tedavisi bir şekilde içerideki sosyo-politik dinamiklerin ve bürokratik elitlerin kendi içsel güç konsolidasyonu arayışlarını gölgelemektedir, bunu da görelim.
Bu arada şunu da görelim, Türkiye’nin yarım asrı aşan AB üyeliği hayali de sona ermiş gibi gözüküyor. NATO dağılabilir bu arada Fransa da İngiltere gibi AB'den ayrılabilir. Frexit uzak bir ihtimal değil. AB Komisyonunun genişlemeden sorumlu komiseri Johannes Hahn’ın beklenen raporu geldi ve NATO zirvesi öncesi AB kapısı yüzümüze kapatıldı. Bunun KKTC üzerindeki muhtemel etkileri, muhalefet ve tutuklular ve tutuklamalarla ilgili AİHM kararları ışığında Avrupa’dan bakınca Ankara’nın gidişatı iyi görülmüyor Hahn’a göre. Rapor da raporun zamanlaması da bu açıdan dikkat çekici.
Ah dostum ah! Ne olacak bu memleketin hâli? “Ağlayın su yükselsin, belki kurtulur gemi.” “Her Müslüman bir bardak su dökse İsrail’i sel alır” değil mi? Bardaklarımızı gözyaşlarımızla bile doldurabiliriz! Sahi ne zaman akıllanacağız? Siyasi emellerini Batılıların siyasi emelleriyle, şahsi çıkarlarını finans kapitalin çıkarlarıyla tevhid eden siyasilerin, bürokratların, kanaat önderlerinin, cemaat temsilcilerinin, sivil toplumun, medyanın peşinden daha ne zamana kadar gideceğiz? Biz kendimizi değiştirmeden, bizim hakkımızdaki hüküm değişmeyecek. Daha akıllı, daha cesur ve daha dürüst olmak zorundayız. Birlik olmak zorundayız, başka çare yok. “Ülkemin, İslam dünyasının, yeryüzünün bütün erdemli insanları, birleşin!” Yoksa gelecek günler, geçen günleri aratacak. Selam ve dua ile.
EK: Şapka İktisası Hakkında Kanun (Resmî Ceride ile neşir ve ilâm: 22/XII/1341 - Sayı: 230), No. 671. BİRİNCİ MADDE - Türkiye Büyük Millet Meclisi azaları ile idare-i umumiye ve hususiye ve mahalliyeye ve bilûmum müessesata mensup memurin ve müstahdemin Türk milletinin iktisa etmiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da umumî serpuşu şapka olup buna münafi bir itiyadın devamını Hükümet meneder. İKİNCİ MADDE - İşbu kanun tarihi neşrinden itibaren meriyülicradır. ÜÇÜNCÜ MADDE - İşbu kanun Büyük Millet Meclisi ve İcra Vekilleri Heyeti taraflarından icra olunur. (25 teşrinisani 1341 ve 8 cemaziyelevvel 1344)