Abdurrahman Dilipak

Abdurrahman Dilipak

“NE VARLIĞA SEVİNİRİM, NE YOKLUĞA YERİNİRİM”

İnsan gerçeklerin tecrübesi ile basamak basamak yükselerek Hakikat’e ulaşır. “Vahyin aydınlığı”nda hakikate yükselmek için, cahillerden ve zalimlerden olmamamız, “adil şahidler” olmamız gerekir. Gerçek rölatiftir, gerçek yenilenmezse eskir. Hakikat ise “Eskimeyen yeni”yi ifade eder. ”Akıl” 5 duyu üzerinde “Gerçek”liğin makamıdır. Kalb ise Hakikat’in. Hakikat temel olarak Allah’ın yaratış gayesi üzerinden bize ilahi bir rehberlik makamıdır.

Batı’da kamil anlamda“Hak” kavramı yok. “Hukuk” kavramı da yok, “Ahlak” kavramı da. “Right” “HAK-Hakikat” değil, “Law” da “Hukuk” değil, “Moral” de “ahlak” değil. Ahlak yaratılış, Allah’ın yaratış gayesi ve fıtrata uygun yaşamayla ilgili bir kavram, Din güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilmiştir. Bunların hepsinin batıdaki karşılığı dünyevi ve beşeridir. Right “İnsani sağ duyu”yu ifade eder. “Hukuk” İlahi’dir “Hakkı koruyan düzen”i ifade eder. Biri “Atifet-i İlahiye”dir ve “vehbi”dir, diğerleri “Kesbi”dir. Özgürlük’ten mahrum bırakılmak bir “Hak kaybı”dır, ancak özgürlüğün muhtevası bir Hak olabileceği gibi, Kesbi de olabilir. Hiçbir ahval ve şerait altında Hak pazarlık konusu yapılamaz. Law “konulmuş olan kural” dışarıdan belirlenmiş uyulması zorunlu kurallar bütünüdür. Moral “âdetlere / karaktere ilişkin, içselleştirilmiş davranış kodu, âdet, gelenek, huy, karakter, yaşam tarzını ifade eder. Moral etimolojik anlamda “âdetlere / geleneklere / karaktere ilişkin” anlamına gelir. Günümüzdeki “doğru-yanlış” ayrımını yapan “ahlâkî yargı” batıda çok sonra gelişti daha sonra gelişmiştir. Rightdüz doğru olan, uğurlu, sağduyu, sağ tarafı, ifade eder.” Bu üç kelimenin kökeni, insan topluluklarının “kural koyma“, “doğru kabul edilen davranış” ve “haklılık/adalet” kavramlarını nasıl metaforlarla ifade ettiğini gösteriyor. İslam’da Hak kavramı “Allah’ın rızasına ait olan ölçüyü” ifade eder.

Allah’a ve Ahiret gününe iman eden bir kişi hayatının merkezine “Tevhid”i koymalıdır. Dünyevi ve beşeri olan hiçbir şeyi mutlaklaştırmamalıdır. Bu inanca sahip bir Müslüman kendini yalnız, yetersiz ve çaresiz hissetmez. Kendi ve toplum açısından tek ölçü de “Allah’ın rızası”dır. “İlah ve Rab olarak Allah VAR ve kul olarak ben varım”, o zaman ne gam. Hasbunallah!.. Allah’ın beni rıza-i ilahiye’si için bir işin olması için beni görevlendirmişse, bu o kul için bir ikramdır. Bu anlamda Allah (cc) bizim ellerimizle zalimleri cezalandırmak, mazlumlara yardım etmek ister. Kaldı ki Allah (cc)ın iradesi kainatı kuşatır. Dilerse bukağı Şeytanlara mabedini yaptırır.

İsrailoğulları bunu anlayamadılar. Cihada çağrıldıklarında “Ey Musa Rabbin ve sen yetersiniz, niye bize böyle ağır sorumluluk yüklüyorsun” diye sitem ettiler. Biz de Allah (cc)ın bizden istediğini kendisinin yapmasını istemiyor muyuz dua eder gibi yaparak.! Unutmayalım ki, birileri geldi ya da gitti diye Kaderiniz, rızkınız, eceliniz değişmeyecek. Sonuçta her kişi ve topluluk layık olduğu gibi idare olunacak. Yoldan çıkmış nice topluluklar, başlarında bir peygamber olduğu halde helak oldular. Bunları bir başkasından bekliyorsunuz. Onlar kimse, onları İlah ve Rab edinmiş olursunuz. Allah (cc) bizleri mallarımız, canlarımız ve sevdiklerimizle imtihan edecektir.

Bakara 155’de ne deniyordu: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele”. Hangi tedbir, stratejik eylem kararı, bilim kurulu bu ayetin hükmünü NESHedebilir? Kaldı ki, bize hayır gibi gelen şeylerde şer, şer gibi. Gelen şeylerde Allah hayır murat edeceğini haber verirken nasıl olacak bu iş. Tevbe 24’üzerinde biraz tefekkür edelim. İnmemiştir hele Kur’an, şunu hakkı ile bilin, ne mezar başında okumak, ne de fal bakmak için” şatafatlı törenlerde, meşhur hafızların kıraatı ile, kulakların pası silinsin diye değil elbette. “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler size Allah’tan, Peygamberinden ve Allah yolunda cihad’dan (savaştan) daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fasık topluluğu doğru yola eriştirmez”.

Zamane Müslümanları bugün Kudüs’te topluca ve özgür şekilde namaz kılmayı hayal eder. Hz. Musa ve kardeşi Harun 40 yıllık yolculuğun sonunda Kudüs’ü görmeden vefat ettiler. Hz. Harun yolda vefat etti. Şüphesi Kudüs’ün kurtuluşu kutlamak güzel bir şey. Allah’ın rızasını ve Cenneti kazanmak için bugünden üzerimize düşeni yaparsak, şehidi olursak ölümsüz olacağız. Ya da vefat ettiğimiz günden uyanışımıza geçen gün, 1 gün, ya da bir buçuk gün gibi olacak. Bir peygamber yaşarken 40 yıl Kudüs’e doğru çölde yürüdü Kudüs’ü göremedi ama, vefat ettiği günden uyandırılacağımız güne kalan zaman 1,5 gün. Yani 40 yıl yürümeden de cennete ulaşmak mümkün. O denizi geçenlerin çoğu Tur-i Sina’dan başlayarak 40. Günden itibaren, “Altın buzağı”yı rezaletinden sonra, başlarında iki peygamber olmasına rağmen, onların çoğu çölde helak oldular. Peygamberi onları kurtar(a)madı, onlar Allah’ın, meleklerinin ve peygamberlerinin lanetine uğradılar. Peygamberlerin kurtarıcı gücü yok, onlar insanları kurtuluşa, Allaha, resulüne, kitaba çağırırlar. Eskiden biz de insanları camiye çağırırdık, şimdiki acar Müslümanlar (!?) cami cemaatı’nı kendi mezhebine, tarikatına, partisine çağırıyor. Artık Tarikatlar Holdingleşti, artık hepsinin vakfı, derneği, mediası, mektebi, turizm şirketi, insani yardım kuruluşu var. “Kuzucukları” zekatlarını baş yere vermesin istiyorlar, başka derneğe üye olmasın, başka gazete, dergi, radyo-Tv izlemesin, başka yayınevlerinin kitaplarını okuyup kafalarını karıştırmasınlar, başka tarikatlara meyletmesinler. Çocuklarını başka okullara göndermesin, “The Cemaat”in adaylarına oy pusulasına yer vermeyen başka partilere oy vermesinler. Başka Turizm şirketleri ile Hacca, Umreye, Kudüs’e gidip başkalarının peşine takılmasınlar, ötekilere karışmasınlar. Kurbanlarını başkalarına bağışlamasınlar, her yerde kendi camilerini, Kur’an kurslarını inşa etsinler. Ne muhteşem bir “İslam kardeşliği” (!?) değil mi? Bu yapıda herkes kendi toplumunu “Fırka-i Naciye” olarak görüyor. Bu yapıdan bir “Millet-i İbrahim / İslam Millet”, bir Muhammed ümmeti çıkar mı sizce? Bu yapı Türkiye’de İslam toplumun yarısı ise, yarısı da Laik, seküler kişi ve topluluklardan oluşuyor. Amentü seviyesinde bile İslami bilgileri yok. Kendi aralarında bile İstişare-Şura, ehliyet ve liyakat konusunda titizlik göstermezler.

Ya hu bırakın din kardeşinizi, bir kavme olan düşmanlığınız bile sizi onlar hakkında adaletsizliğe sevketmeyecek. Siyaset de Tarikat de, diğer cemaat yapıları da, aslında birbirlerine çok benziyor. Gülencilerin hakim olduğu yerde ötekilere kök söktürüyorlardı. Partizanlar “Ulul Emr”in vekaleti ile her dediklerinin olmasını, kararları ve tasarruflarına karşı kimsenin itiraz etmemesini istiyorlardı. Bakan, vali, rektör yetmiyor, cumhur başkanlığı kararnamesi ile atanan herkes, bugün kendini, neredeyse o konumda görüyor maalesef. Bu konu Tarikatler’de Biat ve tevbe alma verme gibi ritüellere bağlanmış. Oysa “Biad” karşığında Cennetin alındığı bir sözleşmedir. Birsinin bir başkasına bağlanması değil, herkesin bu sözleşmede, sözleşme hükümlerine bağlı kalması gerekir, verilen söze uyması anlamına gelir. Onlar kendi aralarında görev paylaşımı yaparlar ve herkes de verdiği söze bağlı kalır. Bu sözleşme nas’a ve resulullah’ın sahih sünnetine aykırı bir hüküm içeremez.. Cemaat liderleri de “manevi koruma, gaybi tasarruf, masumiyet, içtihat yetkisi” diye fıkhi temeli olmayan tasarruflarda bulunuyorlardı.

İslam’da olan “SİZDEN olan ULUL EMR” sizin mezhebiniz, tarikatınızdan, kabilenizden, partinizden, bir kere seçilince çocuklarına tevarüs eden bir statü değildir. Buradaki “Sizden olan” yetkisini sizden alan ve size hesap veren, yönettiği halkın mal, can, namus, akıl-inanç ve nesil emniyetini koruyan, istişare ve şûradan, ehliyet ve liyakattan ayrılmayan bir durumu ifade eder.

Gelin biz nefsimizi tezkiye etmekten vazgeçelim, tevbe istiğfar edelim ve yeniden iman edelim. Ramazana yaklaşırken kendi hayatımızı ayet, hadis ve sîret ışığında gözden geçirelim. Bakın, başımıza gelen felaketler, kendi cahilliğimiz ve masiyetimiz sebebi iledir. Şeytanın ve onun dostlarının varlığı bizim günahlarımızın bahanesi ve gerekçesi olamaz. Ayet ne diyordu: DE Kİ “Hak geldi, batıl zail oldu. Zaten batıl yok olmaya mahkumdur.” Peki biz ne diyoruz. “Batıl geldi: Kapitalizm, Komunizm, Faşizm, Siyonizm geldi o sebeple bir bu hallere düştük”. Hayır! “Karanlık aydınlığın yokluğudur. Işık gelince karanlık yok olur, zaten karanlık yok olmaya mahkumdur.” Eğer o kafirler, zalimler böyle davranmasalar neden nasıl cehenneme gidecekler. Biz ise onlarla, haksızlık, zulüm ve sömürüye karşı direnerek cennete gideceğiz. Bu anlamda “Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın, gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsın.” Biz bir yandan böyle derken, öte yandan “bizi öldürmeye gelenler, bizde dirilsinler” diyeceğiz. Onlara güzel örnek olacağız.

Sorun bizde sorun!. Biz bir yandan bir kavme/topluluğa düşmanlığımız bile bizi onlar hakkında adaletsizlik yapmaktan men ederken, bugün din kardeşimize bile tahammül edemiyoruz. Bir çok Müslüman, lider, örgüt ve şeyhlerinin kendilerini kurtaracağını düşünüyor. Onlar da zaten” bana güven gerisini merak etme sen diyor. Kaderi değiştirmekten söz ediyor. Gelecek vadediyor, rızık vadediyor. Oysa Allah (cc) bizleri mallarımız canlarımı sevdiklerimizle, kimi zaman artırarak kimi zaman eksilteler imtihan edecek. Peygamberler için de durum böyle. Merhametimiz gazabımızda, sevgimiz nefretimizden büyük olmalı bizim. İşin aslı şu, biz “Allah’ın ipi”ni bıraktık, Allah da bizim ipimizi bıraktı ve o zalimleri de başımıza musallat ederek bizi cezalandırıyor. Unutmayalım, Hayır da şer de Allah’ın iradesi içindedir. Bizden istenen rızaya bağlı kalmaktır. Allah (cc) bizim ellerimizle zalimler cezalandırmak, mazlumlara yardım etmek istiyor. Bizi rızasının tecellisinin vesilesi kılmak istiyor. Şeytan ve onların ins ve Cin dostları ile aslında yine aynı “Allah’ın iradesi” içinde hareket ediyorlar.

Gelin “Mekerellahu” ve “Hasbunallahu ve niğmel vekil ve niğmel masiyr” üzerinde biraz düşünelim.

Başkalarından değil Allah’ın koruması dışında kalmaktan korkalım. Kullara kulluk etmeyelim. Din adamlarını (!?) ve devlet, makam ve servet sahiplerini İlah ve Rab edinmeyelim.

Selam ve dua ile.

Bu yazı toplam 54 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar