Abdurrahman Dilipak
NEYİ KONUŞUYORUZ Kİ!
Gaziantep’teki dans ve müzik gösterisi için kimi Manifest’i eleştiriyor, kimi Fatma Şahin’i, kimi de AK Parti’yi ya da İçişleri Bakanlığını eleştiriyor. Manifest bir konser için izin istemiş, izni almış, belediyenin de desteği ile salon istemiş, salonu da vermişler.
Bu Gaziantep’in başına gelen ne böyle. Biri geliyor, kurban keserek, tekbirlerle kerhane açıyor; öteki geliyor, LGBT+ destekçisi ve İsrail’e destek veren şarkıcıların sahne aldığı Manifest grubuna konser verdiriyor; hem de İslami duyarlılığa sahip, LGBT ve İsrail’e karşı bütün STK grupları birlikte bu işe karşı olmalarına rağmen.
Burada asıl üzerinde durmamız gereken konu bu şarkıcılar, bu etkinliği düzenleyenler değil. Daha büyük başka bir sorun var bu konuda: Siyasetin, bu dini hassasiyeti yüksek kesimleri dikkate almaması ve daha da önemlisi bu konsere giriş biletleri 1500-3000 lira olmasına rağmen 50.000’in üzerinde başvuru gerçekleşmiş olması.
AK Parti kadın kolları, “AKP’nin Papatyaları” başlıklı yazıyı yazdığım için 81 ilde benim aleyhimde şikâyette bulununca, hiçbir valilik, kaymakamlık, üniversite ve belediye, birkaç il ve ilçe müstesna benim konferanslarım için salon vermedi. Hatta bir ilde arkadaşlar düğün salonu kiraladılar, konferans afişi asılmasına izin vermediler. Ama LGBT’liler “Onur Yürüyüşü” yapabiliyor. Adana’da Kültür Bakanlığı desteğinde Karnaval düzenlenebiliyor. Tabi o zaman Valiliğin de Belediyenin de sesi çıkmıyor. Mecburen kolaylaştırıcı bir rol üstleniyorlar.
Gaziantepli, AK Parti eski milletvekili Şamil Tayyar diyor ki: Gaziantep’te tepkilere yol açan Manifest grubunun konser ilanı yayınlandığında, sadece ilk bir haftada 8 bin 300 adet bilet satılmış. Kısa süre önce büyükşehir belediyesinin, popüler ilahi gruplarının ücretsiz konserine 2 bin kişi gitmiş. İlahi konseri biletli olsaydı, bu hesaba göre 500 kişi zor giderdi, herhalde. O halde kime, neye, daha çok kızmamız lazım? (…) Manifest grubunun Gaziantep konserinde alan tıklım tıklım dolu. Muhtemeldir, konseri izleyenlerin tamamına yakını AK Parti iktidarında dünyaya gelenlerdir. Yasaklasak, mehter müziğiyle sokaklara dökülsek, neyi önlemiş oluruz? Toplumun tüketim alışkanlıkları, davranışları ve değer algısı hızla değişiyor. Ve dip dalga geliyor. Kızarak, öfkeyle değil, akılla, sağduyuyla, anlayarak, empati yaparak ve makul çözümler üreterek yol almalıyız.
Peki kim bu “Manifest topluluğu” (Yani Cemaati) derseniz; Manifest, 2025 yılında “Hypers New Media yetenek ajansı” tarafından kurulan bir Türk kız grubudur. Mina Solak, Lidya Pınar, Esin Bahat, Hilal Yelekçi, Zeynep Sude Oktay ve Sueda Uluca‘dan oluşmaktadır ve ritim ve blues’u disko, funk, soul, caz, blues, elektronik müzik ve Hip-hop dans unsurlarını birleştiren pop, dans ve R&B karışımı müzik yapmaktadırlar.
Bazı yerel etkinliklerde belediye desteği söz konusu. Gaziantep Büyükşehir Belediyesi de Manifest konserine dolaylı olarak destek verdi. Bu Konser 9 Mayıs 2026’da Odeon Performans Sanatları Merkezi’nde gerçekleşmişti. Çok tartışıldı ama etkinlik gerçekleşti ve bu protestolar kendileri için bir tanınma vesilesi oldu. Artık CHP, ADD, ÇYDD bu işe destek verir herhalde.
Manifest grubu yerel şirketlerle işbirliği yaparak konserler ve festivaller düzenliyorlar. Bunlara sponsor olan şirketlerden bazıları da İsrail karşıtlarının boykot listesinde. Ama kimin umurunda. 2025 de de İstanbul’da bir etkinlikleri olmuş. Daha yeni “Ülker Arena İstanbul Konserleri” yine bu yıl Mayıs’ta gerçekleştirilmiş. Adana, Eskişehir, İzmir’de de konserler vermişler, ama bu kadar eleştiri almamışlardı ve tanınmıyorlardı da.
Kim kimdir belli değil artık, At izi it izine karışmış bu arada. Tabi ki bu yeni cemaat (!?) a göre, it attan daha değerlidir. Domuz da yakında koyundan daha değerli olursa şaşmayın. Çünkü gidiş o yönde. Zihniyet o yönde dönüştürülünce varılacak yer belli.
Bu “cici kızlar” aslında bir “deklarasyon” yayınlamasalar da aslında bir “meydan okuma” şeklinde “Manifesto” sunuyorlar. O zaman da o biletler, bu harekete katılım için ayrı bir anlam kazanıyor.
Biliyorsunuz, Deizm de aşıldı gençlik arasında. Deistler tanımlayamadıkları bir İlahın varlığına inanıyorlardı yeni gelenler, Tanrının varlığına inanmaktan öte, Tanrı var mı yok mu, umursamıyorlar bile.
Biz buraya nasıl geldik derseniz, İstanbul sözleşmesi, Lanzarote, futbol, sanal kumar, uyuşturucu ve fuhuş. Biz insanları hipersonik füze maketleri ile oyalıyoruz. Maketin burnunda Mustafa Kemalin imzası var, arkasında Yıldırım Han’ın tuğrası. Ortada iki şerit arasında “Yıldırım Han” yazıyor. Eksik olmuş, MHP’yi memnun etmek için tuğranın fonunda 3 hilal’li yeşil bir bayrak olmalı idi. Öbür tarafından 1. Meclisin açılışındaki bir yanda Türk bayrağı, öte yandan kelime-i tevhid sancağının olduğu bayrak da basılmalıydı. Bu aslında Milli Görüş camiasına iyi bir mesaj olurdu. Bu arada Mustafa Kemal’in imzası yetmez, burnun öbür tarafına da “Yurtta sulh, cihan da sulh”, “ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri” filan yazmak gerekirdi. (!?) Altta bir yerine de, şu 1.8 km uzağımızdaki Meis adasının haritası resmedilse nasıl olurdu dersiniz.
İşte Gaziantep’teki rezalet böyle bir aklın ürünü. Adana’da devlet destekli Portakal Çiçeği karnavalının arkasındaki akıl da böyle bir akıl. Unutmayalım ki Karnaval kortejine çevre illerden de akın akın insanlar geldi ve korteje Adana’nın nüfusu kadar BİREY katıldı.
Eee, “dağdaki çoban ile bir prof.’un bir oyu olunca”(!?), iktidarları da seçmen belirleyince olacağı bu mu oluyor? Yani tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş mu oluyor?! Aslında ortada bir çelişki, gariplik yok. Birileri yine de “Tavuk yumurtadan mı, yumurta tavuktan mı” diye tartışmaya devam edebilir.
Tabi sonra da sosyal media’da birileri de yazar: “Gericilerin Manifest protestoları bir işe yaramadı, konseri izlemeye gelenler alanı hınca hınç doldurdu. Bu durum AK Parti’nin ölmekte olduğunun, AKP’nin doğum sancılarına işaret ediyor”. Bu durum sadece AKP ile ilgili bir şey değil, Osmanlıyı yıkıma götüren Jeune Turc, İttihat Terakki, New Ottoman rüzgarının etkisi altındaki, Yeşil Sermaye, Yeşil Kemalizm, Yeşil liberalizmin etkisindeki “yeni İslamcılık”ın geldiği seviyeyi göstermesi bakımından sosyolojik anlamda bir turnusol kâğıdı özelliğine sahip.
Zekeriya Efiloğlu” diyor ki, “Gençliğin deizm, ateizm ve agnostisizm bataklığında kıvranıp manevi boşluk içinde olduğundan haberiniz yok herhalde ”.. Bu kişi iddia ediyor “Ahlaki, İslami ve düzgün bir organizasyon yapılsın; bir şey dağıtmazsanız bırakın bu kadar para vermeyi yapılan salon dolmaz ve bu kadar kalabalığı bir araya getiremezsiniz.”
Dün AK Partiye oy verenlerin dava dedikleri şeye ne oldu? Onların çocuklarının bu işe eğilimi bu seviyeye ne zaman ve nasıl geldi. AK Parti’li anneler-babalar, gençler ve KADEM’li annelerin “biz bu duruma nasıl geldik” diye değil, “biz nerede yanlış yaptık” diye düşünmelerinin zamanı geldi ve geçiyor. Sanırım bir yerlere zıplamak için Truva atı olarak kullandığımız cemaat, Vakıf ve STK’lar artık siyasetin arka bahçesinde birileri yerinden kalkamayacak kadar obezleştiler, birileri de artık başka vadilerle dolaşarak buharlaştılar. Kaybettiğimiz Ahlakımızla birlikte Ailemiz, gençliğimiz için gecemizi-gündüzlerimize katıp çalışmamız gerek… Yoksa bu nesiller cehenneme odun olacak, bu durumlar olurken köşesine sinip sesiz kalanlar da o ateşte yanacaklar.
Dün “Deizm”i konuşuyorduk, bugün Apateizm’i. Bu da nereden çıktı, nedir bu derseniz, Apateist’ler, “tanrı umursamazlık” şeklinde tanımlanıyor. Tanrı’nın veya tanrıların var olup olmadığı sorusunun, insan hayatı için pratik bir önem taşımadığına inanan ve bu nedenle bu konuyu tamamen umursamayan, ilgisiz kalan felsefi bir tutumdan söz ediyoruz. İngilizce “Apathy” (ilgisizlik) ve “Theism” (Deizm) kelimelerinin birleşimiyle üretilen bu kavram, bir inançtan ziyade, teolojik tartışmalara karşı takınılan bir kayıtsızlık halini ifade ediyor.
Zekeriya Efiloğlu diyor ki, “…gençliğin dilini okumadan yapılan tepkilerin karşılığı olmayacaktır… Ha bir de gerçek manada bir ve beraber olmazsanız yetkililer nezdinde bir değeriniz de olmayacaktır… Sanırım bir yerlere zıplamak için kullandığınız makamları truva atı olarak kullanmadan, gerçek manada çoktan kaybettiğimiz gençlik ahlak ve aileler için çalışmak gerek.”
Bu arada Serdar Arseven’in önemli bir tespiti var. Diyor ki, “Başı örtülülerin sayısı çok arttı… Tesettürlülerin sayısı çok azaldı”. Siz ne dersiniz ve bunun sebebi ne, sorumlusu kim?
Düne kadar AK Partiyi savunan birçok kişi bugün eleştirmeye başladı. Bir kısmı “N’oluyoruz, bu gidiş nereye?” diye soruyorlar. Dünkü o parti ve lider sadakatinden, troller dışında neredeyse söz eden kalmadı; parti hiyerarşisi içinde bulunanlar ile memurlar ve ihale alanlar dışında bu konudan bahseden pek kimse de kalmadı. Parti tabanı, derin bir sessizlikle kaygı içinde gelişmeleri izliyorlar. Bu durum sadece AK Partiye has bir durum değil. Neredeyse bütün siyasi partilerde durum aynı şekilde. Siyaset artık güven vermiyor, kriz çözmüyor, adeta kriz ve öfke üretiyor. Herkes bu duruma bahane arasa, “günah keçileri” üretse de durum ortada. Bu sonuçtan her kademedeki herkes sorumlu.
Selam ve dua ile…