Özal'ın ölümü... Bitsin artık bu komplo teorileri!

Dün sabah gazeteye gelmeden önce televizyonda haberleri izliyordum... Ekrandaki altyazıda, “Ahmet Özal'ın basın toplantısı” ifadesini okuyunca, “Rahmetli Özal'ın ölümüyle ilgili bilmediğimiz ne kaldı ki?” diye düşünüp, tam kanal değiştirmeye niyetleniyordum ki; Ahmet Özal'ın; “Savcının istemesine gerek yok... Elimizdeki babama ait saç tellerini gelecek hafta teslim edeceğiz” sözlerini duyunca, vazgeçtim kanal değiştirmekten.
 

Başladım Ahmet Özal'ı dinlemeye...
 
Diyordu ki;
 
“Rahmetli vefat ettiği gün ambulans yoktu. Hasta taşıma aracı bulundu. 1970 model, 3. vitese geçmeyen ve yürüyemeyen bir araba getirildi. İçinde hasta ayağa kalkamıyor, 40 derece açıyla oturabiliyor.

Gülhane Askeri Tıp Akademisi'ne haber verilmesine rağmen, buradaki insanlar tedavi için beklerken, nedense bir anda araç Hacettepe Hastanesi'ne götürülüyor. Hacettepe Hastanesi'nde kimsenin haberi yok, çocuk bölümüne götürülüyor. Çocuk bölümünde büyük acile götürülüyor.

Korumalar "Doktor' diye bağırıyorlar, çünkü doktor yok, çünkü haber de verilmemiş.

Bazı ifadelere göre, orada yarım saatle 40 dakika arasında bekletiliyor. Karnını tutarak iniyor.

Bunların şahitleri var.

Şimdi ben size şunu okuyacağım: Hacettepe Hastanesi'ne vardığında, o zamanki doktor Aysel (soyadını söylemeyeceğim, DDK raporunda var),

"Benim kanaatim hastaneye ölü geldi. Bütün müdahalelere rağmen geri döndürülemediği yönündeydi. Gördüğümde hiç bir canlılık emaresi yoktu. Nabız ve tansiyon alınamıyordu. Göz pupilleri dilate olmuştu, el ve ayaklarda morarma başlamıştı. Gözlemime göre, hastaneye getirildiğinde, en az 20-30 dakika önce ölmüştü. Veriler bu durumu gösteriyordu. Ne Köşk'te ne ambulansta müdahale yapılmıştı'

Şeklinde ifade veriyor...
 
Ambulansta bir şey yapılamazdı, çünkü ambulans değildi, içinde ekipman yoktu. Sadece bir hasta taşıma aracıydı.

Dr. Mustafa Kadri (soyadını yine söylemiyorum) beyanında;

"Ben ve diğer doktor arkadaşlar, yardımcı sağlık personeliyle Sayın Cumhurbaşkanı'nı karşıladık. Ambulansta kimler vardı tam olarak hatırlamıyorum. Aracın önünde şoför vardı. Ambulans sedyesini çıkarmakta zorlandık. Rahmetli sedyede yatıyordu. Vücudunun baş kısmı, 30-45 dereceye nispeten dik duruyordu, yani oturuyordu. Tansiyonunu ve nabzını alamadık. Muhtemelen kalbi ve solunumu durmuştu. Rahmetlinin bu haline halk dilinde tanımlamayla "ölü' diyebiliriz. Ancak o anki bulgulara baktığımızda tıbbi anlamıyla öldüğünü söyleyemeyiz'

Şeklinde açıklamaları var... Babam, 20 dakika önce oraya varmadan önce ölmüş.”
 
AA'NIN FOTOĞRAFI!
 
Bunları söyleyen Ahmet Özal, aynı gün Anadolu Ajansı'ndan geçen bir “fotoğraf”tan da söz ediyor ve diyordu ki;
 
“Bir fotoğraf göstereceğim. Rahmetli hastaneye, çocuk bölümüne girerken. Ölü bir hali varsa, söyleyin... Bu resim, AA'nın çektiği resimdir. 17 Nisan tarihinde ve arşiv numarası vardır. Ayağına bakarsanız, ayağına basıyor, kollarından yardım ediyorlar.

Oradaki sağ ayak rahmetlinin, sol ayak korumanın.

Korumaları tanıyorum. Bu ifadelerle ben de merak ediyorum ve soruyorum, hiç bir bilgim yok. Bu hastane girişiyle ifadelerdeki hastane girişi benziyor mu?

Merak ediyorum.

Birinin bunu açıklamasını istiyorum. Bu, AA'nın fotoğrafı... Devletin ajansı.”
 
Ahmet Özal bunları söyleyince, kafam hepten karışıyor... Tamam, zaman zaman uçuk laflar etti ama, “Özal'a ait” dediği bu fotoğraftaki insan, gerçekten Özal mı?..
 
Ahmet Özal'ı televizyonda dinleyip gazeteye geldikten sonra, Arşiv'deki arkadaşlarımdan “o fotoğrafı” bulmalarını istedim...
 
Buldular... “Çıktı” alıp getirdiler... Milliyet'te yayınlanan fotoğrafın “resimaltı”nda aynen şunlar yazıyordu:
 
“Özal, Hacettepe Hastanesi'ne böyle kollarda taşınarak götürüldü.”
 
Aynı fotoğraf, aynı günkü Meydan gazetesinde de yayınlanmış ve resimaltında denilmiş ki;
 
“Turgut Özal, geçirdiği rahatsızlık sonucu Hacettepe Tıp Fakültesi'ne bitkin bir halde saat 11.10'da getirildi... Özal; görevliler tarafından hastaneye sokulurken çekilen bu fotoğraftan 3 saat 20 dakika sonra yaşama veda etti.”
 
Lütfen dikkat...
 
Özal'ın, hastaneye “kollarından tutulup, yürütülerek” getirildiği ifade ediliyor...
 
Dahası, hastaneye giriş yaptıktan “3 saat 20 dakika sonra” da vefat ettiği yazılıyor...
 
Peki; Prof. Dr. Aysel Paşaoğlu ve Dr. Mustafa Kadri'nin; “Hastaneye gelmezden 20-30 dakika önce ölmüştü” dediği Özal, ne zaman öldü?.. Gelmeden önce mi, geldikten sonra mı?..
 
Yoksa, işin içinde, bizim bilmediğimiz “organize işler” mi var?..
 
Zira; Milliyet ve Meydan gazetelerinde yayınlanan “fotoğraf” ile Prof. Dr. Aysel Paşaoğlu'nun, 27 Temmuz 2011 tarihinde Devlet Düzenleme Kurulu'na verdiği ifade, birbirine tamamen zıt...
 
O gün, hastanenin büyük acil servisinde “kapı nöbetçisi” olarak görev yapan Aysel Paşaoğlu, DDK'ya verdiği ifadesinde; “Benim kanaatim hastaneye ölü olarak geldiği ve bütün müdahalelere rağmen geri döndürülmediği yönündeydi. Benim gördüğümde hiçbir canlılık emaresi yoktu. Nabız ve tansiyon alınamıyordu. Göz pupilleri dilate olmuştu. El ve ayaklarda morarma başlamıştı. İdrarını da kaçırmıştı. Benim gözlemime göre hastaneye getirildiğinde en az 20-30 dakika önce ölmüştü, veriler bu durumu gösteriyordu” derken, Ahmet Özal, babasının hastaneye “sağ” geldiğini iddia ediyor.
 
HACETTEPE'DE DOKTOR YOKTU
 
Maalesef “balık hafızalı” bir toplumuz... Ben de, bu “balık hafızalı” toplumun bir ferdiyim... Hadi “fotoğraf” olayını bir kenara bırakalım da, “televizyondaki tartışma programı”nı nasıl unuttuk?..
 
Herhalde hatırlarsınız...
 
Tarih 12 Eylül 2010...
 
NTV'de, “Bir Ölümün Anatomisi” adlı bir program vardı... Programda, “çok çarpıcı iddialar” ortaya atılıyordu... Sonra, “sürpriz bir tanık” çıkmıştı ortaya ve demişti ki; “Merhum Özal, hastanede midesini tutarak sanki kramp geçiriyor gibi inliyordu... 1-1.5 saat kimse müdahale etmedi.”
 
Bu iddiaların sahibi Hamza Yavuzyılmaz adlı bir vatandaştı... Askerdeyken, “Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş'in yakın postalığını” yapmıştı... Özal'ın hastaneye getirildiği gün, o da “eşinin bir rahatsızlığı”ndan dolayı hastanede bulunuyordu...
 
Anlattıkları tüyler ürperticiydi:
 
“Olay gününden bir gün önce (16 Nisan 1993'te) eşim telefona yetişmek için merdivenlerden aşağı inerken ayağını burktu. Ertesi gün (17 Nisan 1993) sabah 9-10 arası Hacettepe aciline gittik.

Rahmetli Özal'ın kaldığı yerin iki oda yanındaydık.

Doktor aradık, bulamadık.

Yaklaşık yarım saat sonra, bir kargaşa oldu. Bir polis motosikleti geldi, "Cumhurbaşkanı'nı getiriyorlar' dedi. Bir Mercedes kapıya geldi, iki koruma ve bir şoför vardı. Bir tanesi de sedyenin yanındaydı.

Sedyeye resmen çuval gibi oturtuldu. İki hademe o odaya onu soktular.

Sedyenin üzerinde midesini tutarak, sanki kramp geçiriyor gibi resmen inliyordu. Korumanın biri bize doğru koştu, biri diğer tarafa koştu her tarafı boşalttılar. Bize de geri gidin diye talimat verdiler. Bir koruması içeride kaldı.

Ben ara ara çıkıyordum merakımdan. Daha önce hiç görmemiştim ben rahmetli Cumhurbaşkanımızı. Ama o anda inanılmaz derecede içim koptu, başındaki koruma yalvarıyor, "Doktor bulun' diyordu. Sonra bir ara genç doktor gibi bir şey geldi, baktı başında durdu. Ama o da koşmaya başladı müracaata doğru. Cumhurbaşkanımız midesini tutuyor ve kasıyordu kendini.

Kesinlikle yaşıyordu. 3-4 doktor katlardan çıkıyor, bakıyor ve içeri kaçıyordu. Yaklaşık 1-1.5 saat filan gibi bir vakit geçirdik orada, o sürede kimse müdahale etmedi.”

İFADELERİ ALINMALI!
 
Görüyorsunuz ya;
 
Ahmet Özal'ın iddiaları ile Hamza Yavuzyılmaz adlı vatandaşın 2 yıl önce anlattıkları birbiriyle örtüşüyor.
 
O halde?!?..
 
O halde; bugünden tezi yok Prof. Dr. Aysel Paşaoğlu başta olmak üzere, Dr. Mustafa Kadri'nin ve Org. Hasan Iğsız ile Org. Aslan Güner'in bir an önce ifadesine başvurulmalıdır...
 
Tabiî, Süleyman Demirel ile Bedrettin Dalan ve Emin Çölaşan'ın da!..
 
Çünkü Ahmet Özal, dünkü basın toplantısı esnasında; dönemin Başbakanı, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, “Turgut Özal bu yazı çıkaramayacak” şeklindeki sözünün, Emin Çölaşan'ın bir yazısında yer aldığını belirtiyor ve ekliyordu:
 
“Ben bunu Demirel, faldan mı, müneccimden mi öğrendi bilmiyorum. "ABD'deki hastaneden, sağlığının iyi olmadığı söylendi' şeklinde ifadeler kullanıldı ancak Adli Tıp Kurumu raporuyla kalpten ölmediği de anlaşıldı.

Peki bu insan neden öldü?

Peki bazı insanlar öleceğini nereden biliyordu? Sayın Demirel, o dönemde Başbakandı. Belki bazı bilgiler aldı. Peki neden istihbaratlarla paylaşmadı? Ancak bunlar şu ana kadar hiç sorulmadı?..
 
Başka bir şey daha söyleyeyim... Muhafız Alayı'nda 2 bin asker, 2 tane tam donanımlı ambulans vardır. Muhafız Alayı Komutanı kim biliyor musunuz? Bugün Ergenekon davasından yatan Hasan Iğsız!..

Bunları bir araya getirmeye çalışın.”

Bütün “parça”ları bir araya getirdiğimizde, ortaya bir “tablo” çıkıyor...
 
O tabloda “şaibe”ler var, “şüphe”ler var... Dün, “o fotoğrafı çeken AA muhabiri” konuştu ve fotoğraftaki kişinin Özal olmadığını söyledi...
 
Şimdi de, “işin içindekiler” konuşmalı ve bu iş, bir daha açılmamak üzere kapatılmalıdır.
 
“Komplo teorileri”nden bıktık!..
 

 

Hoşuma giden “tespit”ler Dün, “Yayın Kurulu”nda haberlerle ilgili değerlendirme yaparken, yapılan bazı “tespit”ler hayli hoşuma gitti... Bunlar, bana göre de, “çok doğru tespitler”di...
 
¥ Mesela, AK Parti Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner'in yaptığı şu tespit: “Kürtlerin baş belası PKK, yüz karası da BDP'dir!”
 
¥ Mesela, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın Avrupa ile ilgili şu tespiti: “Avrupa'nın sömürgeci ruhunun hala kol gezdiğini, derinlerde bir yerde yaşadığını görmek, bize üzüntü veriyor!”
 
¥ Ya da; Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz'ın, kendisinin de mezunu olduğu ODTÜ ile ilgili şu tespiti: “Molotof kokteyli ya da taş ve sopayla demokratik protesto olmaz... Bunlar kesinlikle bir çoğunluk değil, organize bir azınlıktır!”
 
Bu tespitler yabana atılmaması gereken tespitlerdir.
yeniakit

Bu yazı toplam 556 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar