YOKSULLUĞUN MUHTIRASI... 'Bak! Karpuz çıkmış anne!'

YOKSULLUĞUN MUHTIRASI... 'Bak! Karpuz çıkmış anne!'

Bir türlü gündemimize giremiyor. Yargıçlar, Rektörler, Politikacılar, Paparaziler ve Sanat Aforizmalarından ibaret değil oysa hayat... Kendinizi biraz yavaşlatarak yürüdüğünüzde, hayatın gerçek kenarlarına değebiliyorsunuz. Hayatın da kenarları vardır, hiç düşündünüz mü? Yani günlük haberler, TV yayınları, internet ve modalaştırılmış ilgilerin ötesinde, sanal tülleri kaldırdığınızda hemen fark edebileceğiniz gerçek yaşam parçalarından söz ediyorum...

Arı kovanı gibi işleyen hayatın örttüğü o yaygın arka hikayeden...
Tanımadığınız zayıf omuzlu esmer bir anne gülümseyerek yaklaşıyor mesela market çıkışı yanınıza... Sıcağın en tepe saatinde elinizdeki torbalarla servisi beklerken, “size yardım edebiliriz” diye teklifsizce eğiliyor yükünüze. Siz “zahmet etmeyin lütfen” diyene kadar iki küçük kızıyla torbalarınız tutuldu bile... Market çıkışından servis arabasına kadar sürecek yaklaşık on metre mesafelik yola sığması hayli güç bir hayat hikayesi süzülüyor zayıf anne ve iki zayıf kızının küçücük ellerinden... Sizi tutuyorlar, size yardım ediyorlar, sizi tanıyorlar...
Elli kilometre kadar öteden, evdeki hasta çocuğunu bir komşuya teslim ederek gelmiş anne. Bizim mahalledeki yardım kuruluşuna kendisinden istenen bazı evrakı teslim edecekmiş, dulmuş, eşi ölmüş, halbuki ne kadar da genç, ama hamdolsun evlere temizliğe gidiyormuş, üç kızı varmış, en küçüğü yatalak, diğer ikisi ise cingöz tavşanlar gibi, onlara üst baş ve eve gıda kolisi alabilmek için muhtarlıktan yaptırdığı kağıtları teslim etmeye gelmişlermiş. Sağolsun bu sene yaz da erken bastırmış ama Allah"tan sokaktaki ağaçların altı serin oluyormuş, yardım kuruluşundakiler namaza gitmişler, onların çıkışını beklerken görmüşler beni... Kocası hayattayken gazeteyi her gün alırlarmış, valla ne yalan söylesinmiş şimdi arasıra okuyabiliyormuş, bir komşusundan bizim “Can Parçası” adlı kitabımızı almışmış, o kitapta çölü uzun uzun anlatmışım, hayatında hiç çöl görmemişmiş ama Allah nasip eder de bir gün Hacca giderseymiş, belki çölü görebilirmiş. Çok ilgisi yokmuş ama hazır çorbalar ve makarnalardaki fiyat artışından acaba haberim var mıymış?
Tüm bu hikayeyi sadece ama sadece on metre gibi kısa bir mesafede ve bir solukta dinliyorum... Sarılıyoruz. Torbalardan alelacele çıkardığım bisküvilerden ikram ediyorum çocuklara, sanki onları dövmüşüm ya da azarlamışım gibi kırgınlıkla bakıyorlar bana, almıyorlar uzattıklarımı, küserim diye tahdit edince istemeye istemeye uzanıyorlar...
Onlardan ayrıldıktan sonra dört farklı markete uğrayarak makarna fiyatlarına bakıyorum, en ucuzu 840 kuruş... 1 lira ve üstünde değişik makarnalar da var. Ama demek ki 840 kuruşluk makarnayı pahalı bulan annelerle aynı şehirde yaşıyoruz. Aynı göğün altında, aynı sabaha uyanıyoruz... Bizler politika, sanat ve polemik derken, açlığın, hastalığın, uykusuzluğun ve kederin o zehir zemberek hikayesine sırtlarımızı dönüyoruz...
Niğde"de çiftçilik yapan bir başka okurumuzdan gelen mektup da bıçak gibi saplanıyor yüreğime... Köyünden kalkıp kasabadan tohum almaya gelmiş, öğlen vakti bakkaldan aldığı peynir ekmeğe sarmışlar bizim üçüncü sayfayı. Caminin yanında bir çeşme varmış, namaz çıkışı çeşmenin yanında ekmeği açmış, yerken de gazete kağıdını açıp rastgele o günkü yazımı okumuş. Bana mazot fiyatları ve tohumlar hakkında ne bildiğimi soruyor, hep başörtülü kızları yazdığımı, parti kapatmasından söz ettiğimi, oysa çiftçilerin boğazından geçemeyen ekmeğin derdini hiç yazmadığımı teessüf ederek itiraz ediyor mektubunda... Artık aynı köyden olsalar bile köylüye kız vermek istemiyormuş kimse, gençlerden hiçbiri köyde iş tutmak istemiyormuş, tarım bitmiş, köylü bitmiş... Fark eder mi sizin için diyor... Hep dünya savaşlarından söz ediyorsunuz, biz de fakirliğin bombardımanı altında inliyoruz diye ekliyor... Bunları, kareli matematik defterlerinden kopardığı bir sayfalık kısa mektubunda kaleme almış. Kağıt A-4 bile değil, yarısından küçük...
İletişimin bu kadar yaygın ve hızlı olduğu bir dünyada, iletişimsizliğin, sağırlığın ve körlüğün bu kadar kalın duvarlarla bizi örmüş olduğu gerçeği, sizce de inanılmaz değil mi? Gazetelerini ve köşelerini endüstriyel gayeler için kullanan meslekdaşlarımızın nezdinde yoksulluğun küçük ama gerçek hikayesi bir türlü yer bulamıyor kendine... Aydınlar ve şairler de sırt dönmüş ona... Muhafazakar, mütedeyyin insanların ne kadar gündeminde yoksulluk?
“Bak! Karpuz çıkmış anne!”... Son zamanlarda işittiğim en içli şiir gibi... Hançer gibi. Sırat Köprüsü gibi. Münkerle Nekir sorgusu gibi... Hangi terazi tartacak bu küçük kızın bu küçük cümlesini?

vakit

Bu yazı toplam 608 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar