"İran’a ve bölgeye karşı topyekûn savaşın yeniden başlama ihtimali"
Hürmüz’den Gazze’ye silahlar susmadı. Yazar ve akademisyen İbrahim Alluş, El Meyadin’de yayımlanan makalesinde ABD’nin İran’a yönelik olası bir saldırısının hangi koşullarda topyekûn bir bölgesel savaşa dönüşebileceğini inceliyor.
“Savaş çıkacak mı?” diye soruyoruz. Oysa ne barış içindeyiz ne de gerçek bir ateşkes yürürlükte. Hürmüz Boğazı’ndan Güney Lübnan’a, oradan Gazze’ye kadar silahlar susmadı. Topyekûn savaş günlerine kıyasla ateşin şiddeti bir ölçüde azaldı, hepsi bu.
Bölge bugün ne savaş ne barış denebilecek bir hâlde. Ateşkesler çözülüyor, müzakereler tıkanıyor. Sahada düşük yoğunluklu çatışmalar sürerken medya cephesinde çok daha sert mücadeleler yaşanıyor. Siyasi dengeler hem her bir cephede hem de bölge genelinde istikrardan uzak.
Milyonlarca insan yerinden edilmiş. Ablukalar halkın nefesini kesiyor. Binalar yıkılmış, altyapı harap olmuş. Her gün askerî saldırılar düzenleniyor. Direniş Ekseni’ni oluşturan güçleri hem kendi ülkelerinde hem de bölgede yalnızlaştırmak için siyasi manevralar aralıksız sürüyor. Gerilimin daha da tırmanmasının önü açık. Bütün bunların ortasında hâlâ “Savaş çıkacak mı?” diye soruluyor.
ABD ve İsrail kimi zaman açıklamalarıyla, kimi zaman askerî hareketlilikle bölgeyi tehdit etmeyi sürdürüyor. Karşı cephe, sözlü tehditlere sert yanıtlar verirken askerî bir karşılaşmaya da ciddi biçimde hazırlanıyor. Böyle bir ortamda gerilim kolayca kontrolden çıkıp topyekûn savaşa dönüşebilir. Taraflardan birinin hazırlık amacıyla attığı tek bir adımı, karşı tarafın önleyici saldırı ya da böyle bir saldırının hazırlığı olarak yorumlaması kıvılcımı çakmaya yetebilir.
Aynı tablonun başka cepheleri de var. İşgalci İsrail, Batı Şeria’da ve Suriye’nin güneyinde saldırılarını her gün tırmandırıyor. Yemen’de ise 2022’de imzalanan kırılgan ateşkesin çökmesiyle savaş yeniden alevlendi. Arap Yarımadası’nın güneyinde, hem karada hem de havada açık savaş yeniden baş gösteriyor. Peki, bu ateş bütün bölgeye yayılır mı?
Yemen’de ateşkesin çöküşü, bölgedeki diğer kırılgan ateşkeslerin akıbetine dair bir işaret olabilir. Belki de bu, Bâbülmendep’ten Hürmüz’e, oradan Lübnan ve Gazze’ye uzanan hatta ilk domino taşının devrilmesidir. Zincir ters yönde de işleyebilir. Gazze’ye yönelik topyekûn saldırı yeniden başlarsa Bâbülmendep’in bu kez daha etkili biçimde kapatılması kuvvetle muhtemeldir. Gazze de aynı ne savaş ne barış hâlini yaşıyor. Siviller bombalanmaya devam ediyor, suikastların ardı kesilmiyor. Savaş her an yeniden bütün şiddetiyle başlayabilir.
Düşük yoğunluklu bölgesel savaş Washington’ın ilk tercihi değildi
Daha da şiddetlenebilecek açık bir savaşın yaşandığı Yemen’i bir yana bırakırsak bölgenin genelinde bugün fiilen düşük yoğunluklu bir savaş, belki de bir dizi çatışma yaşanıyor. Bu tür savaşlarda amaç, hasmı yıpratmak ve gücünü tüketmektir. Çatışmayı uzatmak, karşı tarafın ödediği bedeli artırmak ve saflarında ayrılık çıkarmak bu stratejinin özünü oluşturur. Bunun için hem askerî hem de askerî olmayan araçlar kullanılır.
Siyasi düzlemde mücadele, insanları saf değiştirmeye yöneltmek, hasmın meşruiyetini aşındırmak, insanların aklını ve gönlünü kazanırken karşı tarafın aynısını yapmasını engellemek üzerine kuruludur. Bu yüzden düşük yoğunluklu savaşlarda moral ve kamuoyu mücadelesi, özellikle medya cephesinde, geleneksel savaşlardaki askerî yayıncılıktan çok daha fazla ağırlık taşır. Bir siyasi tutum almak, bunu ilan etmek ya da hiçbir tutum almamak, gündeme düşülmüş kişisel bir notun ötesine geçer. Her biri, çatışmada kimin nerede durduğunu belirler.
Bugünkü tablonun düğüm noktası da burada. Bir yanda ABD-İsrail cephesi ve onun adına hareket eden güçler, diğer yanda Direniş Ekseni ve müttefikleri var. İki taraf da elindeki araçları seferber etmiş durumda. Ancak savaşın bugünkü biçimini almasının nedeni, taraflardan birinin oyunun bütün iplerini elinde tutması değil. Mevcut güç dengesi şimdiye kadar her iki tarafın da kesin sonuç almasını engelledi. İkisi de yıpranıyor, çatışmanın nereye varacağı belirsiz ve zafer daha uzun süre dayanabilenin olacak.
Bölgenin içinde bulunduğu bu hâl, bir tarafın önceden kurduğu planın ya da çatışma kurallarını dilediği gibi belirleme gücünün ürünü değil. ABD-İsrail cephesi, Direniş Ekseni’ni çökertecek kesin bir askerî ya da siyasi zafer kazanamadı. Öte yandan bölgeden çekilme düşüncesini de bunun sonuçlarını da göze alamıyor. Çünkü çekilmek, yenilgiyi ilan etmek anlamına gelecek.
Şair İlya Ebu Madi, “Akşam” şiirinde sanki tam da bu açmazı anlatıyordu:
Sen, savaşın tozu içinde kalmış bir süvariden de şaşkınsın.
O ne zafer kazanabilir ne de yenilgiye katlanabilir.
Şairin kullandığı katâm sözcüğü, savaşta kalkan tozu anlatır. Benzetme tam da bu yüzden yerinde. Konuştuğumuz şey savaşın kendisi kadar, onun kaldırdığı toz ve içinde bulunduğumuz atmosfer. Üstelik her iki tarafın hareket alanını daraltan etkenler, durumu daha da karmaşıklaştırıyor.
Oyun teorisine göre dört olası yol
Oyun teorisi açısından karşımızda stratejik bir açmaz var. Geleneksel kuvvet dengesi bakımından ABD-İsrail cephesi üstün. Ancak daha güçlü taraf, daha zayıf olanı ancak katlanamayacağı kadar ağır bir bedel ödeyerek yenebilecek durumda.
Böyle bir durumda geri çekilmek daha akılcı görünür. Doğa belgesellerinde bazen bir aslanın ya da iri bir ayının, kendisinden küçük ama şiddetle direnen bir hayvanın karşısından çekildiğini görürüz. Peki ya geri çekilmek, o gücün ormandaki nüfuzunu kökünden sarsacaksa? Hele bu nüfuzun hem bölgesel hem de uluslararası boyutu varsa?
Birinci yol, ucu açık bir yıpratma savaşıdır. Çatışma, taraflardan biri devam etmenin maliyetini durmanın maliyetinden daha ağır bulana kadar topyekûn savaş eşiğinin altında sürer. Direniş Ekseni varlığını korumak için, ABD ise nüfuz alanının sınırlarını korumak için savaşıyor. Bu bakımdan ilk durması beklenen taraf ABD’dir. Ne var ki İsrail de meseleyi nüfuz sınırlarının ötesinde bir varoluş mücadelesi olarak görüyor. Denklemi güçleştiren de bu.
İkinci yol, asimetrik caydırıcılıktır. Daha zayıf taraf, kendi varlığını kaybetme pahasına sonuna kadar savaşmaya hazır olduğunu gösterir. Daha güçlü tarafa verilen mesaj açıktır: Topyekûn savaşa girersen taşıyamayacağın kayıplar verirsin. Bölgedeki Amerikan üslerinde veya Hürmüz’den gizlice geçmeye çalışan petrol tankerlerinde meydana gelen hasarın fotoğraf ve videolarını hepimiz gördük.
Seyir füzeleri, balistik füzeler, insansız hava araçları ve siber savaş kapasitesi bu noktada öne çıkıyor. Direniş Ekseni açısından bunları caydırıcı kılan, uzun bir savaş boyunca etkili biçimde kullanılabilmeleridir. İran, son aylarda bu kabiliyetlerin nitelik bakımından geliştirildiğini açıkladı. Bu açıklama da karşı tarafa savaşın maliyetinin artacağı yönünde verilmiş bir mesajdır. Denklemin diğer tarafında ise ABD’nin taktik nükleer bomba kullanma ihtimali bulunuyor. Bu seçeneğin Washington açısından doğuracağı sakıncalara birazdan döneceğiz.
Üçüncü yol, müzakere yoluyla uzlaşmadır. Daha güçlü taraf, savaşın maliyetinin kendisine sağlayacağı kazancı aştığına kesin biçimde kanaat getirir ve bir anlaşma arar. Trump yönetiminde henüz bu yönde bir görüş birliği yok. Dışişleri Bakanı Rubio ve Savaş Bakanı Hegseth gerilimi tırmandırmak isterken Başkan Yardımcısı ile Özel Temsilci Witkoff anlaşmaya daha yatkın görünüyor.
Uzlaşmanın önündeki engeller çok. Uranyum zenginleştirme, yaptırımların kaldırılması, dondurulan İran varlıklarının tamamının ya da bir bölümünün serbest bırakılması ve İran’ın füze programı bunların başında geliyor. Tahran’a, Direniş Ekseni içindeki müttefikleri konusunda bölgesel yükümlülükler dayatılmak isteniyor. İsrail ise Gazze ve Lübnan’ın ateşkesin dışında tutulmasında ısrar ediyor. Şimdi bunlara Hürmüz Boğazı’nın nasıl yönetileceği konusundaki anlaşmazlık da eklendi.
Bir de güven meselesi var. Trump’ın bizzat kendisi 2018’de İran’la yapılan nükleer anlaşmadan, birkaç ay önce de İslamabad’daki ateşkes anlaşmasından geri adım attı. Gelecekteki herhangi bir anlaşmanın nasıl uygulanacağı konusunda da taraflar uzlaşmış değil. Washington, önce İran’ın tek taraflı bir dizi taviz vermesini, ardından bunların yerine getirildiğinin doğrulanmasını istiyor. Bütün bunlar anlaşmaya varılmasını güçleştiriyor.
Dördüncü yol, ilan edilmemiş bir nüfuz paylaşımıdır. Taraflar resmî bir anlaşmaya varamaz, ancak topyekûn bir savaşın ağır bedelini de görürler. Bu durum onları bölgede örtülü bir nüfuz paylaşımına götürebilir. Böyle bir düzende ABD, bölgedeki nüfuzunun bir bölümünü İran’a bırakır. Bununla birlikte, İran’ın kendi tahammül sınırlarını aştığını düşündüğü yerde kırmızı çizgiler çizer.
Hem topyekûn savaşın hem de müzakereyle anlaşmaya varmanın güç olduğu koşullarda böyle bir sonuç akla yatkın görünebilir. Nitekim Direniş Ekseni ile ABD-İsrail cephesi arasında “tarafsız” bir yerde durduğunu söyleyen kimi çevreler, tarafların böyle bir paylaşıma çoktan vardığını ileri sürüyor.
İran ile ABD bölgede nüfuzu paylaşabilir mi?
Tarafların gelişmeleri aniden kontrolden çıkaracak bir savaşı önlemek için açık ya da örtülü mutabakatlara varması mümkün. Arabulucular da belirli konularda geçici adımlar üzerinde duruyor. Örneğin İran, dondurulan varlıklarının bir bölümünün serbest bırakılması karşılığında uranyum zenginleştirme oranına bir süre için sınırlama getirilmesini kabul edebilir. Tahran’a verilecek bir taviz karşılığında deniz taşımacılığına açılan hatlar da bu çerçevede düşünülebilir.
Gelgelelim bölgenin kalıcı biçimde nüfuz alanlarına ayrıldığı tezi çok daha ciddi güçlüklerle karşı karşıya. Direniş Ekseni ile ABD-İsrail cephesini baştan bir tutmaya kararlı olanları bunların hiçbiri ikna etmeyebilir. Yine de bu güçlükler üzerinde durmaya değer. Çünkü bunlar aynı zamanda, yukarıda sayılan bütün frenlere rağmen, bölgeyi topyekûn savaşa sürükleyebilecek etkenlerdir.
Tarafların amaçları temelden çelişiyor. ABD-İsrail cephesi, İran’ın nükleer programını ve bölgesel müttefik ağını dağıtmak, Hürmüz Boğazı’ndan geçişi engelleme gücünü elinden almak istiyor. Bu şartları kabul etmek İran’ı stratejik bakımdan savunmasız bırakır.
İsrail faktörü hem Amerikan siyasetinde hem de bölgede etkili. Siyonist cephe, Tahran’da bölgesel hedefleri olan devrimci bir yönetimle bir arada yaşanabileceğine inanmıyor. İran’da “rejimi devirme” hedefi açıkça ilan edilmiş durumda ve bu yöndeki girişimler sürüyor.
İran’ın iç siyasi yapısı da bu paylaşıma elverişli değil. İran yönetiminin ve toplumsal tabanının dayandığı ideolojik esaslar, ABD-İsrail cephesiyle bölgesel nüfuz paylaşımına ilişkin uzun vadeli bir mutabakatla bağdaşmıyor.
Arap yönetimleri de böyle bir anlaşmadan kaygı duyuyor. Özellikle Körfez ülkeleri elbette topyekûn bir bölgesel savaştan korkuyor. Ancak ABD ile İran arasında yapılacak bir nüfuz paylaşımından daha da fazla çekiniyorlar. Çünkü böyle bir anlaşma hem onların hem de İsrail’in bölgedeki rolü pahasına gerçekleşir.
Geçmişin yükü ağır. Dökülen kan, ablukalar, komplolar, çiğnenen anlaşmalar ve suikastlar hafızalarda. Bunların başında da İmam Ali Hamaney’e yönelik suikast geliyor. Bu geçmiş karşısında gözlemcilerin, Uzmanlar Meclisinin İmam Mücteba Hamaney’i ülkenin yeni lideri olarak seçmesini, İran’ın ilkeleriyle bağdaşmayan mutabakatlara sürüklenmeyeceğinin güvencelerinden biri olarak yorumlaması doğaldı.
ABD’nin İran’a yönelik bombardımanı kısa süreli kalabilir mi?
Washington’ın tehditlerini hayata geçirdiğini ve İran’ın enerji altyapısını, nükleer tesislerini, füze ve insansız hava aracı kapasitesini hedef alan kısa süreli ama yoğun bir bombardıman başlattığını varsayalım. Oyun teorisi açısından böyle bir harekâtın amacı, savaş çıkması hâlinde İran’ın karşı tarafa dayanılmaz kayıplar verdirme kapasitesini azaltmaktır.
Amerikan hesabı iki varsayıma dayanıyor. Birincisi, bombardımanın askerî bakımdan etkili olacağı. İkincisi, Washington’ın İran’ın vereceği karşılığı göğüsleyebileceği ve harekâtın topyekûn savaşa dönüşmesini önleyebileceği. Oysa saldırı sınırlı tutulursa hem sahadaki hem de siyasetteki etkisi sınırlı kalır. Sonuç almak için bombardımanın yoğun olması gerekir. Aksi hâlde saldırı bir güç gösterisinden ibaret kalacaktır.
Hem ABD’de hem de İsrail’de, “kısa süreli” kalacağı varsayılan böyle bir harekât için iç siyasi baskı var. Amaç, inisiyatifin hâlâ kendi ellerinde olduğu izlenimini vermek, güç göstermek ve “görevi tamamlamak” için çalışıldığını göstermek. Washington üzerinde Hürmüz Boğazı’nın denetimini yeniden ele geçirmesi yönünde ekonomik ve mali baskılar da bulunuyor. Ateşkes anlaşmaları ve arabuluculuk girişimleri peş peşe tıkanırken İran’ın nükleer programı ile füze programındaki ilerleme hem ABD’de hem de İsrail’de ciddi kaygı yaratıyor.
Şimdi bunlara, Yemen füzeleriyle insansız hava araçlarının Suudi Arabistan’ın iç kesimlerinde yarattığı etki ve Sana yönetiminin batı kıyısı ile Bâbülmendep üzerindeki denetimini güçlendirmesi de ekleniyor.
Bütün bunlar, Trump gibi düşünmeden hareket eden birini İran’a karşı “bombaların anası” diye bilinen konvansiyonel bombayla yetinmeyip taktik nükleer silahlara başvurmaya itebilir. Gerçi bugün “bombaların anası”nın gündeme getirilmesi, taktik nükleer seçeneğin dışarıda tutulduğuna işaret ediyor. Nükleer silaha başvurmanın önünde ciddi engeller var.
İlk olarak, özellikle nükleer silah sahibi olmayan bir ülkeye karşı böyle bir silah kullanılması, 1945’ten beri fiilen geçerli olan eşiği ortadan kaldırır. O zaman Rusya’nın Kiev’e, Kuzey Kore’nin Tokyo’ya, Pakistan ile Hindistan’ın birbirlerine, İsrail’in de Beyrut’un güney banliyölerine ya da Gazze’ye karşı nükleer silah kullanması daha kolay düşünülebilir hâle gelir.
İkincisi, böyle bir saldırı savaşın hedeflerine ulaşmasını sağlamaz. İran boyun eğmez. Aksine, artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığını düşünür ve elindeki bütün imkânları, geride hiçbir şey bırakmayacak topyekûn bir savaş için seferber eder.
Üçüncüsü, bu adım İran’ı ve başka ülkeleri, kendilerini savunmak için nükleer silah edinmeye çok daha kararlı biçimde yöneltir. Çok sayıda ülkenin nükleer silah sahibi devletler arasına girmeye çalışması, Batı için tam bir kâbusa dönüşür.
Dördüncüsü, “bombaların anası” olarak bilinen GBU-43/B’nin patlama gücü 11 ton TNT’ye eşdeğerken en küçük taktik nükleer bombanın patlama gücü 100 ton TNT düzeyindedir. İnternette yer alan bilgilere göre Pentagon’un elinde GBU-43/B sınıfından 15 bomba bulunuyor. Bunların dokuzunun İran’a karşı kullanılması, toplam patlama gücü bakımından küçük bir taktik nükleer bombaya yaklaşır. Washington böylece nükleer eşiği aşmanın getireceği sorunlardan kaçınmış olur. Geriye ise İran’ın mutlaka vereceği karşılık ve bunun sonuçları kalır.
Kısacası, zaten savaş hâlindeyiz ve bu savaşın şiddetlenmesi muhtemel. Sağduyu ağır basarsa çatışma, hiçbir sınır tanımayan topyekûn bir savaşa dönüşmeden tutulabilir. Ne var ki savaşın kendi mantığı var. Bir kez harekete geçtiğinde, onu başlatanların hesaplarından bağımsız olarak kendini dayatır.
Son olarak, oyun teorisini esas alırsak, benim kanaatimce İran’ı açık ve topyekûn bir savaştan koruyacak olan şey, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni böyle bir savaştan koruyan şeyle aynıdır: Nükleer silah edinmek ya da bu silahları kendi imkânlarıyla üretmek.
Kaynak: El Meyadin’den Türkçeye çevrilmiştir. Makalede dile getirilen görüşler yalnızca yazara aittir
İbrahim Alluş
Yazar ve akademisyen
