Abdurrahman Dilipak

Abdurrahman Dilipak

Hayat hızla akarken

Çocuktum ufacıktım, top oynadım acıktım”. Ben çocukken zaman bir çocuğun koşması kadar hızlı akardı. Sonra hayatımıza otomobiller, uçaklar girdi, olimpiyatlar girdi, hayat hızlanmıştı ve biz hayatın ritmini yakalamak için teknolojiye ihtiyacımız olduğunu fark ettik. O teknolojiyi üretmek, sahip olmak için daha çok çalışmamız, koşmamız gerekiyordu. Hayat nefes nefese bir koşuya dönüşmüştü. Herkes birbiri ile yarışmaya başlamıştı. Makine hep önde idi ve onun arkasında bıraktığı egzoz gazı ve toz bulutu, o homurtunun aslında hayatımızı mahvettiğini biraz geç anladık.

Ama yine de ayakta kalmak için ve yarışta geride kalmamak için o teknolojiye sahip olmamız gerekiyordu. Teknoloji bağımlısı olduk. Öne geçenler geride kalanları ezmeye, sömürmeye başladılar. Öne geçenler, geride kalanlara köle muamelesi yapıyordu. Yeni dünyanın hâkimi onlar oldular.

Bugüne geldiğimizde artık ses hızını aşan uçakların, ışık hızı ile hedefini vuran Lazer silahlarının olduğu bir dünyada yaşıyoruz.

Bilgisayar çıktı, mertlik bozuldu. Bilgiye sahip olanlar icabında her şeye sahip olabiliyorlardı. Devletlerden daha zengin şirketler ortaya çıktı. BigData merkezleri önce dünyanın bilgisine sahip oldu, sonra tüm bilgisayarda üretilen bilgilere erişme imkanını ele geçirdi, derken Nesneler arası iletişimle, sıra beyin okumaya, beyni ele geçirmeye, beyne data yüklemeye kadar geldi. Nesneler arası iletişim insanı da nesneleştirildi. Beynimiz ele geçirilmişti. Teknolojinin insanı dönüştürmesine gelmişti sıra. Trans Humanizm, Human 2 projesi bunun için gündeme geldi. Önce biyolojik insanın, din, ahlak, gelenek, gelecek tasavvuru, tarih bilincinden soyutlanması gerekiyordu. Onun kalabalıklar içinde yalnızlaştırılması gerekiyordu. KİŞİ, ŞAHIS, FERT ve AİLE kavramının içi boşaltıldı. Hatta Biyolojik cinsiyetten soyutlanarak akrabalık bağları da kopartıldıktan sonra GENDER diye tanımlanan GENOM’lara dönüştürüldüler.

Zamanın akışı daha da hızlanmıştı. Zaman hızlanırken ömür kısalıyordu aslında. Zaten birileri bu kadar büyük bir kalabalığa gerek olmadığını düşünmeye başlamıştı. İnsanın yerini Avatarlar, Humanoid’ler alabilirdi. İnsan üretim çiftliklerinde ihtiyaç kadar insan daha da güçlü özellikler implant edilerek üretilebilirdi. Hatta onların ölümsüzleştirilerek zamana kariı direnç kazanmaları sağlanabilirdi.

Bizim KADEM’ciler İstanbul sözleşmesinin bu yönde atılan ileri doğru bir adım, bir kırılma noktası olduğunun farkına vardılar mı bugün bilmiyorum. Bunu söyleyen kişi hakkında açılan ceza davası bitse de hukuk davası devam ediyor, o da bugünlerde biter umarım.

Dijital dönüşümcüler, inatla 5G+, akıllı evler, şehirler, iş yerleri, otomobiller, sağlık merkezleri fikrini koruyor olmalılar ki, “nesneler arası iletişim” için altyapıyı tamamlamaya çalışıyorlar. Bunlar 5G ve Starlink entegrasyonun ne anlama geldiğinin bile farkında değiller. Akıllı telefonların, akıllı ev, otomobil, okul, fabrikaların bir istihbarat ajanının büyük gözaltında olduğunu, dinlendiklerini, izlendiklerini ve siber savaşta bu konforlu araçların bir bombaya dönüşebileceğinin bile farkında değiller sanırım.

Evet, Siber savaş başladı. Sokaklarda Tankları, limanlarınızda yabancı ülkelerin savaş gemilerini, tepenizde size bomba yağdıran uçakları görmüyorsunuz ama, beynimiz ve kalbimiz ele geçiriliyor bunun farkında bile değiliz. Bir ara bilgisayar oyunu “Mavi Balina” ile çocuklarınızın bir terminatöre dönüştürüldüğünü hatırlayın. Siber alemden size göz kırpan, her sokakta bir uyuşturucu satıcısı, her mahallede bir kerhane, her köşe başında bir kumarhane var artık. Evet minarelerinizden okunan ezanların desibeli yüksek diye sesi kısıldı, böyle giderse onu sadece cep telefonlarınızdan duyabileceksiniz. “Bu ezanlar ki şehadetlerin dinin temeli / Ebedi yurdumun üstünde benim inmeleri” diyemeyeceksiniz artık. Farkında mısınız bilmiyorum, camiler artık sıradan sadece namaz kılınan bir mekâna dönüştürüldü. Farz-ı kifaye sorumlulukların taksim edildiği bir yer değil artık orası. Biz eskiden herkesi camiye çağırırdık, bugün artık namazsızlar için caminin bir anlamı yok. Ya cenaze namazında kenarda ayakta beklerken ya bir gelenek ya da kültürel aidiyetin işareti olarak bayram namazlarında onları camide görüyorsunuz. Dini toplulukların hepsinin kendi camisi var artık. Onlar da başkalarını camiye değil, cami cemaatini kendi dergahlarına çağırıyorlar.

Eskiden zaman geçmiyor diye canımız sıkılırdı, oyalanacak bir şeyler bulmamız gerekiyordu, şimdi zaman yetmiyor diye hayıflanıyoruz. Birileri bizi hep yarış atı gibi kullanıyor. 5 yaşına kadar anne kucağındalar. Evde bebelere bakacak dede ve nine olmadığı için, onlar da bakıcıya bırakılıyor. Anneler kariyer peşinde koşuyor. Annelik kariyeri onları tatmin etmiyor. Ya çocuk yapmıyorlar ya da çocuklarını kariyerlerine kurban ediyorlar. Çocuklar 5-7 arasında “anaokulu”na gönderilecek! Ana okulunda ana yok, huzur evinde de huzur. O çocuklar büyüyünce yaşlanan anne-babasını huzurevine yatıracak. Böylece ödeşecekler. Kahır içinde geçen yaşlılıkta o “geçmeyen” zaman içinde hızla yaşlanırken, “ben nerede yanlış yaptım” diye düşünecek fazla bir zamanları da olmayacak, hastane kapılarında sürüklenir, kendini ziyarete gelecek torunlarını beklerken! 7 yaşında başlayan eğitim ilk-orta-lise 12 yıl sürüyor. 19-20 yaşına geldiklerinde önlerinde bir yüksek okul ve askerlik var. İş güç sahibi olmadan evlenemeyecek. Kız tahsilli ise anne-babalar damadın da okumuş olmasını istiyor, ya da gelin için de aynı engel var. Eğer Üniversiteye gidecekse bir 4-6 yılınız orada geçecek askerlik, iş bulmak, iş sahibi olmak derseniz yaş 27. Hızla geçen bir Çeyrek asırdan söz ediyoruz.

Delikanlılık var serde artık. Asi olacak, meydan okuyacak, tek başına başaracak. Evlilik zor, birlikte yaşamı tercih edecek. Sıkılınca “tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna”. Çok yerine köpek sahibi olmak birileri için aslında bir açlığın telafisi. Uyuşturucu da aslında hayatın hızına ulaşmak için bir kaçış yeri. Uyuşturucu unutturur ve sanal bir keyiflilik haliyle reel dünyanın çelişki ve çatışmalarının ötesinde hayal dünyasında, heyecan dolu bir rüyaya dalarsınız. Gerçek bir yıkımın ötesinde geçici bir dinlenme hali! Çileyi kim ister böyle olunca. Rekabet varken kim birlikte olmak ister ki. Önünüzdeki 25 yıl hep koşacaksınız, hiç durmadan koşan bir yarış atı gibi.

Bir iş sahibi olduktan sonra önünüzde 25 yılınız var. Sonra emekli, sonra hasta, sonra kifayetsiz muhteris olarak yelkenleri indirmenin zamanı gelmiştir. Sonra 75 yıllık ömrün son 25 yılında yapayalnız, geçmişin hatıraları ile ölüm uykusuna yatmak.

Zaman geçmiyor diye kahvehane köşelerinde ömür tüketenlerden biri olmamak için hayatımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor.

Modern dünyada düşünmek için zaman yok, ihtiyaç duyduğunuz bilgiler ya eğitim yoluyla ya da artık yapay zekadan size sunuluyor. Düşünmek çileli, yorucu ve riskli bir konu. Düşünecek, araştıracak ve sizi siz yapan değerlere sahip çıkacak onun mücadelesini vereceksiniz. Bilmek yeterli değil, anlamak gerek. Anlamak yeterli değil, onu eyleme dönüştürmek gerek.

İnsan biyolojik olarak değil, manevi anlamda ömrü boyunca bir evrime tabidir. Daha akıllı, daha bilgili, daha cesur, daha merhametli, daha sevgili, daha cömert, daha sabırlı, daha vefalı olabilir. İnsanoğlunun bedeni yaşlansa da nefsi / Ego’su ve ruhu yaşlanmaz. Ruhunuza yaslanırsanız, ekmeli mahlukat, eşrefi mahlukat olma yolunda, sonsuzluğa uzanan bir tekâmül. Yolculuğuna çıkarsanız, değilse, nefsinizin, heva ve heveslerinizin, ihtiraslarının peşinde koşarsanız, öfkeli, sabırsız bir hayat yaşarsanız, tekamülün yerini tereddi alır ve sonu cehenneme kadar uzanan bir yolculuğa çıkan “belhum adal”lerden olur insan.

Çevremizle ilahi rıza çerçevesinde bir ünsiyet peyda edelim, bilelim, bilişelim, Birlikte Hakikat yolculuğunda gerçeklerin basamaklarından yükselerek Hakikate ulaşalım. Selam ve dua ile.

Bu yazı toplam 63 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar