Abdurrahman Dilipak

Abdurrahman Dilipak

BU YAZ SICAK GEÇECEK GİBİ

İster siyaset, ister ekonomi, ister uluslararası ilişkiler, isterse toplumsal ilişkiler penceresinden bakılsın, ülkemiz, bölgemiz ve dünya için iyimser olmak pek mümkün görünmüyor.

CHP bölünebilir, Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atanabilir, Kılıçdaroğlu tekrar CHP’nin başına geçebilir. CHP’den bazı milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırılabilir.

MHP’de ise feshedilen il ve ilçe yöneticileri ile sular durulmuyor; AK Parti‘de Erdoğan sonrası tartışıldığı gibi, MHP’de de Bahçeli sonrası tartışılıyor.

AK Parti ise ekonomi, maliye, yolsuzluk, aile, hukuk, gençlik, uyuşturucu, fuhuş, kumar, iflaslar ve kapanan iş yerleri ile ilgili tartışmalardan büyük zarar görüyor.

Tam böyle bir zamanda, bir yandan “Terörsüz Türkiye” tartışmaları devam ederken, diğer yandan Tom Barrack’ın “Demokrasi, hukuk devleti tartışmalarından vazgeçin, Türkiye için en iyi rejim vicdanlı bir monarşi”den söz etmesi yeni bir tartışma başlatacak. Tabii bir monarşiden söz ediyorsanız, bu bir yandan da Neo Osmanlıcılık demektir. Hatta belki “Laik Türkiye”nin önderliğinde bir Osmanlıcılık yanında halifelik adı altında İslam dünyasının dini açıdan kontrol altına alınabileceği, ABD ve Batı ile uyumlu, İsrail ile iyi ilişkiler içindeki bir Türkiye, Batı’nın gelecek senaryoları açısından ilginç olabilir.

Neo Osmanlıcılık, biraz Tanzimat, biraz Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak üçgeni içinde güncellenmiş yeni bir İttihatçılık rejimi gibi düşünülebilir.

Aslında Mustafa Kemal‘in monarşik cumhuriyet, Sovyetik cumhuriyet, Nasyonal Sosyalist cumhuriyet deneylerinden sonra kendine özgü, Sovyet tipi laiklik, Hitler-Mussolini tarzı bir kafatasçı milliyetçilik karması bir cumhuriyetti. “Türk’ün dini Kemalizm” olacaktı.

Türkiye Cumhuriyeti, İttihat ve Terakki’nin siyasi kanadının devamı mahiyetindeydi. Bugün yeniden; yine İttihatçıların çağdaş, sosyal demokrat, ılımlı milliyetçilik, TSE standartlarında bir İslamcılık ve tarihselcilik ile harmanlanmış karma bir Cumhuriyet modeli, Batı için daha çok tercih edilen bir seçenek olabilir.

Bu fikirlerin ulu orta tartışılıyor olması, aslında ABD’nin ve Batı’nın çaresizliğini gösteriyor. Onlar da ne yapacaklarını tam olarak bilemiyorlar. Bu projeyi hangi kadrolarla hayata geçirecekler, topluma bunu nasıl kabul ettirecekler? Elbette geçiş döneminde, “kadife eldivenli bir demir yumruk” politikasına ihtiyaç duyabilirler.

Batılıların bizi vazgeçilmez görmelerinin bir çok sebebi var, JeoPolitik, JeoStratejik, TeoPolitik bir tarih ve coğrafi konuma sahibiz. İmparatorluk bakiyesi olan sosyolojik çeşitliliğe sahip bir ülkeden söz ediyoruz. Batılılar sadece Türkiye’yi istemiyorlar, Türkiye üzerinden bütün İslam dünyasını kontrol etmek istiyorlar. Türkiye’yi diğer İslam ülkelerine rol model olarak göstermek istiyorlar.

Bugün bu hedef için en uygun parti onlar açısından AK Parti gözüküyor. Aslında F. Gülen hareketini destekleyen batılı derin stratejistler dinlerarası diyalog ve ılımlı İslam politikası açısından bu hareketi bir fırsata dönüştürmek istiyorlardı. Ve bu hareketi ağırlık merkezi olarak AK Parti içinde konumlandırsalar da CHP, MHP içinde de oldukça etkiliydiler. Şimdi AK partiyi bu anlamda yeniden yapılandırmak istiyorlar.

Sanırım bu süreçte Erdoğan sonrası AK Parti’yi yeniden yapılandırmak konusunda iktidarlarını kaybetmeden, sosyal demokrat ve liberallerin de işin içinde olduğu, CHP, sol ve milliyetçi partilerin tabanlarındaki beklentilere cevap verecek bir AK Parti hayal ediyorlar.

Yeni senaryoda Kemalistler ve Aleviler yok gibi. Çünkü tek bir Kemalist ya da Alevilik yok ve giderek de etkilerini kaybediyorlar. Alevi, Caferi, Bektaşi, Kızılbaş, Nuseyri gibi kollara ayrıldılar. Caferiler İran’a yakın, Nuseyri’ler Esad’a yakındı. Bektaşiler Balkanlarda kendi dini merkezlerini oluşturdular.

Kemalizm, ordu destekli, dinleştirilen resmi bir ideoloji, tabi resmi tarih söyleminin gölgesinde bir tabu’ya dönüştürüldü. Herkes Kemalist olmak zorunda olunca, herkes kendi Kemalizm’ini üretti. Zaten 19. yüzyıl sonunda o zamanki siyasi şartlar, savaşlar, ideolojilerin gölgesinde şekillenen ve konjonktür içinde zaman zaman farklı kavram ve kurumlarla kendini tanımlamaya çalışan bir Cumhuriyet maskeli bir tek adam rejiminden/monarşiden söz ediyoruz.

Lale devri sonrası Osmanlı’nın genel yönelimi hep Batı olmuştur. Bu süreç devam ediyor. Her ne kadar AB bizi içine almasa da ucuz asker deposu olarak NATO’nun içine aldı. Şimdi de özel bir statü ile kendilerine bağlamak istiyorlar.

Batı’nın Türkiye’de görmek istediği yönetim, kesinlikle ve öncelikle Müslüman topluluğu kontrol edecek bir kadrodan oluşmalı. Her hâlükârda bu yönetimin, yarın Batılı ülkeler ve uluslararası sisteme hayır deme ihtimaline karşı çok fazla güçlü olmaması, içeride ise farklı gruplar oluşturulmalı. İktidarın kendi içinde farklı ağırlık merkezleri olmalı.

Görünen o ki, Batı’ya karşı güçsüz, kendi halkına karşı güçlü, kendi kadrosu içinde hassas bir denge üzerinde ayakta duran bir yapıya ihtiyaç var. O birbirine karşı rakip gibi gözüken kadroların hepsinin içinde batının desteklediği unsurlar olmalı. Onların mediası, STK’sı olması gerek.

Büyük İsrail’in gerçekleşmesi için Arz-ı Mev’ud coğrafyası önemli. Türkiye’nin buna itiraz etmemesi gerek. İsrail bunun için ısrarla, bölgedeki devletlerin sınır, rejim ve iktidar yapılarının dönüştürülmesinden söz ediyor. Türkiye’nin bu konuda bu lobi ile işbirliği yapmasını istiyorlar. Zaten BOP da böyle bir şey değil mi idi. Bu gün, eğer İran’a diz çöktürürlerse bu konuda ikinci merhaleye geçecekler. İşte o zaman Türkiye’ye ihtiyaç duyacaklar. Türkiye’yi kendileri için bir sıçrama tahtası olarak kullanmak istiyorlar.

Bu hafta içinde dünyanın doğusundan batısından, kuzeyinden güneyinden ilginç sesler geldi. Çin yeni bir dünya savaşı ihtimalinin ortadan kaldırılması için ABD ve İsrail’in nükleer silahtan arındırılması gerektiğini söyledi. Güney Afrika, Netenyahu ve İsrail’in cezalandırılması gerektiğini söylüyor. ABD’nin maceracı politikalarının dünyayı krize soktuğunu söylüyor ve İran’ın ABD’ye karşı desteklenmesi gerektiğini belirtiyor. DEVA partisi genel başkanı Babacan bu plana destek veriyor. İspanya, Almanya’yı İsrail konusunda çifte standartlı davranmakla suçluyor. ABD ve İsrail askeri bir yenilginin ardından şimdi de dünyada yalnız bırakılan bir ülke olarak siyasi anlamda bir yenilgi ile karşı karşıya. Rusya bu konularda bugün düne göre daha aktif. Dünyada yükselen öfke sadece ABD’ye karşı değil, aynı zamanda İsrail’e karşı da. Bu durum ABD ve İsrail’in kendi içinde de krize yol açıyor. Daha da önemlisi, bu durum ABD ve İsrail’le birlikte hareket eden ülkeler, örgütler ve yönetimler için de geçerli. Bu arada ABD ve İsrail’in Epstein bombası kendi ellerinde patladı. Tamam bir çok ülkede bu işin ciddi etkileri oldu ama, keskin sirke kendi küpüne de zarar vermeye başladı.

Kuşkusuz bu onların planı. Allah (cc)’ın da bir hükmü vardır ve galip olacak olan O’nun hükmüdür. Ancak şunu da not etmem gerek. Her topluluk layık olduğu gibi idare olunur. Allah (cc) zalim ve cahil bir topluluğa yardım etmez. Öte yandan gideceği limanı bilmeyen bir kaptana hiçbir rüzgar fayda sağlamaz. Ben derim ki, havf ile reca arasında bir yerde olalım. Yani korku ile umut arasında bir yerde duralım. İnsanların hali malum. Dünya liderlerinin hali malum. Epstein dosyaları hemen hemen hepsinin boynunu büktü. Allah’tan korkmuyorlar, ama Epstein’den korkuyor olabilirler mi? Gelecek günlerin geçen günleri aratacağı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Mü’minler için korku yok. Onlar mahzun da olmayacaklar. Allah (cc) onlara bir çıkış yolu gösterecek. Allah’a (cc) ve ahiret gününe iman edenler için, Kader, Rızık ve Ecelin İlahi takdirin bir tecellisi olduğunu bilenler için ne gam!

Selam ve dua ile.

Bu yazı toplam 90 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar