'Hükümet Kulpları' Hep Kaybediyor
Türkiye'de ülkeyi idare eden bürokrat aydınlarla, eğitim görmemiş halk arasındaki uçurumun temeli Selçuklu'ya dayanıyor. Halk, bu bürokrat aydınlara 'hükümet kulpları' diyor…
|
İLHAN BAŞGÖZ
22 Temmuz seçimlerinden AK Parti büyük bir başarıyla çıktı. Başarıya çeşitli yorumlar getirildi. Ekonomi dendi, muhtıra dendi, dış güçlerin desteği dendi, yoksulara gıda dağıtımı dendi. Bunların seçim zaferinde payı olabilir de olmayabilir de. Bu beni ilgilendirmiyor. Başarının, bence en önemli nedenine İstanbul'dan üç işçi parmak bastı. Bir televizyon kanalına konuşan bu vatandaşlar dedi ki "Başbakanımız yoksul bir gecekonducunun evine gitti, onlarla iftar yaptı. Bunun için AK Parti'ye oyumuzu verdik."Bu izah sosyal yapımızdaki köklü bir ikiliğe parmak bastığı için de önemli. Bu ikilik idare eden bürokrat-aydınlarla, 'elitistlerle' idare edilen eğitim görmemiş halk arasındaki derin uçurumdur. Halkımız bu bürokrat aydınlara 'hükümet kulpları' diyor. Başbakan'ın, bir gecekonduya gidip, yoksul bir aileyle sofraya oturarak, bulgur bulamaç, Allah ne verdiyse yemesi bu uçurumun aşılması anlamını içeriyor.
Halkla, eskilerin deyimiyle, kara budunla, idare edenler arasındaki kopukluk çok yanlı bir kopukluktur. Bu bir eğitim sorunudur, bir gelir dağılımı, bir giyim kuşam, bir davranış, bir inanış ve gelenekler yumağı ve bir hayat görüşü sorunudur. Yukarıdakiler halkı hor görmüş, beğenmemiş, onlara katılmamıştır. Halk da bu efendilere ısınamamış, onları sevmemiş, onlardan uzak durmuştur. Aydın bürokratların halktan uzaklaşmasının tarihi çok eski, bu kopukluk ta Selçuklu İmparatorluğu ile başlıyor. Selçuklular göçebelikten çıkıp, Anadolu'da yerleşik tarım ekonomisine dayanan bir imparatorluk kurunca, günlük işleri kayda geçirecek, vergi defterleri düzenleyecek, haberleşmeleri idare edecek kâtipler gerekmiş devlete.. Kendilerinde bulunmayan bu yazıcıları Selçuklular, İran'dan getirmişler. Onlar da Türkçe bilmiyor, Farsça konuşuyormuş Böylece Farsça bir yandan edebiyat ve devlet dini haline gelirken, bir yandan da köylü ve göçebeden uzak, yabancı dil konuşan bir sosyal sınıfın ortaya çıkmasına neden olmuş. Ama, Karamanlı Türkmenler, biz 'Âlâ ve edna bilmezüz, suyun geldiği yere yukarı, aktığı yere aşağı derik' söyleminden vazgeçmemiş, anadillerini konuşmaya devam etmişler. Birbirinden uzak bu iki kültür kendi sanat erlerini de yetiştirmiş. Mevlana Farsça yazmış, Yunus Emre Türkçe yazmış. Bunun için Karamanoğlu Mehmet Bey Konya'yı ele geçirince Türkçenin devlet dili olmasını 'dergâhta ve bargâhta' Türkçe konuşulmasını emretmiş. Bu, bilinçli bir Türkçecilik değildir. Kendisi de, Konya sarayını basıp alan 'keçe çizmeli ve kızıl külahlı Türkmenler' de Farsça ve Arapça bilmiyorlardı.
Osmanlı'da da aynı ikilik
Bu kültür ikiliği Osmanlı imparatorluğu'nda da devam etti. Orada idare edenler, yani ehl-i seyf (kılıç tutanlar) ve ehl-i kalem (kalem tutanlar) ile köylü, göçebe ve reaya arasında aynı karşıtlık, aynı kopukluk yaşandı. Osmanlı bürokrasisini eğiten medresede Türkçe okutulmuyordu, edebiyat dili Farsça, bilim dili Arapça idi. Osmanlı aydınları halka 'eşşek' Türk derlermiş,"Hak Türk'e irfan çeşmesini haram etmiştir" derlermiş. 1482 tarihini taşıyan bir yazmada şu ifadeler var: "Kırk turp bir Türke, hayf (yazık) ol turpa". "Hayf ol kürke ki bit düşe, hafy ol eve ki Türk düşe" (Kitab-ı Atalar. Velet Çelebi İzbudak, İstanbul 1936).
Divan şairi, eserini halk severse dermiş ki: "Acaba ben ne kusur ettim ki şiirimi halk beğeniyor?" Köprülü'nün kitabında bu aşağılayıcı ifadelerin başka örnekleri de var. (Köprülü, Âşık Tarzının Menşe ve Tekamülü, Edebiyat Araştırıları'nın içinde, TTK yayını 1966) BunlarınTürk dedikleri, imparatorluğun bütün yükünü omuzlarında taşıyan köylü ve göçebedir.
Tanzimat aydınları, pratik bir gerekçe ile bu ikiliği kırmak istediler. Halk yazdıklarını okumuyor, anlamıyordu. Anlaşılır ve sade bir Türkçe ile yazarlarsa eserleri daha çok okunacaktı. Bunun için Ahmet Midhat Efendi bu kopukluğu bir dil sorunu olarak görüyordu:
"Kalem sahiplerine şunu sormak istiyorum. Bizim kendimize ait bir lisanımız yok mu? Türkistan'dan bir Türk, Necid'ten bir Arap, Şiraz'dan bir Acem getirsek, bizim karma lisanımızla yazılan en güzel parçayı bunlara okusak, hangisi anlar? Şüphe yok ki hiçbirisi anlamaz. Bu parçayı bize okudukları vakit biz de anlayamıyoruz. Arapça ve Farsçanın ne kadar izafetleri, ne kadar sıfatları varsa kaldırıversek, yazdığımız şeyleri bugün 700 kişi anlayabilmekte ise, yarın mutlaka 7 bin kişi anlar. (Levent, Agâh Sırrı. Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri TDK yayını 1972)
Ama sorun sadece bir dil sorunu değildi. Ziya Gökalp daha 1910'larda, bu halk-aydın ikiliğini doğru gözlemlemiştir. Onun görüşü şöyle özetlenebilir: Memleketimizde biri resmi, biri halk lisanı olmak üzere iki lisan, biri aruz biri hece olarak iki vezin, biri Farabi tarafından Bizans'tan kopya edilmiş, biri halk musikisi olmak üzere iki musiki ve biri Osmanlı biri Türk ahlakı olmak üzere iki ahlak anlayışı vardır. Türk halkına ait olan her şey güzel, Osmanlı'ya ait olan her şey çirkindir. Gökalp soruyor: Yalnız memleketimize mahsus olan bu garip vaziyetin sebebi nedir? Çünkü Osmanlı kültürü Türk kültürüne ve hayatına zararlı olan emperyalizm sahasına atıldı, kozmopolit oldu, sınıf menfaatını ulusal menfaatın üstünde gördü." (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları Varlık Yay 1966. ). Gökalp'in bu ikiliğin sebebi hakkındaki yorumuna, yani Türk olan her şeyin güzel, Osmanlı olan her şeyin çirkin olduğu görüşüne katılırsınız, katılmazsınız, ama gözlemi doğrudur.
Meşrutiyet efendi!
1908'de İkinci Meşrutiyet ilan edilince İttihat Terakki Cemiyeti, Anadolu'ya konuşmacılar gönderiyor. Bunlar, halka Meşrutiyet'in önemini anlatacaklar. "Artık meşrutiyet ilan edildi. hürsünüz, azınlıklarla kardeşsiniz, haksızlıklara uğramayacaksınız." Konuşmayı dinleyen bir köylü vatandaş diyor ki "Duyduk beyim. Meşrutiyet efendimiz İstanbul'da çıkmış, ama daha bizim buralara gelmedi."
Bu halk ve bürokrat ikiliği Kurtuluş Savaşı yıllarında pek belirgin olarak ortaya çıktı. Ankara'da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi halka beyannameler yayımlayarak savaşın haklılığını anlatacaktı. Fakat camilere asılan bu beyannameleri halk anlamıyordu. Bunun için Meclis'te bir Sadeleştirme Komisyonu kuruldu, başına da Mehmet Akif getirildi. Bu komisyon 'havas' Türkçesini halk Türkçesine çevirecekti. Türkiye Cumhuriyeti'ndeki dil reformunun nedeni bu halk-aydın kopukluğudur.
Cumhuriyet'i kuran asker ve sivil bürokratlar, çağdaş bir cumhuriyetin temelini atmışlar, halkın hâkimiyeti esasına dayanan bir devlet kurmuşlardır. Ama, onlar da bu ikiliği yok edememiştir. Yeni idareciler arasında, gerçi, zaman zaman Çankaya'dan kaçıp halka katılan, onlarla zeybek oynamaktan, güreş tutmaktan zevk alan, Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük bir lider vardı. Nafi Atuf Kansu gibi sıkıldıkça Bend Deresi'ndeki bir halk kahvesinde oturarak kendini acerleyen idareciler vardı. Ama, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, benim öğrencilik yıllarımda, Atatürk Bulvarı'ndan omuzlarında heybeleri ile köylülerin geçmesini yasak etmişti. Demokrat Parti kurulana kadar bu ikilik Cumhuriyet aydınlarına batmadı. Ama Demokrat Parti kurulup da, halka yakın durmaya başlayınca bu durumun saklanacak yanı kalmadı. Hükümet kulpları Demokrat Parti'yi eleştirirken 'Menderes başımıza bakkalı çakkalı, ocak bucak başkanı cahilleri söz sahibi etti' diye kızarlardı. Ama bakkala çakkala dayanan partiler her zaman seçim kazandılar, bürokrat-aydınlar bir daha tek başlarına iktidar olamadılar. Bundan, bir ölçüde Ecevit'in ortanın solu ideolojisini ayrı tutmak gerekir. Ecevit'in halka inmesinde, ekonomik görüşleri kadar, İnönü ve Feyzioğlu gibi hükümet kulplarına karşı gelmesinin payını unutmamak lazım.
Eğitimliler halka uzaklaşıyor
Bu ikilik bizim memleketimizde eğitimle ters oranlı görünüyor. Daha iyi, daha yüksek kurumlarda eğitilenler halktan daha uzak duruyorlar, daha az eğitilenler halka daha yakın oluyorlar. Gökalp bu konuda da haklı. O diyor ki, yeni okullar da, medreseler de öğrencinin ahlakını bozuyor. 'Turkish Political Elite' adlı çalışmadan öğreniyoruz ki Cumhuriyet Halk Partili milletvekilerinin egitim dereceleri, yabancı dil bilgileri, dış ülkelerle temasları Demokrat Parti milletvekillerinden çok yüksek. (Frederick Frey. The Turkish Political Elite. M.I.T. 1965) Benim bu açıklamalarımdan 1950'den sonra memleketi idare eden partilerin siyasi görüşlerini, ekonomik programlarını, demokasi ve özgürlükler anlayışını benimsediğim, Cumhuriyet devrini karaladığım anlamı çıkarılmamalıdır. Ben o devrin büyüklüğünü, uluslar arasındaki saygınlığını kanun ve idare anlayışını yaşadım.
Sorun bugün de aynı. Daha iyi eğitilmiş, hükümet kulpları halkla bütünleşemiyor. Sıradan vatandaşların bir toplantısına katılıp, kahvesine varıp, onunla hemhal olmaktan çekiniyor. Halka seçimden seçime parti otobüsünün üzerinden yüzünü gösteriyor, sesini duyuruyor. Buna karşılık Başbakan bir gecekonduda yemek yiyebiliyor, bir camiye varıp sıradan bir vatandaşın yanında başını toprağa koyabiliyor. Bu secdeye varmayı dinsel bir davranış olarak değerlendirmiyorum.
Bu davranışı halkın seviyesine inmek, ona yakınlaşmak, onunla beraber
olmak anlamında önemsiyorum. Seçimlerde bu denli halka yakınlığın büyük bir rol oynadığına, işçi vatandaşlarımız gibi, ben de inanıyorum.
İlhan Başgöz: Folklor araştırmacısı, yazar
RADİKAL
