Abdurrahman Dilipak

Abdurrahman Dilipak

“BATI’YA KALKAN TREN”E NE OLDU?

AET macerası, aslında bir karşılıksız aşk hikâyesidir. 67 yıl sonra “hayır” dediler, yarım ağız. SSCB eski üyeleri bile AB üyesi oldu, biz olamadık. Sabırla hep bekledik. Bir hayal uğruna 67 yıl geçti.

Avrupa ülkeleri ile gelişen ilişkileri DP milletvekili, Borax Consolidated Lmt.’in Türkiye temsilcisi Sıtkı Yırcalı “Batı’ya Kalkan Tren” isimli eserinde heyecanla savunuyordu.

Türkiye’nin AB ve Avrupa kurumları ile kurduğu entegrasyon hayali 67 yıllık bir geçmişe dayanıyor. Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ilk ortaklık başvurusunu 1959 yılında yaptı. Bu ilişkilerin hukuki temeli 12 Eylül 1963’te imzalanan Ankara Anlaşması ile atıldı. Tam üyelik nihai hedef olarak belirlendi. Türkiye, tam üyelik için resmî başvurusunu 14 Nisan 1987’de gerçekleştirdi. 1999 yılında Helsinki Zirvesi’nde adaylığı onaylanan Türkiye’nin, fiili katılım müzakereleri 3 Ekim 2005’te başladı ama sonu gelmedi.

“Batı’ya Kalkan Tren”de rötar mı var derseniz… Biz AET’ye girmek için yola çıktığımızda kömürle çalışan trenler vardı. Bugün hızlı trenimiz var, ama 67 yılda aldığımız yol bir arpa boyu bile değil! Zaten Orient Express’in ilginç bir hikâyesi var. Bağdat/Hicaz Demiryolu hikâyesi Osmanlıda Almanlarla başlamış, daha sonra tren işletmesi Wagon Lits’e, yani Uluslararası Yataklı Vagonlar Şirketi’ne devredilmişti. Bu ayrı, uzun bir hikâye. Pera Palas bu projenin bir parçası. Mesela, 1962’ye kadar dünyanın sıfır noktası İstanbul idi. Bu merkezdeki metrik sistem ve merkezle ilgili eşyalar ile evrakların hâlâ Pera Palas mahzenlerinde tutulduğu söyleniyor. Batıdan gelen tren yolcularının İstanbul’daki durakları Pera Palas’tı. Tam yerine denk gelmişken bir Pera Palas anekdotu ekleyeyim dedim yazıma.

Necip Fazıl ne diyordu bir şiirinde:

Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?

Necip Fazıl bu şiirini 1937 yılında kaleme aldı. Biz de Batı’nın bize kapısını açmasını, bir mezarın taze ölüyü, şeytanın bir günahı beklediği gibi bekledik. Şeytanın o beklediği günahı işledik ve manen mazimizi mezara gömme utancını hâlâ bir kambur gibi sırtımızda taşıyoruz. O kapıdan bütün kimliğimizden soyunarak geçebilirdik çünkü. Domuz ağılının kapısında malaklarını emziren anaç domuzu emmek için bekleyen koyun, aslında manen intihar etmeye, kendi soyuna ihanete hazırlanıyordu. Neyse ki onlar kapıyı aralık tutsalar da içeri almadılar.

Nisan 2006’da AB üyelik sürecini eleştiren Turhan Selçuk’un, AB’yi domuz, Türkiye’yi ise emzirilmeyi bekleyen kuzu olarak çizdiği karikatür…

Avrupa Parlamentosu Türkiye daimî raportörü İspanyol parlamenter Nacho Sánchez Amor’un hazırladığı, 2025 yılını değerlendiren Türkiye Raporu, 17 Haziran 2026’da AP Genel Kurulu’nda 107 ret oyuna karşılık 381 oyla kabul edildi. 171 de çekimser oy vardı. Rapor, bağlayıcılığı olmayan tavsiye niteliğinde bir rapor olsa da parlamentonun genel iradesini yansıtması bakımından önemli.

Raporda mevcut durumda müzakerelerin yeniden başlatılamayacağı belirtiliyor. Buna gerekçe olarak da demokratik reform eksikliği ve hukukun üstünlüğündeki gerileme ileri sürülüyor. Hatta bu konuda “siyasi irade yok” deniliyor. Dahası Sánchez Amor, “Kıbrıs’ta ilerleme olmadan AB-Türkiye ajandası yürümez (…) Avrupa Birliği’ne giden yol insansız hava aracı fabrikalarından başlamaz. Silivri’den, İmamoğlu, Kavala ve diğer birçok tutuklunun bulunduğu hapishaneden başlar” diyor. Dış politika ve Ege/Kıbrıs konusunda “Mavi Vatan” doktrini, Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge ve 12 mil karasuyu konusundaki endişeleri dile getiriyor; Yunanistan’ın haklarını destekliyor. Yani Ege’de ve KKTC konusunda taviz vermemiz isteniyor. Açıkça belirtilmese de Akdeniz’de petrol aramamızdan rahatsızlık duyuluyor. Ve tabii bu arada Türkiye’nin NATO müttefiki olarak stratejik önemi, göçmen yönetimi konusundaki iş birliği, terörle mücadele konusunda bölgedeki Müslüman unsurlardan oluşan silahlı gruplara karşı politikamız ve savunma sanayisi konusunda özellikle doğrudan ve dolaylı olarak Batılı ülkelerle, doğrudan ve Batılı ülkeler üzerinden İsrail’le dolaylı iş birliği (!?) takdir ediliyor.

Raportör Amor, yargı bağımsızlığının olmadığını, çifte standart uygulandığını söylüyor. AİHM kararlarının (Osman Kavala, Selahattin Demirtaş vb.) uygulanmamasını eleştiriyor. Ekrem İmamoğlu’nun tutukluluğunu “siyasi baskı” olarak nitelendiriyor. CHP’ye yönelik “mutlak butlan” kararını muhalefete baskı örneği olarak kınıyor. Belediye başkanlarına kayyum atanmasını eleştiriyor.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, insan hakları ihlallerinden sorumlu tutularak AB yaptırımları arasında Gürlek’in mal varlığını dondurma çağrısı yapılıyor. Ülkücülerden şikâyet de var bu arada. Bir de hizmet pasaportlarının suistimalinden endişe duyuyorlarmış. Ankara bu raporu “önyargılı, gerçek dışı ve Türkiye karşıtı çevrelerin iddialarına dayalı” olarak nitelendirdi. Adalet Bakanı’na yönelik ithamları reddetti ve AP’yi stratejik vizyon eksikliğiyle eleştirdi.

Rapora göre, yargı bağımsızlığı hâlâ “alarm verici” düzeyde olumsuz. 2019’dan bu yana çıkarılan 11 “yargı paketi”ne rağmen ilerleme olmadı. Rapora göre, yargı sistemli bir şekilde siyasi araç olarak kullanılıyor. Muhalefet siyasetçilerine, seçilmiş belediye başkanlarına ve muhaliflere karşı sistematik olarak ceza hukuku ve terörle mücadele kanunları istismar ediliyor. Çifte standart yaygın: Hükümet yanlılarıyla muhaliflere aynı suçlarda çok farklı muamele yapılıyor. Özellikle siyasi davalarda ve “devlet görevlisine hakaret” gibi suçlarda bu çok belirgin. Anayasa Mahkemesi kararları alt mahkemeler tarafından uygulanmıyor. Bu durumun anayasal düzeni tehdit ettiği belirtiliyor. İmamoğlu’nun 19 Mart 2025’ten beri tutuklu olması “uydurma suçlamalar” ve siyasi baskı olarak nitelendiriliyor. Bunun, ana muhalefet cumhurbaşkanı adayını saf dışı bırakmak için yapıldığı iddia ediliyor. 28 muhalif belediye başkanının (18 CHP, 10 DEM Parti) tutuklanması ve/veya görevden alınması, 11’ine kayyum atanması hukuk ihlali ve partizanlık olarak değerlendiriliyor. Raporda, AB Küresel “İnsan Hakları Yaptırım Rejimi” kapsamında hak ihlallerine sebep olan kişi ve kuruluşların banka hesapları ve mal varlıklarının dondurulması çağrısı yapılıyor. Bu kapsamda FETÖ davalarında AİHM kararları çerçevesinde haklı bulunanların tazminat taleplerine bağlı olarak, tazminat için kaynak oluşturma adına bu çağrıların yapıldığı iddiası da söz konusu.

AİHM kararlarının uygulanmaması konusu ısrarla vurgulanan bir konu. Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve benzeri kişilerden söz ediliyor. Rapora göre, Türkiye AİHM’de en çok hak ihlal edilen ülke konumunda ve bunun sonucu olarak da ihlal prosedürüyle karşı karşıya. Rapor, Türkiye’de “hukukun üstünlüğü”nde ciddi gerileme olduğunu, yargının “siyasi silah” hâline getirildiğini ve bunun demokrasiyi, çoğulculuğu ve AB üyelik perspektifini yok ettiğini vurguluyor. Bu durumun üyelik müzakerelerinin yeniden başlamasını imkânsız kıldığı tekrarlanıyor.

AP, mutlak butlan konusunu muhalefete yönelik daha geniş çaplı bir baskı eğiliminin en son örneği olarak değerlendiriyor. “Bu eğilim, gelecekteki seçimlerde potansiyel rakipleri ortadan kaldırmak amacıyla yargı sisteminin bir araç olarak kullanılması ve dolayısıyla Türkiye’yi tamamen otoriter bir sisteme daha da sıkı bir şekilde bağlamayı içeriyor.” Hızlı bir kurultay düzenlenmemesi hâlinde muhalefet partisinde iç kriz riskleri bulunduğu görüşünün savunulduğu belgede, “AP, CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel ile parti yönetiminin siyasi kurgularla görevden alınmasını şiddetle kınamaktadır” denildi.

AP raporunda “Türkiye’de hukukun üstünlüğünün ciddi şekilde aşınmaya devam etmesi ve yargı bağımsızlığının bulunmaması konusunda derin endişeler” dile getirilirken, yargı sistemindeki tarafsızlık ve bağımsızlık eksikliğinin ve çifte standartların yaygın olarak uygulanmasının esefle karşılandığı belirtildi. Raporda “hükümet destekçilerine muhalefet üyeleriyle aynı şekilde davranılmadığı” notu düşüldü. Akademik analizlerde, Türkiye’de tamamen “otoriter bir sistem” olduğundan bahsedildiğini ifade eden Sánchez Amor, “Tamamen otoriter bir ülke Avrupa Birliği’ne aday ülke olabilir mi? Belki olabilir ama üye olamaz” diye konuştu ve mevcut durumda katılım sürecini yeniden başlatamayacaklarını söyledi.

Laiklik konusunda rapordaki şu ifadeler aslında üzerinde çok durulması gereken bir konu. Kendilerinin savundukları Haçlı zihniyeti ile böyle bir sorunları yok ama Türkiye’ye biçilen laiklik rolünden uzaklaştığı konusundaki kaygılarının rapora yansıtılmış olması dikkatlerden kaçmamalı. “AP, Türk makamlarının, Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa’da güvence altına alınmış laik temelleriyle bariz bir tezat oluşturan, dinî bir yaklaşıma dayalı geriletici bir ahlak gündemini toplumun her kesimine aşılama biçiminden duyduğu endişenin giderek arttığını ifade eder.” Bu eğilimin, “mevzuatta, siyasi söylemde, eğitimde, kültürel yaşamda ve medyada gözlemlenebildiği ve bu durumun laikliğin, çoğulculuğun ve temel özgürlüklerin aşınmasına ilişkin ciddi endişeler uyandırdığı” belgeye yansıtılan vurgular arasında yer aldı. AP, en son 19 Mayıs 2021’de kabul edilen Türkiye Raporu’nda da laiklik vurgusu yapmıştı.

Belgede, mal varlıkları dondurulması istenen kişilerden söz edilirken “Bu yetkililer arasında, kayyum rolünü üstlenenler ve onları atayanlar veya devletin baskıcı mekanizmasında kilit rol oynayanlar” ifadesine yer verilmesi aslında örtülü bir tehdit anlamına da geliyor.

‘Siyasi irade yok’ mesajı… Türkiye ile AB arasında 2005’te başlayan üyelik müzakereleri 2018’den bu yana fiilen donmuş durumda. AP’ye göre mevcut durumda müzakerelere dönülmesi için beklentiler yönünde bir ilerleme sağlanmadığı takdirde katılım sürecinin yeniden başlatılamayacağının vurgulandığı belgede şu ifadelere yer verildi: “AP, bu süregelen eylemsizliği, Türk hükümetinin reform ya da üyelik sürecini yeniden canlandırma konusunda gerçek bir siyasi iradeye sahip olmadığının açık bir göstergesi olarak değerlendiriyor.” Bu arada bu belgede, özellikle değişen jeopolitik manzara ışığında, bölgesel güvenlik konularında AB-Türkiye iş birliğinin güçlendirilmesinin önemi vurgulandı. AP, aynı zamanda bir NATO müttefiki olan Türkiye’nin stratejik ve jeopolitik öneminin altını çizdi.

AP belgesinde, Türkiye ile güvenlik ve savunma alanlarında karşılıklı stratejik çıkarlara yarar sağlayan durumlarda pragmatik iş birliğinin güçlendirilebileceği mesajı verildi. Türk makamlarının devam eden makroekonomik istikrar ve reform programını ve enflasyonu düşürürken büyümeyi koruma taahhütlerini memnuniyetle karşıladığını ifade etti. Türkiye’nin yaklaşık 2.7 milyon mülteciye ev sahipliği yapmasını takdir etmeyi sürdürdü. Gümrük Birliği’nin güncellenmesine şartlı desteğini sürdüren AP, Kıbrıs sorunu konusunda iki devletli çözümden vazgeçilmesi talebini yineledi.

Bu yazı toplam 166 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar