Abdurrahman Dilipak

Abdurrahman Dilipak

DİLİPAK: “EHLİ SÜNNET” DİYE BİR MEZHEP YOK, “ŞİA” DİYE DE!

Mirat Haber yazarlarından Abdurrahman Dilipak’a “mezhep” konusunu sorduk. Dilipak, “Mezhep de tarikat, iman, ihlas, risalet ve ahlak temelinde elbette meşrudur. Ama bana göre mezhepçilik, tarikatçılık, İslamcılık, Müslümancılık diye bir şey olmamalı” dedi. Dilipak, “Akıllı olmak değerlidir ama akılcı olmak doğru bir tercih değildir” diye de ekledi.

Mirat Haber olarak biz Dilipak’a sorduk, Dilipak cevapladı:

Mirat Haber: Sizin genel anlamda mezhep ve mezhepçilik konusuna bakışınız nasıl?

Dilipak: Mezhep içtihatlar topluluğudur. Özellikle müteşabih ayetlerin yorumunda, yeni meselelerin İslam’a uygunluğu konusunda esas ve usul itibarı ile muhkem ayetlere ve Resulullah’ın sünnetine aykırı olmamak kaydı ile âlimlerin ilim ve hikmet yolu ile görüşlerini beyan etmeleri ile ilgili bir konudan bahsediyoruz. Muhkem nas ile sabit bir konuda içtihat olmaz, içtihat olmayan bir konuda mezhep de olmaz.

Mesela, “ehl-i sünnet vel cemaat” diye bir mezhep ya da kısmen mezhepler topluluğu da olmaz. Çünkü zaten “sünnet ehli” olmayan ve kendini İslam cemaatinin ayrılmaz bir parçası olmayan kişi Müslüman da olmaz, olamaz. Aynı Allah’a (cc), aynı Resul’e (sav) ve aynı kitaba iman edenler tek bir millet, tek bir ümmet ve tek bir cemaattir. Kim ki kendine yeni bir millet, ümmet ya da cemaat uydurmuşsa (hâşâ) kendine ya yeni bir ilah, ya yeni bir Resul ya da yeni bir kitap bulmuştur. Biz bu anlamda farklı mezhep ve tarikattan kişilerle kardeşiz. İman etmeden cennete giremeyeceğimiz gibi, birbirimizi sevmeden, aramızda istişare ve şura yapmadan da cennete girdirilivermeyeceğiz.

Mirat Haber: Peki, Şia bunun neresinde? İslam ülkelerinde Sünni, Şii, Selefi tartışması var. Hatta o yetmiyor, Maturidi, Eşari tartışması var. Türkler Maturidi, Araplar Eş’ari diyorlar.

Dilipak: Şia diye de bir mezhep olmaz. Her Müslüman Hz. Ali ve ehl-i beytten yanadır. Şia bu konuda taraf olmak demektir. Biz Hz. Ali’den, ehl-i beytten yana tarafız. Selefilik de öyle. Selefilik mezhep olamaz. Her Müslüman aynı zamanda Selefidir. Selefi dönem dört halife dönemidir ki bu dönem Kur’an’ın bütününün uygulandığı ilk dönemdir. Sahabe ve tabiunun ağırlıkta olduğu, vahiy kâtiplerinin ve hadis ravilerinin, ehl-i beytin yaşadığı dönemdir.

Evet, kelami konularda iki müçtehit âlimimiz var. Onlara yakın olmak etnik ya da coğrafi bir konum olarak değerlendirilemez. Bu tercihler siyasi, eğitimle ve gelenekle ilgili konulardır. İnsanlar Kur’an-ı Kerim’i, Amentü’yü, Peygamberimizin hayatını ve sünnetlerini bilmeden Müslüman oluyorlar; aynı şekilde mezhep imamlarının hayatını ve onların içtihatlarını bilmeden mezhep tutuyorlar. Daha doğrusu din de mezhep de tevarüs ediyorlar. Kur’an’ın deyimi ile insanlar “Allah’ın dini”ne değil de “atalarının dini”ne tabi oluyorlar. Ataları da Müslüman olsa bile bir takım gelenekler, hurafeler dine ekleniyor ya da çıkarılıyor. Dinimizi Allah’a (cc) has kılmamız gerekir. Bu anlamda biz “Muhammedi” de değiliz. Allah (cc) indinde tek din İslam’dır. Onun temel kitabı Kur’an-ı Kerim’dir. Onu bize getiren, açıklayan, örnek yaşayışı ve sözleri ile bize rehberlik eden bir Resul’ün risaletine iman ediyoruz. Ve biliyoruz ki o Resul aynı zamanda “içimizden biri”, bizim gibi insan olan bir “Allah’ın kulu”dur.

Mirat Haber: Peki tarikatlar ve mezhepler kendi içlerinde bir bütün müdürler?

Dilipak: Hayırdır, onlar da kendi içlerinde fırkalara, kollara ayrılırlar. Mesela Şia (Şiilik), İslam’ın en büyük ikinci mezhebidir ve temel özelliği, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) vefatından sonra hilafetin/önderliğin Hz. Ali ve onun soyundan gelenlere (Ehl-i Beyt) ait olduğunu kabul etmesidir. Daha doğrusu hilafet yerine imameti esas almaktadırlar. İmamların da ehl-i beytten olma şartı vardır. Şia kendi içinde imametin kime geçtiği konusunda görüş ayrılıkları nedeniyle birçok kola ayrılmıştır. Tarih boyunca çok sayıda alt fırka ortaya çıkmış olsa da bazıları zamanla yok olmuştur. Günümüze ulaşan başlıca üç büyük mezhep şunlardır: İsnâaşeriyye (12 İmamcılar). Bunlar en büyük kolu oluşturur. Bunların oranı %80’in üzerindedir. Hz. Ali’den başlayarak sırayla 12 imam kabul ederler. 12. İmam Muhammed el-Mehdi’nin “gaybet” (gizlenme) hâlinde olduğuna ve kıyamete yakın zamanda zuhur edeceğine inanırlar.

Bir diğer kol Caferiyye (Caferi mezhebi) olarak da bilinir; fıkıh (hukuk) açısından İmam Cafer es-Sadık’a (6. imam) nispet edilir. İmam-ı Cafer-i Sadık aynı zamanda İmam-ı Azam’ın hocasıdır. İran’ın resmî mezhebidir. Irak, Azerbaycan, Bahreyn, Lübnan, Pakistan, Hindistan, Türkiye ve diğer ülkelerde yaygındır. İnançta imamların masumiyetine inanılır. Takiyye konusu ile mut’a nikâhı zaman zaman tartışma konusu olsa da aslında mevcut uygulamalar genellikle istismara açık konular olarak eleştiri konusu edilir.

Zeydiyye (Beşçiler), Hz. Ali’nin torunu 5. imam olarak kabul ettikleri Zeyd bin Ali’ye nispet edilir. İmametin sadece Ali soyundan geldiğini kabul ederler; imamların masumiyeti veya gaybet gibi kavramları kabul etmezler. Sünni mezheplere bazı konularda daha yakındırlar. Günümüzde ağırlıklı olarak Yemen’de yaşarlar. Nüfusları yaklaşık 10-15 milyon civarındadır.

İsmailiyye (Yediciler). İmam Cafer es-Sadık’ın büyük oğlu İsmail’i 7. imam olarak kabul ederler, dolayısıyla “Yediciler” adını alırlar. Ağa Han’a inanırlar. Özellikle Nizari kolu bu konuda daha aktiftir. Bâtıni (içsel, ezoterik) yorumlara önem verirler; felsefe, bilim ve tasavvufi unsurlar güçlüdür. Alt kolları:

Nizari İsmaililer (Ağa Han liderliğinde, en aktif kol; Pakistan, Hindistan, Doğu Afrika, Kanada vb. yaygındır). Müsta‘li-Tayyibi İsmaililer (Bohra topluluğu gibi). Nüfusları yaklaşık 10 milyon; daha çok ticaret ve eğitim odaklı, modern topluluklardır.

Diğer önemli ilgili Şii gruplar: Alevilik (Türkiye’de): Genellikle 12 imam Şiiliği’ne yakın kabul edilir ama kendine özgü ritüelleri (cem, dedelik vs.), bâtıni yorumları ve kültürel unsurları vardır. Nusayrilik Suriye’de yaygındır; bazı inançları ana akım Şiilik’ten farklıdır. Dürzilik: İsmailiyye’den ayrılmış, kapalı bir topluluktur (Suriye, Lübnan, İsrail). Geçmişte Keysaniyye gibi aşırı Şiilerden oluşan birçok fırka vardı ama çoğu yok oldu.

Mirat Haber: Biz de aslında Şii, Sünni, Selefi diye konuşuyoruz. Fiilen böyle bir durum var ama olmaması gerek. Asıl sorun bu olsa gerek. Bundan nasıl kurtulacağız? Bu grupta mezhep olarak Hanefilik, Şafilik, Malikilik, Hanbelilik var. Türkiye’de daha çok Hanefi ve Şafilik söz konusu. Güneybatımız Hanefi, güneydoğumuz Şafi. Selefilerin durumu, ehl-i sünnet ve Şia’ya göre daha farklı. Bu arada Şia kendini bir mezhep olarak İslam’ın tek doğru ve sahih yolu olarak görür. Aslında bu üç kol da bu konuda kendinden olmayanı kabul etmez; onları suçlar, reddeder, dışlar.

Dilipak: Evet. Bu denklemde Selefilik daha farklı, özel bir yere sahip. Vehhabiler Sünni İslam’ın (!?) içindedir. Vehhabilik aslında sonradan ortaya çıkan siyasi ve avami bir koldur. Özellikle Hanbelî mezhebinin bir alt kolu veya onun katı bir yorumu olarak kabul edilir. Vehhabilik aslında 18. yy. Muhammed bin Abdülvehhab (1703-1792) tarafından Suudi Arabistan’ın Necd bölgesinde bir ıslah (reform) hareketidir. Günümüzde Şeyh ailesi tarafından temsil edilmektedir. Suudi Arabistan’daki mukaddes yerlerin yönetimi, dinî vakıflar ve yargı bu ailenin kontrolündedir.

Vehhabilikte Selefi gelenekten gelen tevhid-i rububiyet, uluhiyet, esmâ ve sıfat konusunda hassasiyet yüksektir. Türbe ziyaretleri, velilere dua etme, tevessül, bid’at olarak gördükleri birçok geleneksel uygulamayı şirk veya bid’at sayarak şiddetle karşı çıkarlar. Tasavvufi tarikatları, mevlid, kabir ziyareti gibi uygulamaları büyük ölçüde reddederler. Kur’an ve sünnete lafzî (kelime kelime) bağlılığı savunurlar; te’vili (yorumu) sınırlı tutarlar. Vehhabilik Suudi Arabistan’ın resmî dinî anlayışıdır.

İlmî selefilik Vehhabilik’ten daha farklı bir geleneği ifade eder. Vehhabilik dış etkilere açık, siyasi, emire mutlak itaati esas alan bir yaklaşım sergiler.

Selefiliği Vehhabilik’ten ayrı ele almak gerekir. Selefilerde içtihat sınırlıdır. Ayet ve hadisleri esas alan ve her şeyi ona uygunluk ölçüsünde değerlendiren bir harekettir.

Mirat Haber: Yine o yaygın tanımı kullanalım; Sünni ve Şii nüfusunun Müslümanların bütünü içindeki oranları ne?

Dilipak: Dikkat ederseniz, selefilik Sünni topluluk içinde tanımlanıyor. Ama öte yandan Selefi Vehhabiler dikkate alındığında özellikle sufîlik Vehhabilikle birçok konuda ayrışır. Aslında Müslümanlık bugün birçok Müslüman topluluk için bir din değil, kültürel bir aidiyeti ifade etmektedir. Bu da çok büyük bir sorundur aslında. Birbirimizle uğraşacağımıza bu gerçek karşısında ne yapmamız gerek onun üzerine kafa yormamız gerek. Ama birbirini nakzeden, hatta tekfir eden gruplar sebebiyle gençler deist ve agnostik olmayı seçmektedirler. Bu da bu cemaat yapılarının vebalidir.

Bu arada istatistikî anlamda, yine siyasi ve sosyolojik anlamda genel olarak toplam Müslüman nüfusun %89’u Sünni, %10’u Şii, geri kalanı (İbadi ve diğerleri) %1 olarak değerlendirilir.

Mirat Haber: İbadilerden söz ettiniz. Kim bunlar?

Dilipak: Kökenleri Haricîlere dayansa da radikal Haricîlik’ten ayrılmış, daha ılımlı bir yapıdaki bir topluluktan söz ediyoruz. Hilafette en dindar ve adil olanın seçilmesini savunur; imamın masumiyetini kabul etmez. Günümüzde Umman’ın resmî mezhebidir. Cezayir, Tunus, Libya ve Doğu Afrika’da küçük toplulukları vardır. Sünni ve Şii’den bağımsız, kendine özgü fıkıh ve itikadı vardır.

Mirat Haber: Bir de sufîlikten söz etmiştiniz.

Dilipak: Tasavvuf/sufîlik bağımsız bir mezhep değil, mistik boyut olarak Sünni içinde yaygındır. Nakşibendi, Kadiri, Mevlevi, Bektaşi birçok kollara ayrılıyorlar. Onlar da kendi içinde kollara ayrılır. Türkiye’de Alevilik ve Bektaşilik büyük ölçüde sufî etkilidir. Sufîlik, saflaşma, ihlasla ilgili; ibadet ve zikir halkaları oluşturmakla ilgili dinî topluluklardır. Sufilerin bir kısmı Hint mistisizmine yakındır. Mesela bazı gruplar Yunan sofistiğine yakındırlar. Her şeyi kalp temizliği ile açıklarlar. Merkezde yer alan grup ise tebliğ, ibadet, sohbet ağırlıklıdır. Kerametleri anlatan menkıbelerin çokça konu edildiği, itaatin esas alındığı bir oluşumdan söz ediyoruz. Geçmişte bazıları “vahdet-i vücud”a kadar gitmişlerdi. Şeyh-mürid ilişkisinde müridin şeyhin önündeki hâlini musalla taşındaki meyyite benzetmeleri de bu ilişkinin sınırlarını ifade etmek açısından önemlidir.

Şimdi yeni sanal tarikatlar, siber tarikatlar da ortaya çıkıyor. Son asırda Gülen hareketinin de içinde yer aldığı Risale-i Nur talebeleri, Süleyman Hilmi Tunahan grubu gibi gruplar da ortaya çıktı. Benzeri başka oluşumlar da söz konusu.

Mesela “Mealciler” var. Kur’anîler denilen daha radikal bir grup hadis ve sünnete çok fazla itibar etmez; sadece Kur’an’ı esas alırlar. Bunlar geleneksel fıkıh ve mezheplere karşıdır. Küçük gruplar hâlinde dünyanın çeşitli yerlerinde (Pakistan, ABD vb.) bulunur. Bu arada Ahmediyye diye başka bir grup var. Hindistan’da Mirza Gulam Ahmed (1835-1908) tarafından Hindistan’ın Pencap bölgesindeki Kadıyan kasabasında 1889’da kuruldu. Gulam Ahmed’i “Mesih” ve “Mehdi” olarak kabul eden kolları vardır. Ana akım Müslümanlar tarafından İslam birliği dışında görülür. Pakistan, Hindistan, Afrika ve Avrupa’nın bazı bölgelerinde mabetleri, vakıf ve dernekleri vardır.

Diğer modern küçük gruplar arasında Nation of Islam özellikle ABD’deki Afro-Amerikan Müslümanlar arasında yaygın, ırk vurgusu güçlüdür. Buna benzer başka gruplar da var. DAEŞ, Boko Haram gibi başka oluşumlardan da söz edebiliriz. Ama Müslümanlar arasında birlik sağlanırsa merkezi bir otorite bir takım oluşumlar hakkında son sözü söyleyebilir. Bunun için hilafet/imamet konusunun da çözülmesi gerekiyor. Bugün dünyada evrensel temsili olmayan tek din Müslümanlıktır. Kemalizm ve laiklik üzerinden birileri bunu başardı. Türkiye’de resmî din öğretisi, TSE damgalı, çerçevesini rejimin belirlediği bir din anlayışıdır. Dinî vakıflar ve Diyanet, eğitim siyasi otoritenin kontrolündedir. İslam kimliği, nasıl kendini Türk hisseden herkes Kemalist jargona göre Türk sayılıyorsa, kültürel aidiyet olarak kendini Müslüman hissedenin Müslüman olarak kabul edilmesini istiyorlar. Yani toplumsal cinsiyet kimliği gibi bir şey Müslümanlık onlar için.

Mirat Haber: Peki çözüm ne?

Dilipak: Din Allah’ın seçtiği din. Onun örnek şahsiyeti Hz. Muhammed. O dinin temel kitabı Kur’an. Bunda anlaşıyorsak gerisi kolay. Farklılıklarımıza rağmen barış içinde bir arada yaşayacaksak, ittifak ettiğimiz zaman birlikte hareket edeceğiz. İhtilaf ettiğimiz zaman birbirimizi mazur göreceğiz. Unutmayalım ki bize hayır gibi gelen şeylerde şer, şer gibi gelen şeylerde Allah (cc) hayır murat etmiş olabilir. Bu dünyada tartışıp durduğumuz şeylerin hakikatinin bize gösterileceği bir gün var. Müslümanlar kardeştir. Aralarındaki ilişki, işler istişare ve şura iledir. Görevlendirmeler ehliyet ve liyakat üzere olmalıdır. İman etmedikçe nasıl cennete giremeyeceksek, birbirimizi sevip saymadıkça gerçekten iman etmiş sayılmayacağız.

Herkesin önce kendi içini temizlemesi gerek. Sonra mezheplerin yakınlaştırılması gerek. Birçok konuda yeniden içtihat edilmesi gerek. Mesela enflasyon, devalüasyon ve faiz/riba konusunu nasıl çözeceğiz? Biz daha rü’yet-i hilal konusunu bile çözemedik. Def-i mazarrat celb-i menafiden evladır. Çözüm önerilerinin efradına cami, ağyarına mani olması gerekir. İçtihatların sadece hüküm olarak beyanı yeterli değildir. İhtilafların çözümü için hakemlik müessesesinin canlı tutulması gerekir. Tebliğde iman, ahlak esas alınmalı. İçtihadi konularda ısrarcı olunmamalıdır. İçtihat farklılıklarında ruhsatı hatırlatmalı, takva için azimeti tavsiye etmeliyiz. Dinî konuları konuşurken üslubumuz kavl-i leyyin üzere olmalıdır. Kesinlikle tartışma ve polemikten uzak durulmalıdır. Unutmayalım ki Allah (cc) Hz. Musa’ya Firavun’a gitmesini söylerken “git, ona güzel söz ve hikmetle hakkı tavsiye et” buyurdu. Cami cemaatini dinî, mezhebî, tarikat, ideolojik, politik, etnik, kanaat farklılıklarına dayalı fırkalara ayırmamalıyız. Herkesi camiye çağırmalıyız. Cami cemaatini kendi fırkamıza çağırmamalıyız. Camiler belli gruplara ait olmamalı. O gruplar dergâhlarda buluşmalı. Kimin hangi grupta olduğuna değil; tevhid, muamelat ve ahlak temelinde takvasına, ihlasına bakmalıyız. Birimizin diğerine uzaklığı, diğerinin bize uzaklığına eşittir. Birimizin fikri başkasının fikrine ne kadar uzaksa, başkasının fikri de bize o kadar uzaktır. Bu konuda tartışmalardan kaçınmalı, taraflar birbirlerinin sözlerini ciddiye alıp delilleri üzerine ve maslahat açısından düşünmeliyiz. Hedefimiz Allah’ın rızasına ulaşmak olmalıdır.

Bugün Müslümanlar camilerini ayırdılar. Kur’an kursları, medyaları, medreseleri, yayınevleri ayrı ayrı. Hac ve umreye bile kendi hocalarından başkası ile gitmiyorlar. Vakıfları, dernekleri ayrı. İnsani yardım örgütleri bile ayrı. Çünkü zekâtlarının başka yerlere gitmesini istemiyorlar.

Unutmamak gerekir ki, “Tefrika girmeden bir millete düşman giremez, toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.” Kavmiyetçilikten uzaklaşmamız gerek. Liderlik konusunda “benim devletim, benim milletim, benim partim, benim şeyhim, benim örgütüm” olmaz. Bunların hepsi kavmiyetçiliğin farklı tezahürleridir. “Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber.” İlk haram, ilk lanet ırkçılığadır. İlk ırkçı şeytandır. “Biz Müslümanlardanız diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?”

Mirat Haber: Verdiğimiz bilgiler için teşekkür ederim. Bu röportajdan çıkan sonuç şu oluyor sanırım: Dinimizi Allah’a has kılmalıyız, bu anlamda yeniden iman etmeliyiz.

Dilipak: Türk, Kürt, Arap, Farisi, Çerkez, Gürcü, Boşnak, Arnavut, doğulu, batılı, Afrikalı, Japon olsa ne fark eder ki? Doğduğumuz ana-babayı biz mi seçtik, doğduğumuz zamanı, toprağı, derimizin rengini biz mi seçtik? Bundan dolayı üstün ya da geri olamayız. Üstünlük yalnız takva iledir. Ortak bir kelimede buluşmamız gerek. O da bu anlamda kardeşlik olsa gerek. Mehmet Görmez hocanın dediği gibi, hiçbir konuda bilgisi olmadığı hâlde her konuda bir şeyler söyleyen sosyal medya fenomenlerinin, insanların algılarını kendi çıkarları yönünde yönetmeye çalışan fenomenlerin tarihteki karşılığı olan Rüveybida’lara dikkat edelim.

Önümüzdeki dönemde kadrolu (!?) biri Sünni, biri Şii maskeli iki “Mehdi” çıkartıp Müslümanları birbirine kırdırmak isteyebilirler. Bu konuda dikkatli olalım.

Diğer bir konu: Türk, Arap ve Farisiler yani Sünni, Şii, Selefi denilen gruplar arasında birileri fitne çıkarmak için eski metinlerden birtakım cümleler çıkarıp bizi birbirimize düşürmek isteyebilirler.

Ya da milyonlarca insanın yaşadığı bu üç grup arasında sakallı, sarıklı birilerini bulup kışkırtıcı mesajlarla, aynı bölgenin insanlarının kanları ve gözyaşları, çalınan/çalınacak alın terleri ve kaynakları üzerinden kendilerine iktidar ve servet üretmek isteyebilirler.

Bu kirli oyunlara alet olmayalım. Bölge bu tür olaylara defalarca şahit oldu. Feraset sahibi bir mümin aynı delikten iki kere ısırılmaz.

Selam ve dua ile.

Bu yazı toplam 62 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar