“Bildiğimiz sebeplerden” uğurladık Dilaver Cebeci’yi...



“Sana bu mektubu evimin balkonundan yazıyorum sağ elimi koyuyorum tam yüreğimin üstüne Çankaya yokuşunda söylediğimiz marşı duyuyorum ulu kayalar parçalanıyor beynimin bir yerine bir yerinde demirden dağlar eriyor atlas yelkenli gemileri unutmuş birkaç levent viski kokulu bulvarlarda yavaş yavaş ölüyor istediğin o seccadeyi hemen gönderiyorum üstünde Kabe resmi ve anamın duaları var ve bildiğin sebeplerden ben gelemiyorum”...


Üsküdar Kız Lisesi"nin sevgili öğretmeni Dilaver Cebeci"yi son yolculuğuna uğurlamış olacağız, siz bu yazıyı okurken... Demirden dağı eritip ak bir Meleğin kılavuzluğunda, “Anayurd”a çoktan intikal etmiş olacak siz bunları okurken...
Kızıl bir kan sızısı düşüyor telefon ekranına: “Dilaver Cebeci"yi kaybettik” diye, Bursa"dan sevgili arkadaşım Av. Veysel Aşkın düşmüş bu haberi. Okuyunca sandım ki Hz. Hamza bir kere daha şehit olmuştur. Okuyunca sandım ki Dede Korkut bizi bırakıp terk-i diyar eylemiştir. Böyle haber olur mu? Halbuki öyle tahmin ederim ki; Bursa"da şimdi kiraz zamanıdır. Halbuki, kirazlar yeni değmiştir kızıla, halbuki kimse akreplerle yılanlardan değil, eğreltiotlarıyla ipekböceklerinden söz ediyordur. Veysel"in küçük oğlu yeni yeni yürümeye başlamıştır misal, kızı Sevde"nin yıl sonu müsamereleri gelip çatmıştır muhtemelen ve sevgili eşi Hatice, başta Veysel"e olmak üzere hepimize de başlarımızı belaya sokmamamız için sürekli nasihat vermeye devam etmektedir. Böyle haber olur mu? Olmuyor işte Haticeciğim! Akacak kan başta durmuyor! Durduk yerde ya aramızdan biri ölüyor, ya da bir şiir okuduktan sonra öğle üzeri, veya nüfus cüzdanımızdaki resmimizden dolayı bir ikindi sonrası, hüküm giydiriveriyorlar sırtımıza...
Halbuki biz en çok bu ülkeyi sevmiştik... Başımız bu yüzden hep belaya giriyor...
Ne kadar da değişik bir Din Dersi öğretmeniydi Dilaver Bey... Şeyh Galip"ten mısralar okur, Stephan Hawking"in “big bang” teorisini anlatır, Aşık Veysel"den İbni Arabi"ye bir hat çizer, Fatiha suresini dünyanın hemen her kapısını açacak bir anahtar gibi tutuştururdu ellerimize... Ermeni ve İtalyan arkadaşlarımızın da en sevdiği hocalardandı Dilaver Bey. Onlar, din dersine girmeme hakları oldukları halde, derste kalıp onu dinlemeyi çok severdi... Bazen diğer sınıflardan da dersini dinlemeye gelen öğrenciler olunca, sıralarda yer kalmaz, ayakta hınca hınç dinlenen dersler; din, felsefe, psikoloji şölenine dönerdi adeta... “Samanyolu... The Milky Road...” diye başlayan; insanlığın varoluş macerasını adeta kadim bir rasathaneden seyrettiğimiz söylevi mesela, bugünkü gibi aklımda... Hz. Adem"in cennetten kopup yeryüzüne düşüş hikayesini, onun dünya yüzündeki ilk anlarda hissettiği yapayalnızlık, korku ve atılmışlık hislerini öyle anlatırdı ki; çıt çıkmayan koca sınıfta tüm nefesler tutulur, zamanın başlangıcından yaşadığımız an"a, ve oradan da zamanın sonuna doğru helezonik bir akerdeon gibi çarpıcı bir yolculuk yapardık... Herkesin konuşmaya ve düşüncesini ifade etmeye hakkı olurdu Dilaver Bey"in derslerinde...
İlk emri okumak olan Kitabın talebesiydi o. Bize de ilk nasihati okumak, ikincisi yazmak olurdu... Hiç yüksünmez, yazdığımız her şeyi tek tek okur, kırmızı kalemiyle notlar alır, teneffüslerde, okul çıkışlarında vakit ayırırdı... El Hamra"dan Yemen"e, Çanakkale"den Kudüs"e, Maveraünnehir"den Nil"e çizdiği devasa harita, bugün olmuş hâlâ dahi kalbimin cebinde katlı durur...
“Bir annenin süt hakkı ne ise, benim de öğretmen olarak sizin üzerinizdeki hakkım Türkçe içindir” derdi... Dil, onun nazarında gündelik hayatın değirmeninde öğütülen un gibiydi. Dil, ekmekti, helal lokma kadar bizi biz kılan bir değer... Yunus Emre"nin şeyhi Taptuk Emre"ye topladığı dal parçaları gibiydik biz talebeleri, hepimize özen gösterirdi. Eğri büğrülüklerimiz, hocamızın müşfik elleriyle kendini toparlamaya çalışırdı.
Ben liseli günlerimde mitolojiye çok meraklıydım. Her Kız Lise"li öğrenci gibi kadın kahramanları çok önemserdim. “Amazon” diye takılırdı bana Dilaver Bey teneffüslerde. “Biz buna mukayyet olmasak Jeanne d"Arc olup çıkacak başımıza” der, gülerdi... İlk yazılarımı, yazarı olduğu TÖRE dergisinde yayımlattığında, aslında yazmaya dair kaderimin de o günlerde çizilmiş olduğunu düşünüyorum. Tıpkı Dede Korkut masallarında olduğu gibi o hepimizdeki pırıltıya göre hepimize ayrı ayrı isimler koyan Baba Ozan"dı...
Hocamın talebelerinden sevgili arkadaşım Meryem Akbal (Yumurcak TV Genel Yayın Yönetmeni) geçen hafta RTÜK tarafından güzel Türkçe adına ödülünü Cumhurbaşkanımız"ın elinden alırken de, hem Edebiyat Öğretmenimiz Ayla Ağabegüm"ü hem de Şair öğretmenimiz Dilaver Cebeci"yi gururla hatırladık...
Bizde emeği olan hocalarımızın hakkını ödeyemeyiz... Dilaver Cebeci"nin esas şiiri, hayatını adadığı, evladı bildiği binlerce talebedir.
Rabbimiz bu güzel öğretmeni şefkat ve merhametiyle karşılasın inşallah. “Merhaba Arkadaşlar!” dediğinde rap diye ayağa kalkarak “Merhaba!” diye gürleyen kızların, bugün sana hep bir ağızdan Fatihalar okuyor sevgili öğretmenim... Çok sevdiğin Efendimiz(sav), yoldaşın olsun... Melekler sana “Merhaba!” desin güzel öğretmenim...

vakit

Bu yazı toplam 517 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar