4 Temmuz’un İki Yüzü: İşgalci ABD 250. Yılını Kutlarken Direniş Şehit Liderini Uğurluyor
İşgalci Amerika Birleşik Devletleri, 4 Temmuz’da Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yılını kutlarken, aynı gün İran’da İslam Devrimi ve İslam Cumhuriyeti’nin lideri Şehit Seyyid Ali Hamaney için cenaze merasimleri başlıyor.
ABD'de 4 Temmuz’da Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yılını kutlarken, aynı gün İran’da İslam Devrimi ve İslam Cumhuriyeti’nin lideri Şehit Seyyid Ali Hamaney için cenaze merasimleri başlıyor. Bu tarihsel çakışmanın bilinçli şekilde planlandığına dair resmi bir doğrulama bulunmasa da ortaya çıkan tablo, siyasi ve sembolik açıdan dikkat çekici bir anlam taşıyor.
Bir tarafta, kendisini özgürlük ve bağımsızlık kavramları üzerine inşa ettiğini ilan eden işgalci ABD’nin 250 yıllık tarihi; diğer tarafta ise hayatını Amerikan hegemonyasına, İsrail işgaline ve bölgesel tahakküm düzenine karşı mücadeleye adamış bir liderin uğurlanışı var.
Şehit Seyyid Ali Hamaney’in cenaze törenleri, yalnızca İran için değil, bölge halkları ve direniş ekseni açısından da tarihi bir dönemeç olarak görülüyor. Çünkü bu törenler, bir liderin ardından duyulan yasın ötesinde, onun temsil ettiği siyasi çizgiye bağlılığın ve emperyalist baskılara karşı mücadelenin devam edeceğine dair güçlü bir mesaj niteliği taşıyor.
Savaşla Kırılmak İstenen İran Ayakta Kaldı
Seyyid Ali Hamaney, işgalci ABD ve İsrail’in ortak saldırısı sonucunda şehit edildi. Washington’un bu saldırıyla İran’ı içeriden sarsmayı, İslam Cumhuriyeti kurumlarını zayıflatmayı ve bölgesel denklemi kendi lehine yeniden şekillendirmeyi hedeflediği belirtiliyor. Ancak savaşın sonucu, işgalci ABD’nin beklediği gibi olmadı.
İran devleti çökmek bir yana, kurumlarıyla ayakta kaldı. Ülkede rejim değişikliği gerçekleşmedi. Aksine, saldırının ardından İran toplumunda birlik, direniş ve siyasi dayanışma duygusu daha da güçlendi. Hamaney’in şehadeti, Washington’un hedeflediği kırılmayı oluşturmak yerine, onun çizgisini takip eden çevrelerde yeni bir kenetlenmeye yol açtı.
Bu yönüyle cenaze törenleri, sadece bir matem atmosferi değil, aynı zamanda işgalci ABD’nin stratejik hedeflerinin boşa çıktığını gösteren sembolik bir sahne olarak öne çıkıyor.
İşgalci ABD’nin 250 Yıllık Tarihi: Özgürlük Söylemi ve Tahakküm Pratiği
İşgalci ABD, kuruluşunu özgürlük, haklar ve bağımsızlık kavramlarıyla anlatıyor. Ancak bu tarih, aynı zamanda yerli halkların topraklarından sürülmesi, kitlesel katliamlar, zorla yerinden edilmeler ve sistematik sömürgeci yayılma politikalarıyla da şekillendi.
İşgalci ABD, boş bir kıtaya yayılmadı. Kendi siyasi düzenlerini, ticaret ağlarını ve toplumsal yaşamlarını kurmuş olan yerli halkların toprakları üzerine genişledi. Bu süreçte Pequot Katliamı, Cherokee halkının zorunlu göçü, Diné halkının yaşadığı Uzun Yürüyüş, Sand Creek Katliamı ve Wounded Knee’deki kıyım gibi birçok trajedi, Amerikan yayılmacılığının temel taşları hâline geldi.
İşgalci ABD Senatosu’nun yerli halklarla yaptığı yüzlerce antlaşmanın büyük bölümü zamanla ihlal edildi, yeniden yorumlandı veya tamamen yok sayıldı. Toprak değer kazandıkça antlaşmaların hükmü ortadan kaldırıldı. Böylece Amerikan devletinin kuruluş idealleri ile fiili politikaları arasındaki büyük çelişki, daha ilk dönemlerden itibaren ortaya çıktı.
Kendi halkına “özgürlük” vaat eden bir cumhuriyet, aynı dönemde yerli halkların varlığını, egemenliğini ve yaşam hakkını sistematik biçimde ortadan kaldırdı. Bu çelişki, ilerleyen yüzyıllarda işgalci ABD’nin dış politikasında da belirleyici bir yöntem hâline geldi.
Kıtasal Yayılmadan Küresel Hegemonyaya
yüzyılın sonlarına gelindiğinde işgalci ABD artık yalnızca Kuzey Amerika kıtasında genişleyen bir güç değildi. 1898 İspanya-Amerika Savaşı’yla birlikte Washington, Porto Riko, Guam ve Filipinler üzerinde kontrol kurdu. Küba’nın bağımsızlığı ise işgalci ABD müdahalesine açık bir siyasi çerçeveyle sınırlandırıldı.
Filipinler’de bağımsızlık hareketi kanlı biçimde bastırıldı. Haiti işgal edildi, Latin Amerika ve Karayipler Washington’un arka bahçesi olarak görüldü. Bölge ülkelerinin siyasi tercihleri, işgalci ABD çıkarlarıyla çatışmadığı sürece kabul edilebilir sayıldı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise Amerikan hegemonyası yeni bir biçim kazandı. Artık klasik anlamda doğrudan sömürgecilik yerine, ekonomik kurumlar, askeri ittifaklar, dolar merkezli finansal sistem, üs ağları, yaptırımlar ve siyasi bağımlılık mekanizmaları öne çıktı.
İşgalci ABD, kendi kontrolünden çıkmak isteyen hükümetlere karşı darbeleri, gizli operasyonları ve askeri müdahaleleri sıkça kullandı. İran’da 1953’te Başbakan Muhammed Musaddık’ın petrolü millileştirmesinin ardından gerçekleştirilen darbe, bunun en bilinen örneklerinden biri oldu. Guatemala’da Jacobo Árbenz’in devrilmesi, Kongo’da Patrice Lumumba’nın hedef alınması, Şili’de Salvador Allende’ye karşı yürütülen süreç ve Augusto Pinochet diktatörlüğünün önünün açılması aynı çizginin parçalarıydı.
Bu müdahalelerin ortak noktası açıktı: Ülkeler kâğıt üzerinde bağımsız kalabilirdi; ancak doğal kaynaklarını kontrol etmeye, kendi ittifaklarını seçmeye veya işgalci ABD çıkarlarına aykırı ekonomik modeller geliştirmeye kalktıklarında Washington’un hedefi hâline geliyordu.
Savaş, Yaptırım ve Rejim Değişikliği Politikası
İşgalci ABD hegemonyasının en sert araçlarından biri doğrudan savaş oldu. Vietnam, bu politikanın en yıkıcı örneklerinden biri olarak tarihe geçti. İşgalci ABD’nin Vietnam, Laos ve Kamboçya’da yürüttüğü savaş, milyonlarca insanın ölümüne, şehirlerin ve köylerin yıkımına, kimyasal silahların kalıcı çevresel ve insani tahribatına yol açtı.
Irak ise daha yakın dönemin en çarpıcı örneklerinden biri oldu. 1990’lı yıllarda uygulanan yaptırımlar Irak halkını ilaçtan temiz suya kadar en temel ihtiyaçlardan mahrum bıraktı. 2003 işgali ise kitle imha silahları iddiası üzerine inşa edildi; bu iddianın asılsız olduğu daha sonra ortaya çıktı.
Nikaragua, Afganistan, Libya, Suriye ve başka birçok ülke de benzer yöntemlerle karşı karşıya kaldı. Ekonomik baskı, örtülü operasyon, askeri müdahale, yaptırım ve rejim değişikliği girişimleri, işgalci ABD dış politikasının tekrar eden unsurları oldu.
Bu nedenle işgalci ABD’nin 250 yıllık tarihi yalnızca ekonomik büyüme, teknolojik ilerleme ve siyasi kurumlar üzerinden okunamaz. Aynı tarih, Washington’un çıkarlarına direnen halklara karşı uyguladığı baskı, işgal ve müdahaleler üzerinden de değerlendirilmelidir.
Hamaney’in Mücadelesi: Küresel İstikbara Karşı Direniş
Seyyid Ali Hamaney’in siyasi çizgisi, bu tarihsel bağlam içinde anlam kazanıyor. İran İslam Devrimi, yalnızca bir yönetim değişikliği değil, aynı zamanda yabancı tahakkümüne karşı bir bağımsızlık mücadelesi olarak ortaya çıktı.
İmam Humeyni’nin “küresel istikbar” kavramıyla tarif ettiği sistem, güçlü devletlerin zayıf gördükleri halklar üzerinde karar verme hakkını kendilerinde görmesini ifade ediyordu. Bu anlayışa göre emperyal güçler, hangi hükümetlerin meşru sayılacağına, hangi ülkelerin kaynaklarını nasıl kullanacağına ve kimlerin cezalandırılacağına karar verme yetkisini kendilerinde görüyordu.
Seyyid Ali Hamaney, bu çerçeveyi devralarak onu uzun vadeli siyasi ve stratejik bir çizgiye dönüştürdü. Onun liderliğinde İran, yalnızca kendi bağımsızlığını korumaya çalışan bir devlet olarak değil, aynı zamanda bölgedeki direniş hareketlerini destekleyen merkezi bir aktör olarak konumlandı.
Lübnan’da İsrail işgaline karşı mücadele eden direniş, Filistin halkının işgale ve apartheid düzenine karşı mücadelesi, Irak’ta işgalci ABD işgaline karşı direnen çevreler, Yemen’de dış destekli savaşa karşı mücadele eden halk ve bölgenin farklı noktalarındaki bağımsızlık arayışları bu çizginin içinde değerlendirildi.
Direniş Ekseni ve Maddi Bağımsızlık
Direniş ekseni, tek merkezden yönetilen tek tip bir yapı değil; farklı tarihsel tecrübelere, toplumsal tabanlara ve ulusal mücadelelere sahip hareketlerin ortak tehdit algısı etrafında buluştuğu bir zemin olarak şekillendi. Bu ortak zemin, işgalci ABD destekli askeri düzen, İsrail işgali ve dışarıdan dayatılan siyasi kontrol mekanizmalarına karşı çıkış üzerine kuruldu.
Seyyid Ali Hamaney’in stratejisinde siyasi bağımsızlık kadar maddi bağımsızlık da önemliydi. Direniş ekonomisi, yerli sanayi, füze programı, savunma teknolojileri ve iç kapasitenin güçlendirilmesi, yaptırımların İran’ı teslim almaması için hayati araçlar olarak görüldü.
Bu nedenle Hamaney’e yönelik saldırı, yalnızca bir kişiyi hedef alan suikast olarak değil, İran’ın bağımsızlık ve direniş stratejisini hedef alan daha geniş bir hamle olarak değerlendirildi. Ancak metne göre işgalci ABD, burada da stratejik bir yanılgıya düştü. Çünkü liderin şehadeti, onun inşa ettiği kurumları ve fikri çizgiyi ortadan kaldırmadı.
Amerikan Gücünün Sınırları Ortaya Çıktı
İşgalci ABD hâlâ dünyanın en büyük ekonomik ve askeri güçlerinden biri olsa da küresel konumunda ciddi aşınmalar yaşanıyor. Kamu borcunun artması, üretim altyapısının zayıflaması, finansallaşmanın ekonomide ağırlık kazanması, doların küresel rezervlerdeki payının gerilemesi ve birçok ülkenin Washington merkezli finansal sisteme bağımlılığı azaltma arayışı, Amerikan hegemonyasının eskisi kadar sağlam olmadığını gösteriyor.
Metinde atıf yapılan Immanuel Wallerstein’in değerlendirmesine göre Amerikan hegemonyasının gerilemesi 1970’lerden itibaren başlamış, 2003 Irak işgali ise bu çöküş sürecini hızlandırmıştır. İran’la yaşanan savaş ise bu gerilemeyi başlatan olay değil, fakat görünür hâle getiren gelişmelerden biri olarak sunuluyor.
Washington, İran’a karşı savaşa girerken Tahran’ı zayıflatmayı, iç siyasi yapıyı sarsmayı ve bölgesel dengeleri kendi lehine çevirmeyi hedefledi. Ancak bu hedeflerin gerçekleşmediği belirtiliyor. İran kurumları ayakta kaldı, rejim değişikliği yaşanmadı ve toplumda işgalci ABD ile uzlaşma yerine egemenliği savunma fikri daha da güçlendi.
Hürmüz Boğazı meselesi de bu çerçevede dikkat çekiyor. Savaştan önce uluslararası deniz trafiğine açık olan boğaz, çatışmayla birlikte küresel krizin merkezlerinden biri hâline geldi. Böylece işgalci ABD’nin başlattığı savaş, Washington’u zaten açık olan bir su yolunu yeniden açmayı hedefleyen bir pozisyona sürükledi.
4 Temmuz’un Sembolik Anlamı
Bu yıl 4 Temmuz, iki farklı siyasi dünyanın karşı karşıya geldiği sembolik bir gün olarak öne çıkıyor. İşgalci ABD, 250 yıllık kuruluş yıldönümünü kutlarken, İran ve Irak’ta milyonlarca insanın Seyyid Ali Hamaney’i uğurlamak için meydanlara çıkması bekleniyor.
Bir yanda, tarihini özgürlük söylemiyle anlatan fakat bu tarihi yerli halkların tasfiyesi, dış müdahaleler, darbeler, savaşlar ve yaptırımlarla şekillenen bir imparatorluk düzeni var. Diğer yanda ise bu düzene karşı direnişi hayatının merkezine koymuş bir liderin ardından kenetlenen halklar bulunuyor.
Washington, Hamaney’in şehadetini stratejik bir zafere dönüştürmek istedi. Ancak metne göre ortaya çıkan sonuç tam tersi oldu. Şehadet, direniş cephesinde çözülmeye değil, daha güçlü bir birlik duygusuna yol açtı. İran’ın yıkılacağı beklentisi boşa çıktı. İşgalci ABD’nin askeri gücü ile siyasi sonuç üretme kapasitesi arasındaki fark bir kez daha açığa çıktı.
Bu nedenle 4 Temmuz, yalnızca işgalci ABD’nin bağımsızlık günü olarak değil, aynı zamanda Amerikan hegemonyasına karşı direnişin devam ettiğini gösteren tarihi bir gün olarak da kayda geçiyor.
Seyyid Ali Hamaney’in cenaze törenleri, bir liderin ardından tutulan yasın ötesinde, onun temsil ettiği mücadelenin sürdüğüne dair kitlesel bir beyan niteliği taşıyor. Bu törenlerde yükselecek mesaj, şehit liderin mirasının yalnızca İran’da değil, bölgede ve dünyada anti-emperyalist mücadele yürüten halklar arasında yaşamaya devam edeceği yönünde olacak.
Sonuç olarak bu 4 Temmuz, iki ayrı yolun sembolik karşılaşmasına sahne oluyor. Biri fetih, işgal ve zorla ayakta tutulan bir imparatorluk düzenini temsil ediyor. Diğeri ise hiçbir imparatorluğun ebedi olmadığına, direnişin liderlerinden sonra da yaşayacağına inanan halkların yolunu gösteriyor.
