Abdurrahman Dilipak:Ah şu bizim 'Mütrefin'ler!

Abdurrahman Dilipak:Ah şu bizim 'Mütrefin'ler!

Habervakti.com yazarı Abdurrahman Dilipak'ın yazısını iktibas ediyoruz

Abdurrahman Dilipak:Ah şu bizim 'Mütrefin'ler!/HABERVAKTİ.COM

“Mütrefin” kelimesi (Vakıa 45)’de geçer. Meallerde şu şekillerde tanımlanırlar: (DİB) "Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahate dalmışlardı. Bu ayeti şöyle açıklar: Elmalılı Hamdi Yazır "Çünkü onlar bundan evvel mütrefîn: Keyf’lerine düşkün şımarık müsrifin idiler." Ömer Nasuhi Bilmen bu ayette kastedilenleri "Şehvetlerine düşkün / şımartılmış kimseler idiler" şeklinde tanımlar. Ayrı zamanda, konformist, gösteriş yapan, kendi çıkar, kişisel menfaat, refahı ve keyfi/zevkinin peşinde koşan müsrifler de bu kapsamda değerlendirilir. Oysa birçok ayette, bu hasletlerin, kafirler, fasıklar ve münafıkların özellikleri olarak söz edilir.

Hani onlara benzemeyecektik, onlara benzersek, zaman içinde onlardan olurduk. Onlar gibi giyiniyor, bazı sembolik ürünler dışında onlar gibi yiyor, onların içtiklerini içiyoruz. Domuz eti yemediğimizi düşünüyoruz ama onun. Eş değeri ürünleri tüketmekte yani içine “domuzluk” katılmış gıdaları tüketmekte bir sakınca görmüyoruz. Öyle ki, Kâbe duvarının hemen dışında, bırakın Kolalı içecekleri, enerji içeceklerini, helal şarap, helal şampanya, helal bira satılıyor.

Dostumuz kim, düşmanımız kim belli değil artık. Yeri geliyor, Pedefolik, satanist, Siyonist Trump bile dostumuz oluyor. Uluslararası sistemle birlikte hareket ediyoruz. Paramızın değerini LIBOR belirliyor. FED doların değerini değiştirince dolara bağlı ürünlerin fiyatları, vadeli işlemlerdeki faiz oranı da ona göre şekilleniyor. Gıdamızın standardını FDI ya da AB belirliyor ya da FAO..

Kendimizi, ilişkilerimizi onların kavram ve kurumlarına göre biçimlendiriyoruz. Onların tahkimini esas alıyor, Müslümanlar kendi aralarındaki uluslararası sözleşmelerde

Kadınlı erkekli kıyafetimize bir bakın, örtülü bayanlar, sakallı beyler de modaya ayak uyduruyor. Üretici- müşterisi ile Modaya ayak uydurmakla kalmıyorlar, onların renkleri, desenleri, takıları ve hepsinden önemlisi markaları bizimkiler için büyük önem taşıyor. Bindikleri arabanın markası, modeli, fiyatı bile onlar için büyük önem taşıyor, ayakkabıları, çantaları, saatleri, kullandıkları telefon, kollarındaki, boyunlarındaki takılar hepsi gösteriş için. Kaşları, gözleri, tırnakları bile öyle. Marka mekanlarda yiyip-içiyorlar, alışveriş ediyorlar.

Eğer VIP-CIP taifesindenseniz, zaten modacınız da vardır. Bir toplantıda giydiğiniz bir kıyafeti başka bir toplantıda giymemelisiniz. Renkler, desenler, işlenen motifler önemli. Bedeniniz tual ya da bir medya ortamı gibi kullanılmalı. Mesaj vermelisiniz mesaj. Vizyon meselesi. “Vizyoner” olacaksınız eşe dosta karşı, kendini göstereceksin! Onun için icabında “Show” da yapacaksın. Jestlerin, mimiklerinde mesaj verecek, ilgi çekeceksin, dikkat çekeceksin, herkes sana bakmalı, renk, ses, kokunla, kadın da olsan, erkek de ben buradayım dercesine.

“Nevarin baskını”ndan sonra gemilerimiz yakılınca, gerçeği üstüne bir şal gibi örtülen Sultan’ın kükreyişi hatırlayalım. “Yeni yapılacak gemilerimizin direkleri gümüşten, yelkenleri ipekten, halatları ibrişimden olsun” diyerek zevahir kurtulsa da geçmişin hatalarının hesabı sorulmadı, hesap sorular konularda da bir günah keçisi bulup, onu cezalandırarak, vicdanları ve öfkelerin algı ise bastırılması için yetiyordu. Ah şu abartılı “Mefahir.” Halk o coşku ile aslında gerçek hayatta karşılığı olmayan hayallerle avutuluyordu. Sultan bunu bildiği için “itibardan tasarruf etmiyordu” zaten de gerçekte ise saman altından yürüyen ateş ya da su, akmaya ya da yanmaya devam ediyordu. Siyasette vizyon “bir cadının makyajla nasıl bir vizyona sahip olduğunu, aslında olanın bir illüzyondan başka bir şey olmadığını bilen bilir. Vizyonerlik bu anlamda İllüzyonun bir aracına dönüşür."

Abartılı “Menakıb” da atalarının yaşadığı bir dinle övünüp, kendi hayatını zamanın normlarına uygun davranmayı akıllılık zanneden gaflet erbabının ekmeğine yağ sürüyor. Övündükleri şeyi bu çağda yaşamanın imkansızlığı üzerinden bir bahane buluyorlar kendilerine. Bugün TV’lerdeki dizilerde anlatılan tarih ve menkıbeler, büyük ölçüde o algıları güçlendiren bahaneler üretmekten başka bir işe yaramıyor. O zaman mesela Mevlevilik, sema gösterisine indirgeniyor. Bugün artık folklorik dans toplulukları, kadınlı-erkekli sema gösterisi yapıyorlar, esrar çeken neyzenler ney üflüyor, yeter ki siz paradan söz edin. Hattı hoşuna gittiği için, bir de öyle bir vizyon için evinde tezhipli bir had bulunan kişi, o hatta ne yazdığından bile habersiz, iyi bir şey yaptığını zannediyor. Çünkü onun için artık din, “kültürel bir aidiyet”ten başka bir şey değil.

(Mâide 51) "Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost (veli) edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez."
(Mâide 57) "Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun edinmiş olanları ve inkârcıları dost edinmeyin. Eğer inanıyorsanız Allah’tan korkun.” “Riya / Riyakarlık” Kitap’ta kınanır. Riya Gösteriş yapmak dinen haramdır. İbadet ve iyilikleri insanlara görünmek için yapmak münafıklık alametidir.
(Bakara 264) "Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, malını insanlara gösteriş için harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Onların durumu, üzerinde biraz toprak bulunan kayaya benzer ki, şiddetli bir yağmur iner de onu çıplak bir taş halinde bırakır. Onlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez.".
(Nisâ 38) "Onlar ki, mallarını insanlara gösteriş için sarf ederler; Allah’a ve ahiret gününe inanmazlar. Şeytan kime arkadaş olursa, o ne kötü arkadaştır!".
(Nisâ 142) "Münafıklar, namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar." (Mâûn 4-6) "Vay haline o namaz kılanların! Onlar ki, namazlarından gafildirler. Onlar ki, gösteriş yaparlar." Biz bu konuda toplum mühendislerinden, reklam ajanslarında, halkla ilişkiler uzmanlarından kurumsal destek alıyoruz. Sahneye çıkarken sunucular, ayakları yere vurmaya gerek bırakmayan övgülerle dikkatleri göstermek istedikleri noktaya çekiyorlar.

(Nûr 31)’de ne deniliyordu bize: (mümin kadınların ziynet/örtünme kuralları bağlamında) "Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynetlerini (süslerini) açığa vurmasınlar; ancak kendiliğinden görünen hariç. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Ziynetlerini; kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, kendi oğullarından, kocalarının oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından, ellerinin altında bulunanlardan (köle/hizmetçiler), cinsel arzusu olmayan erkek hizmetçilerden veya henüz kadınların mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri ziynetleri (süsleri/güzellikleri) bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler! Hepiniz Allah’a tövbe edin ki kurtuluşa eresiniz."

Cahiliye döneminde kadınlar ayak bileklerine halhal (bilezik) takar, yürürken ses çıksın ve dikkat çeksin diye ayaklarını yere vururlardı. Ayet bunu yasaklar; amaç, tahrik edici, gösterişli veya dikkat çekici yürüyüşten kaçınmaktır. Bu ayetler, müminlerin hem dış görünüş hem de niyet bakımından ihlaslı, gösterişten uzak ve başkalarının (özellikle fasık/kâfir) yolundan ayrılmaları gerektiğini vurgular. Ama biz bugün, transparan, ışıltılı kıyafetleri, karartılan ortamlarda, yönlendirilmiş projektör ışıklarının altında ve bangır bangır bir müzik eşliğinde, o da yetmiyor, profesyonel bir sunucunun övgü dolu sözleri ile sunuyoruz.

Konformist Müslümanlar (!?) da artık “Asri aile” oldular. Osman Yüksel Serdengeçti “Asri aile”yi şöyle tanımlıyor:
“Nazik, komilfo; kibar; elegan; janti, ince.
Hatıra bu gelmez mi asrilik denilince?
Dil, din farkı gözetmez; genç, ihtiyar her yaşta.
Asrilik şartı gelir bunlar için en başta.
Hepsi koket, hepsi şık, hepsi frenkane...
Oğlan hoppa, kız züppe, ana sürtük, baba kaz.
Bundan daha asri aile olamaz! “

Necip Fazıla gelince o bu konuda şunları yazmış:
“Fikrin ne fahişesi oldum ne zamparası!
Bir vicdanın, bilemem, kaçtır hava parası?
Tos! Sen, cüce sanatkârlık, sana büsbütün paydos!
Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle;
Ve cemiyet, cemiyet, yok eden güruhiyle...
Soruverse: Ben neyim ve bu hal neyin nesi?
İçimde homurtular, inanma diye gülen...
İnanmıyorum, bana öğretilen tarihe
Sebep ne, mezardansa bu hayatı tercihe?
Üç katlı ahşap/ evin her katı ayrı âlem!
Üst kat: Elinde tesbih, ağlıyor babaannem,
Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve âşıkları,
Alt kat: Kız kardeşimin (Tamtam) da çığlıkları.
Bir kurtlu peynir gibi, ortasından kestiğim;
Buyrun ve maktaı’ndan seyredin, işte evim!
Bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş!
Kökü, yerin dibinde, dalları gökte tutmuş!
Karayel, bir kıvılcım; simsiyah oldu ocak!
Gün doğmakta, anneler ne zaman doğuracak?

(Necip Fazıl Kısakürek, 1947). Selam ve dua ile