Abdurrahman Dilipak

Abdurrahman Dilipak

NEREDEN BAŞLAYALIM?

Hep yeniden iman etmekten söz ediyorum da peki nasıl iman edelim?

“Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.” (Nisâ, 136). Bu ayet, hâlihazırda iman etmiş olan müminleri yüzeysel bir inançtan kurtulmaya; imanlarını daha derin, şuurlu, samimi ve güçlü bir seviyeye taşımaya davet eder. Bu davet, daha önce “Kendilerine gelene iman ettik” diyenleri de kapsar. Öte yandan, “İman ettik” demekle yakamızın hemen bırakılmayacağını da aklımızda tutmamız gerekir.

(Ankebût, 2): “İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece ‘İman ettik’ demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” (Hucurât, 14): “Bedevîler, ‘İman ettik’ dediler. De ki: Siz iman etmediniz. Ancak ‘Müslüman olduk (boyun eğdik)’ deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz Allah amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

Allah’ın (cc) istediği gibi bir imana sahip olmak için önce aklıselim sahibi ve ahlaklı bir kişiliğe sahip olmak gerekir. Resulullah (sav), “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” diyor. İman bu temel üzerinde yükselir. İman esasları arasında kronolojik olarak ilk iki madde, Allah’a ve ahiret gününe imandır.

İslam; Allah (cc), Resul (sav) ve Kitap, yani Kur’an-ı Azîmüşşan’dan ibarettir.

Bilmediğimiz bir şeye iman edemeyiz. Yoksa şeytan bizi Allah’la aldatmaya kalkar. (Fâtır, 5): “Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi aldatmasın.” (Lokmân, 33): “… Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi aldatmasın.” (Hadîd, 14): “… Sizi kuruntular aldattı. O aldatıcı şeytan da sizi Allah hakkında aldatmış oldu…”

Aklımız kadar iman eder, aklımız kadar amel işleriz. Aklı olmayana iman da gerekmez.

İslam’ı hakkıyla anlamak için lütfen şu yolu izleyin: Önce bir Usul-i Tefsir kitabı okuyun. “Mekkî ayetler”, “Medenî ayetler”, “muhkem” ve “müteşabih ayetler” nedir? Esbâb-ı nüzul ne demektir? Bu ve daha birçok konuda bilgi sahibi olmanız gerekir. Kur’an-ı Kerim’in muhtevasını öğrenmek için bir meal okumak gerekir. Özel meseleler hakkında mutlaka tefsirlere bakılmalıdır. Sonra Usul-i Hadis okumak gerekir. Hadislerin vürûd sebeplerini bilmek; Resulullah’ın sözleri ve açıklamaları ışığında ayetleri doğru anlamak, sahih hadisleri uydurma olanlardan ayırmak gerekir. Sahih, meşhur, hasen, zayıf ne demektir? Bunları da öğrenmeliyiz. Elbette Usul-i Fıkıh da şarttır. Böylece içtihat nedir, mezhep nedir, kıyas nedir, güncel meseleleri nasıl yorumlayacağız; bütün bunların bir usulü olduğunu öğreniriz. Kur’an-ı Kerim’deki kavramları doğru anlamak ve anlatmak, bazı meselelerde derinlemesine vukufiyet kazanmak için Kelam okumamız da gerekir. Eş zamanlı olarak, yaşayan Kur’an olarak Resulullah’ın (sav) hayatını, yani bir siyer kitabını okumalıyız. Bütün bunları tevhid temelli bir anlayışla okumamız gerekir. Bu anlamda akaid, bütün bu okumaların her zaman en önemli konusu olmalıdır.

Bundan sonra peygamberler tarihi ve mezhepler tarihi okumamız gerekiyor. Kur’an-ı Kerim’de örnek verilen geçmiş peygamberlerin yaşadıklarını böylece daha derinlemesine anlamış olacağız. Aynı zamanda bir İslam tarihi okumamız da şart. Mezhepler ve tarikatlar ne zaman, nasıl ortaya çıktı? İslam dünyasındaki temel ihtilafları ve bunlara yönelik çözüm arayışlarını anlayabilmek için tarihi bir övgü ya da sövgü kitabı olarak okumamalıyız. Din ve devlet büyüklerini ilah ve rab edinmemek için bizden öncekilerin başlarına gelenleri bilmemiz gerekiyor.

Bakın, kulaktan dolma bilgilerle din öğrenilmez. Onun için kitap, “Oku!” emriyle başlar.

Sakın bunu gözünüzde büyütmeyin. Şöyle düşünün: Çocuklarınızın sınıf geçmek, üniversiteye girmek ya da bir sınavda başarılı olmak için çalıştığı kadar cennete girmek için çalışmıyorsanız, cennete girmenin üniversiteye girmekten daha kolay olduğunu size kim söyledi?

(Ahzâb, 72): “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” (En’âm, 144): “… İnsanları bilgisizce (cahilce) saptırmak için Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.”

İmam hatipli ya da ilahiyatçı olmak gerekmiyor bunları öğrenmek için. Her Müslümanın kendisine farz olan şeyleri bilmesi de farzdır.

Kur’an-ı Kerim’i bir kere okuyup bir yerlere kaldırmayacağız, unutmayacağız. Kur’an-ı Kerim’i sürekli okumamız gerekiyor. Bu da bir ibadettir. Bu arada şunu da unutmayalım: “İnmemiştir hele Kur’an, şunu hakkıyla bilin; ne mezar başına okunmak ne de fal bakmak için.” Kur’an, Yaratan’ın yaratılana vahyettiği bir yaşama biçimidir. Bir mümin, Kur’an-ı Kerim ayetlerini her okuduğunda o konuda daha fazla derinlik ve genişlik kazanacaktır. Hatta her okuyuşunda daha önce farkına varmadığı yeni zenginliklere şahit olacaktır. Bu, Kur’an-ı Kerim’in mucizelerindendir.

Bir de hangi ilimde derinleşirseniz Kur’an-ı Kerim size o konuda yeni ufuklar açar. Kâinat kitabını okurken, Allah’ın (cc) kâinattaki “kevni ayetleri”ni tefsir eden bir müfessir olmak istiyorsanız, kâinata Kur’an penceresinden baktığınızda daha ileri bir seviyeye yükseleceksiniz. Sonsuz tekâmül yolculuğunda, gerçeklik âleminin basamaklarından ilim yoluyla yükselenler, hakikat yolunun yolcuları olarak Allah’ın (cc) rızasına ulaşacaklardır. Onlar, “hakkal-yakîn” mertebesine yükselmek için “ilmel-yakîn” yolunda ilerleyenlerdir.

Ahir zamanda Müslümanlar 70 fırkaya ayrılacak; bunlardan ancak biri Fırka-i Nâciye, yani kurtuluşa erenler topluluğu olacak. Ne yazık ki bu 70 fırkanın her biri kendisini Fırka-i Nâciye’den zannediyor. Oysa gerçekten iman eden, amel-i salih işleyen, hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna, hepsi hüsrandadır. Bu özellikleri taşıyanlar; akleden, düşünen, dinde tartışmayı ve tefrikaya sebep olmayı terk eden, herkesi kendilerine veya kendi fırkalarına değil; Allah’a (cc), Resulüne (sav) ve Kitap’a çağıran kimselerdir. İnsanları kendi dergâhına çağıran değil, camiye çağırandır.

Elbette mezhebimiz ve tarikatımız olacak. Ama din büyüklerimizi ilah ve rab edinmeyecek, onları mutlaklaştırmayacağız. Mezhepçilik ve tarikatçılık yapmayacağız. “Biz Müslümanlardanız” diyenlerden daha güzel sözlü kim olabilir? İslam âlimlerinin hepsi; mezhep imamlarımız, Mâtürîdî, Eş’arî, Selefî, Şiî veya Sünnî olmaları fark etmeksizin bizim için güzel örneklerdir. Vehhabiliği kastetmiyorum; ama her Müslüman zaten selef-i evvelin, selef-i salihinin yolundan değil midir? Dört imamımızın her birinden Allah razı olsun. Her Müslüman —Safevî Şiiliğini kastetmiyorum— Ehl-i Beyt’ten, Hz. Ali’den ve Ali Şiası’ndan yana değil midir? Her Müslüman, sünnet ehli değil midir? Allah’a, Resulüne ve Kitap’a iman eden, ehl-i kıbleyi kardeş bilen, sünnet ve cemaat sevdalısı herkes, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat anlayışının mensubu değil midir? Dinimizi kendi aramızda nasıl paramparça ettik! İstişare ve şûrayı, ehliyet ve liyakati bırakıp nerelere savrulduk? Vehhabilere göre Şia zaten mürted, Sünnîler ve sûfîler müşrik. Safevî Şiiliğine göre tek İslam var; o da kendileri, ötekiler ise sapkınlar topluluğu. Sünnilere gelince, Şia beşinci mezhep; Vehhabiler ise zaten sapıtmış. Yahu, İmam-ı Âzam, İmam Cafer-i Sâdık’ın talebesi değil mi?

Aman aman! Bizim Sünni dünyasında rehber bildiğimiz birtakım şeyhler bir araya gelip istişare ederler mi, ortak çalışmalar yapabilirler mi? Yok canım! Hepsinin ayrı radyosu, televizyonu, yayınevi, gazetesi, dergisi, meali, tefsiri ve hadis kitabı var. Hepsinin zekât toplayan insani yardım derneği; hac ve umre düzenleyen ayrı turizm şirketleri, hatta camileri, Kur’an kursları ve mektepleri var. Aman ha, kuzucukları başkalarının Kur’an kursuna gidip kitaplarını okuyarak, onların hocalarıyla hac ve umreye giderek akıllarını karıştırmasın! Allah (cc), akıllardan ve kalplerden geçenleri de bilir. Yarın herkesin önüne yaptıkları ve yapmadıklarıyla birlikte defterleri konulacaktır. Gelin, cami cemaatini kendi dergâhımıza çağırmaktan vazgeçelim de insanları camiye çağıralım. Camilerimiz “Cami-i Dırar” olmasın. Unutmayalım ki bugün “Cami-i Dırar”dan daha çok “Dergâh-ı Dırar” var! Müslüman Müslümana güvenmiyorsa başkası Müslüman’a nasıl güvensin? Hani “el-Emin” olacaktık? Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye gelindiğinde orada Hristiyanlar, Yahudiler ve müşrikler de vardı. Nasıl oldu da onlar Müslümanlara güvendiler? O gün onlar Müslümanlar için şöyle diyorlardı: “Onlar el-emindir; bilirler ve yalan söylemezler, söz verdiklerinde sözlerinde dururlar.” Bugün şu partiye, tarikata veya mezhebe mensup Müslümanlar birbirleri için bunu söyleyebilirler mi? Nerede yanlış yaptık? Bunu görmek, bilmek ve anlamak için bu örnek yeter.

Kur’an-ı Kerim’de akledenler, ilim sahipleri ve düşünenler hakkındaki ayetlerin mealleri için lütfen notlara bakınız.

Selam ve dua ile…

NOT: Kur’an-ı Kerim’de cahillerin kınanması; ilim sahiplerinin, akledenlerin ve düşünenlerin övülmesi

İlim sahiplerinin, akledenlerin ve düşünenlerin övülmesiyle ilgili ayetlerin meallerini aşağıda bulacaksınız. Kur’an-ı Kerim’de cehalet, bilgisizlik ve taklitçilik sert bir şekilde kınanırken ilim, akıl, tefekkür ve derin düşünme (tedebbür), imanla doğrudan ilişkilendirilerek övgüyle yüceltilir.

Cahillerin, akıllarını kullanmayanların ve taklitçilerin kınanması

Kur’an, gerçeği aramayan, körü körüne atalarını taklit eden ve akletmeyen insanları sert bir dille eleştirir; onları hayvanlardan daha aşağı bir dereceye konumlandırır.

(Bakara, 171) — Kör taklitçilik ve sağır cehalet: “İnkâr edenlerin durumu, sadece bir çağırma ve bağırmayı işiten (anlamını kavramayan) hayvanlara haykıran çobanın durumuna benzer. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden akıllarını da kullanmazlar.”

(Enfâl, 22) — Akletmeyenlerin derecesi: “Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, akıllarını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir.”

(A’râf, 179) — Gaflet ve cehalet: “… Onların kalpleri vardır ama onlarla kavramazlar; gözleri vardır ama onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller (cahiller) onlardır.”

(Furkân, 44) — Düşüncesizliğin kınanması: “Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceğini yahut akledeceğini mi sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir, hatta yolca onlardan daha sapıktırlar.”

İlim sahiplerinin övülmesi ve yüceltilmesi

İslam’da ilim, insanı Allah’a yaklaştıran en büyük vesilelerden biri kabul edilir. Ayetler, bilen ile bilmeyenin bir olamayacağını bildirir.

(Zümer, 9) — En meşhur ilim ayeti: “… De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri (bunu) düşünüp öğüt alır.”

(Mücâdele, 11) — Âlimlerin derecesi: “… Allah içinizden iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

(Fâtır, 28) — Gerçek haşyet ilimdedir: “… Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereği gibi) korkar. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”

(Âl-i İmrân, 18) — İlim sahiplerinin şahitliği: “Allah, adaleti ayakta tutarak, kendisinden başka hiçbir ilah olmadığına şahitlik etmiştir. Melekler ve ilim sahipleri de (buna şahitlik etmişlerdir)…”

Akledenlerin ve düşünenlerin (tefekkür edenlerin) övülmesi

Kur’an, evrendeki nizamı ve yaratılış delillerini inceleyenleri “akıl sahipleri” (ulü’l-elbâb) olarak anar ve takdir eder.

(Âl-i İmrân, 190-191) — Derin düşünce: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için gerçekten açık deliller vardır. Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde derin derin düşünürler ve şöyle derler: ‘Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın…’”

(Yûnus, 100) — Akletmemenin sonucu: “… Allah, pisliği (huzursuzluğu ve azabı) akıllarını kullanmayanların üzerine bırakır.”

(Câsiye, 5) — Doğa olayları üzerinde düşünmek: “Gecenin ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık (yağmur) indirip onunla ölümünden sonra yeri diriltmesinde ve rüzgârları yönlendirmesinde, akleden bir topluluk için deliller vardır.”

(Ra’d, 4) — Tefekkür topluluğu: “Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, bir kökten sürmüş çatallı ve çatalsız hurma ağaçları vardır ki hepsi aynı su ile sulanır. Öyleyken yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. Şüphesiz bunlarda akleden bir topluluk için deliller vardır.”

Bu yazı toplam 74 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar