Abdurrahman Dilipak

Abdurrahman Dilipak

HAK VE HALK

Aile (anne-baba-kardeşler), akraba, komşu, hemşehri, halk, kabile, cemaat, millet, ümmet, ulus, yoldaş, yurttaş, sınıf, ahali gibi bizi kuşatan bir sosyal çevre var.

Biz İslam milletinden, Muhammed ümmetindeniz. Ve Allah (c.c.) bizi “kabileler halinde yarattı” ki, “teârüf edelim/bilişelim” diye. Yunus Emre onun için “bilelim, bilişelim, dünya kimseye kalmaz” diyor. “Bilişmek aslında insanoğlunun yaratılış gayesi”dir. Bilişmek sadece bilgi aktarımı değil, mutlulukları ve kederleri de paylaşmaktır. Zira mutluluklar paylaşıldıkça bereketlenir ve çoğalır, kederler paylaşıldıkça azalır.

Yapay zekaya sordum, diyor ki: “Kabile, ortak bir ata, dil, kültür ve geleneklere sahip olan, genellikle aynı bölgede yaşayan, kan bağı veya dayanışma ile birbirine bağlı insan topluluğudur. Geniş bir aile grubundan meydana gelen, devlet öncesi veya devletsiz toplumsal örgütlenme biçimidir.”

Ailelerden oluşan temel birim “sülale”, batıdaki diğer ifade ile “klan” olarak tanımlanır. Aşiret/Kabile, sülalelerin birleşimi olarak kabul edilir. Kabile, klanların birleşmesiyle oluşan, boylardan daha küçük ama aileden büyük olan topluluktur. Ortak dil, inanç, örf-adet ve savunma, sosyal statü şeklinde eşitlikçi topluluklardır. Yönetim, genellikle yaşlılar meclisi veya kabile şefindedir.

Türkçe’de kabile, topluluğun kalabalıklığına göre il (el), budun, ulus, taife, boy, aşiret, urug, cemaat, oymak ve oba kelimeleriyle ifade edilmektedir. Aşiret, Arapça (aşara) kökünden türetilmiştir, bu kök Arapçada “on” anlamına gelir. Kan bağına dayalı, birbirine yakın, bir arada yaşayan topluluğu ifade eder. “Kabile, boy veya oymak” şeklinde de ifade edilebilmektedir.

Kabile ise Arapça’da “önüne almak, muharaba almak” anlamındaki “kabl” kökünden gelen bir kelimedir. “Kabile” kafatasındaki simetrik 4 kemikten her birinin adıdır. Kur’an-ı Kerim’de bir defa ve çoğul şekliyle (kabâil) olarak Hucurat 13’te kullanılmıştır. Sosyal yapının alt kümeleri farklı yörelerde cezm, cumhûr, şa‘b, kabile, imâre, batn, fahiz, aşîre, fasîle, raht şeklinde de kullanılır. Genel olarak kabilenin şa‘b’dan küçük, aşîreden büyük olduğu kabul edilir. Kabileye yakın anlamlar olarak aşîre, fasîle ve raht gibi bazı kelimeler Kur’an-ı Kerim’de geçmekte, ayrıca Hz. Yakub’un 12 oğlu ve onların soyundan gelen İsrailoğulları’nın 12 kabilesi için esbât kullanılmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de (Fetih 26; Hucurât 9-13; Tekâsür 1-8)’de ve diğer bazı hadislerde “soy üstünlüğü, kabilecilik ve kavmiyet davalarına zemin teşkil eden, kişinin haksız bir konuda dahi kendi kavmine yardımcı olmasını öngören ‘asabiyet’ kınanmış ve yasaklanmıştır.” Akif “Hakkın Sesleri” başlıklı şiirinde bu konuda ayrıca şöyle der: “Hani, milliyetin İslâm idi… Kavmiyet ne! / Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine. / – / … / Müslümanlıkta “anâsır” mı olurmuş? Ne gezer! / Fikr-i kavmiyyeti tel’în ediyor Peygamber. / – / En büyük düşmanıdır ruh-i Nebî tefrikanın; / Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın!”

İslam hukukunda soy/nesep, kişinin kan bağıyla bağlı olduğu akrabalarını ifade eder ve genellikle “usul” (üst soy) ve “fürû” (alt soy) olarak ikiye ayrılır. 7 alt ve 7 üst soy ifadesi, daha çok miras hukuku, evlenme engelleri (mahremiyet) ve sülale bağlarının kapsamını belirlemek için kullanılan geniş bir tanımlamadır. İslam’da usul, kişinin babası/annesi vasıtasıyla yukarı doğru giden her derecedir. Kişi – Baba/Anne – Dedeler/Nineler (baba ve anne tarafından) – Büyük Dedeler/Nineler… şeklinde yedi kuşak yukarı çıkar. Baba, anne, dedeler (baba ve anne babası), nineler (baba ve anne annesi), büyük dedeler ve nineler İslam Hukukunda üst soyu, kişinin evlenmesi yasak olan (ebedî mahrem) kişileri oluşturur. Buna dayı, amca, hala ve teyzeler dahildir. Alt Soy (Fürû – 7 Alt Soy): Kişiden türeyen, kan bağıyla bağlı olduğu aşağı doğru yedi kuşak torunlarını ifade eder. Çocuklar – Torunlar – Torunların çocukları şeklinde yedi kuşak aşağı iner. Kapsam: Çocuklar, torunlar, torunların çocukları (kız veya erkek evlatlardan). İslam Hukukuna göre alt soy, miras hukukunda ve nafaka yükümlülüğünde öncelikli hak sahipleridir.

İslam’a göre soy, takva (Allah’a karşı sorumluluk şuuru) bakımından bir üstünlük vesilesi değil, sadece tanışma ve akrabalık ilişkilerini sürdürmekle ilgilidir ve akrabalarımızı görüp gözetmemiz istenir. Kısaca İslam’da 7 alt ve üst soy; usul (atalar) ve fürû (soylar) olarak adlandırılan ve miras, akrabalık bağları ve mahremiyet kurallarını belirleyen kan bağı hiyerarşisi ile ilgilidir.

Birilerinin elinde maalesef eğitim, spor ve kültür, insanı fıtratına/yaratılış gayesine yabancılaştıran, ruhani kimliğinden uzaklaştırarak dünyevileştiren araçlardır. Günümüzde eğitim bir ayrıştırma ve kişiyi bireyselleştirme aracıdır. Daha doğru bir ifade ile, Allah (c.c.) bize şah damarımızdan daha yakın iken, Halık ile Halkın arasını açma aracıdır.

Aslında aile, fert ile toplum arasındaki en önemli bağ, adeta sistemin kilit taşıdır. Aile içinde dil, din, tarih ve gelecek tasavvuru şekillenir. Kişilik, şahsiyet ve ferdiyet bu ortamda anlam ve değer kazanır. Mikro Çevre: En yakın ve en etkili ilk sosyal çevremiz ailemizdir. Buna mikro çevre deniyor. Sosyal çevre, dışa doğru genişleyen akrabalık ilişkileri yanında cemaat, arkadaş grubu, okul, iş yeri, komşuluk çevresinde şekillenir. Mezo Çevre: Çeşitli çevreler arasındaki çatışma, rekabet, uyum ve işbirliği/dayanışma gibi farklı disiplinlerin şekillendiği bir alanda şekillenir. Buna örnek olarak okul-aile ilişkisi, iş-aile dengesi gibi sosyal ağlardan söz edebiliriz. Makro Çevre’de ise toplum, kültür, din, medya, ekonomi, siyaset ve yasalar söz konusu. Ama artık lokalizmi aştık, glokalizmi de aştık, globalizm bataklığında çırpınıyoruz. Küresel etkiler yanında tarih, bugün, gelecek tasavvurunda, teknoloji, sosyopolitik dinamikler, radikal çıkışlar, kırılmalar, hayat tarzının şekillenmesinde belirleyici olan kavram ve kurumların şekillenmesi ile çok farklı dönüşümlere zemin oluşturuyor. Tek başına bilgisayar, sosyal medya, siyaset ve ekonomi, sosyal olaylar, ideolojiler, dini telakkiler ve psikososyal davranışlar üzerinde radikal etkileri giderek kendini daha fazla hissettiriyor. Güvenlik konusu yanında ferdi olarak diğerleri ile ilişkilerde güvenin çok büyük ölçüde erozyona uğradığını görüyoruz. Siyasi rekabet bu anlamda bu erozyonun hızını, şiddetini ve derinliğini artırmaktadır. Aile içindeki ve toplumdaki güven krizi çatışma sonucu, toplumdaki yaşanan erozyonla birlikte hak, hukuk, adalet, hakikat ve gerçeklik, erdem bağından kurtulunca bu durum kimlik krizine ve rol karmaşası gibi durumlara sebep oluyor.

Eğitimin BİREYleştirdiği kişiler, bilinen şeyleri ya da bilinenin aksine siyasetin bilgi yerine algıyı ikame ettiği ortamda birçok şeyi anlamadan tekrarlıyorlar. Bu yapıdan bir münevver ya da arif bir insan çıkmaz. Birilerinin dediği gibi, bu anlamda “cehaletin bu kadarı ancak eğitimle mümkündür.” Bu öğrenme modeli maarif değil, eğitim olarak tanımlanır. Kişilerin davranışları taklit, toplumdaki yaygın kanaat çerçevesinde şekillenen normlara uyma ya da din, tarih, gelenek bilgisi, algısı, her ne ise onunla çelişiyorsa aile içinde ve toplumda, ideolojik, politik ya da dini topluluklar içinde gerçeklik ve hakikat arayışı için bilişme, istişare, şura, müzakere yerine isyan başlıyor. Bu durum haksızlığa isyan değil, kendi zannına mağrur çevrelerin kendi zanları dışındaki iddialara karşı adeta savaş çığırtkanlığı söz konusu olabiliyor. Bu durum insanların akıl sağlığı için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Oysa kederler paylaşıldıkça azalır ve mutluluklar paylaşıldıkça çoğalır. Oysa sosyal çevre bugün hızlı bir şekilde bu zeminden uzaklaşıyor. İnsan insanın kurdu olunca, ötekinin acısında mutluluk, yoksulluğunda zenginlik arayışı içindeki çevreler sosyal mutluluk ve sosyal dayanıklılık endeksinin çakılışına sebep oluyorlar.

Bir de toplumu zehirleyen sosyal ve politik çevre var. Eğitim, medya, piyasa ve sermaye sahiplerinin fonladıkları hayat tarzı ve moda akımları buna örnek gösterebiliriz. Bu durum sonuçta panik, kaygı, depresyon sonucu kendi din, dil, ahlak ve geleneklerine, soyuna, tabii ve fıtri çevresine, tarih ve geleneğine yabancılaşmayı getiriyor. Hatta şeriat ve irtica, Osmanlı örneğinde olduğu gibi düşmanlık konusu bile edilebiliyor. İnsanı, aile ve toplumun aktardığı manevi miras kişiler için bir tecrübeler birikimi ve toplumsal hafızanın kaynağı olur. Sosyal anlamda verimli ve bereketli bir ortam birbirimize karşı mücadele ile değil, işbirliği, farklılıklarımıza rağmen barış içinde bir arada yaşama iradesini canlı tutacak erdemliler ittifakı ile mümkün olacaktır. İnsan kendi yaratılış fıtratını koruyarak çevresine karşı ahlaki bir sorumlulukla ıslah edici bir rol üstlenebilir. Güzellikler ve barış, yardımlaşma böylelikle mümkün olabilecektir.

Olumsuz ekonomik, sosyal ve politik bir çevre, baskıcı bir yönetim ve baskıcı bir aileye sebep olur. İdeolojik ve politik despotizm toksik, ayrımcı veya yozlaşmış ilişkilere kapı aralar. İnsan “yalnız yaratılmamıştır”; aile, komşu, ümmet, millet gibi çevrelerle ilişkilendirilmiştir ve birbirine karşı adil şahitlik ve sorumluluk yüklenmiştir. İnsan, sosyal ve politik çevrenin baskıları ve çıkar ilişkileri sonucu dönüştürülebileceği gibi, sorumluluk sahibi insanlar bu yanlış düzeni adalet, barış, özgürlük yönünde dönüştürebilir de.

Selam ve dua ile.

Bu yazı toplam 96 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar