Abdurrahman Dilipak
ERKEKLER AĞLAMAZ MI?
İnsan ağlar ve güler. Bir bebek dünyaya geldiğinde çevresindekiler güler, o ağlar. Bir insan öldüğünde, o Rabbine verdiği söze sadık kalmışsa, hele bir de Gazzeli bir çocuksa, o güler; onu kaybettiğini düşünenler ağlar.
Hz. Yakub, kardeşlerini kuyuya atan 10 oğlunun ardından “Benim çocuklarım kardeşlerine bunu nasıl yaptı?” diye ağlamadı mı? Ve bir de Yusuf’un hasretinden. O aslında başına gelecekleri biliyordu ve çocuklarına yol da göstermişti: “Siz ondan habersizken onu kurdun yemesinden korkarım” diyerek.
Evet, peygamberler de ağlar. Hz. Âdem (a.s.) Cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirildiğinde, işlediği zellenin verdiği büyük mahcubiyet ve pişmanlık nedeniyle günlerce Allah’a sığınarak ağlamadı mı? Hz. Davud (a.s.) da yüce Allah’ın (cc) büyüklüğü, celali ve derin haşyeti içinde, Allah korkusu hissiyle secdeye kapanıp gözyaşı dökmedi mi? Hz. Muhammed (s.a.v.) da ahir zamanda, imanı kalbde tutmanın ateşi elde tutmaktan zor olacağı günlerle ilgili olarak ümmetinin endişesiyle gece namazlarında secdede hıçkırarak, ümmetinin selameti ve azap görmemesi için “Ümmetim, ümmetim” diye ağlamadı mı? Torunlarının başına neler geldiğini biliyorsunuz. “Bildiğimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz” diyordu ashabına. Ahir zaman fitnesi konusunda ümmetini uyardı durdu. Resulullah’ın (s.a.v.) şefkat ve merhameti çok yüksekti. Oğlu İbrahim vefat ettiğinde, amcası Hz. Hamza şehit düştüğünde insanî bir hüzün ve şefkatle sessizce ağlamıştır. Bağırarak, çağırarak, dövünerek, ağıtlar yakarak ağlamak yok bizim için. Resulullah (s.a.v.), Kur’an haşyetiyle, sahabeden Kur’an dinlerken veya namaz kılarken kalbinin derinliklerinden gelen bir hisle gözyaşı dökerdi.
Akif kendini “hisli yürek” olarak tanımlar. O “Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem / Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!” diyen biri. Erkeklerin ağlamaması gerektiğini söyleyenler bunu “yufka yüreklilik” olarak görürler. Aslında “erkeklerin ağlamaması gerektiği” bir Arab geleneğidir. Oysa ağlamak beşeri bir özelliktir. Katılaşmış kalplerin yumuşaması için gözyaşı bir ilaç hükmündedir. Evet, kahkahalarla gülmekten, dövünerek ağlamaktan söz etmiyorum. Bakın, Allah (cc) Kitab-ı Mübin’inde (âmennâ ve saddaknâ) bu konuda ne buyuruyor:
(İsrâ 109): “Yine ağlayarak yüzüstü secdeye kapanırlar; kendilerine ne zaman Kur’an okunsa, bu onların Allah’a olan saygılarını (huşûlarını) artırır.” (Müminlerin ilâhî kelam karşısındaki samimi ve ürperen hallerini över.) (Meryem 58): “İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerden… Kendilerine Rahmân’ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.” (Peygamberlerin ortak vasfının, Allah’ın kelamı karşısında hüzün ve saygıyla eğilmek olduğunu gösterir.) (Tevbe 82): “Artık onlar, kazandıkları günahlar yüzünden az gülsünler, çok ağlasınlar!” (Münafıkların ve dünyalık peşinde koşanların ahiretteki hüsranına ve pişmanlığına vurgu yapar.) Vurguncular, soyguncular, rüşvet ve torpil yapanlar, evrakta sahtecilik yaparak makam sahibi olanlar, ihaleye fesat karıştıranlar, eğer gerçekten Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorlarsa, ders alsınlar. Öyle “töbe töbe” demekle, Hacca, Umreye gitmekle günahlarından kurtulacaklarını, aklanacaklarını düşünüyorlarsa yanılıyorlar. Şeytan (La) onları bu şekilde Allah’la (cc) aldatıyor demektir.
(Yusuf 16): “Akşam karanlığı çökünce ağlaya ağlaya babalarının yanına geldiler.” (Hz. Yusuf’un kardeşlerinin, babalarını kandırmak için döktükleri sahte gözyaşlarını anlatır.)
(Necm 43): “Kesinlikle, güldüren de ağlatan da O’dur.”
Bizde de birileri “kadınlar gibi ağlamak”tan söz eder. Erkekler kadınlar gibi, kadınlar da erkekler gibi ağlamasın. Şartlar gerektirdiğinde kadınlar kadın gibi, erkekler de erkek gibi ağlayabilmeli.
Ağlamak sadece acının, çaresizliğin, öfkenin bir sonucu değil; insan sevinçten de ağlar. Ağlayabilmeli. Analarımızı ağlatanların zulmüne karşı duyulan “çıdam olmuşluk” halinde de gözyaşı dökebilir insan. Bir gün özgür Kudüs’ün sokaklarında Mescid-i Aksa’ya doğru yürüyen milyonlarca insanın gözyaşları da sel olacaktır. Ve tabii “her Müslüman bir bardak su dökse İsrail’i sel alır” sözünün yüklediği sorumlulukla, insanların bu hedefe ulaşmak için bardaklarını kanla, gözyaşıyla ve terle dolduracakları güne ertelenmiş bir gelecekten söz ediyorum.
Gözyaşının kimyası da aslında insan hayatında önemli bir yere sahiptir. Biyolojik anlamda o ana verilen fıtri bir tepkidir. Nörobilim açısından ağlamak, beyindeki kimyasal fırtınanın dışa vurumudur. Duygusal bir hikaye bile ağlatabilir insanları. Ağlamak insani bir reflekstir. Her şeye ağlamaktan söz etmiyorum ama yerinde ağlayabilmeli insan. Asıl sorun ağlayamamaktır. Günahtan arınırken gözyaşı dökmek muhteşemdir aslında. Cioran, “Gözyaşları olmasaydı, dünya tamamen bir çöl olurdu” der. İslam geleneğinde ağlamak bir zayıflık değil, aksine kalbin diriliğinin, merhametinin ve kibirden uzak oluşunun en büyük nişanesidir.
Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.a.), Hz. Muhammed’in (s.a.v.) vefatından sonra onun sadık hizmetkârı Ümmü Eymen hazretlerini ziyarete gittiklerinde, Ümmü Eymen’in “Ben Peygamberin vefatına değil, artık gökten vahyin kesilmiş olmasına ağlıyorum” demesi üzerine her iki büyük sahabi de hıçkırıklara boğulmuş ve onunla birlikte ağlamıştır. Bu, alimlerin ve ariflerin ilahi kopuşa duydukları derin hüznü ifade eder.
İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn adlı eserinde “Ağlamak kalbin yumuşamasının neticesidir. Katı kalpten yaş çıkmaz. Alim, bilginin zirvesine ulaştıkça acziyetini anlar ve bu acziyet gözyaşına dönüşür” der. Mevlânâ ağlamayı rahmetin kapısını çalan bir anahtar olarak görür. Mesnevi’de şöyle der: “Bulut ağlamadıkça yeşillik nasıl güler? Çocuk ağlamadıkça süt nasıl kaynar, coşar? Çok ağlayınız ki ilahi rahmet pınarları coşsun.”
Necip Fazıl Kısakürek “Gözyaşı” şiirinde ise şöyle der: “Gözyaşı, bir damla su, ama içinde ne sırlar barındırır… / Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz; / Gözyaşı, ruhun kirini yıkayan kutsal bir nehir.” Yine NFK der ki, “Ağlayın su yükselsin, belki kurtulur gemi”.
Selam ve dua ile.