Abdurrahman Dilipak

Abdurrahman Dilipak

LİDER PARTİLERİNDE BAKAN OLMAK!

Lider partilerinde gelmek de kolay gitmek de… Tam tersi de doğru: gelmek de zor, gitmek de… Her şey lidere bağlıdır.

Lider partilerinde lider her şeydir. Her şeyi en iyi o bilir, o yapar… O partinin sadece genel başkanı değil, sahibidir, ideoloğudur. Ona “kutsal bir kişilik” muamelesi yapılır. Onu, fikirlerini ailesini, yakın çevresini eleştiremezsiniz. Eleştirirseniz hain olursunuz.

Övgüler hep lideredir. Eleştiriler, sövgüler, onun ikinci halkada yer alan çevresindekileredir. Eğer bir yanlışlık, eksiklik varsa, o onun yanındakilerin ihmallerinden, beceriksizliklerinden, ihmallerinden kaynaklanmaktadır. Beyefendide hata şöyle dursun, “zelle” bile olmaz.

Bu konuda bakanların ve müşavirlerinin işi çok zor. Onların başarıları lidere, yanılgıların sebebi kim olursa olsun onun hesabı kendilerinden sorulur. Aslında ikinci plandakilerin konumu talihsiz bir konum. Adeta “günah keçisi” gibi bir konuma sahipler ve kullanım süreleri dolduğunda, ya da yıprandıklarında, konjonktürel ve real politik açıdan yeni alternatifler bulunduğunda anında görevden uzaklaştırılırlar. Onlar da düşmemek için affedilmelerini isterler.

Aslında liderler için akıllı, dürüst ve cesur olmak risktir. Söz dinleyen, itiraz etmeden verilen emri yerine getiren, bunu yaparken de işi yüzlerine gözlerine bulaştırmayan birileri ideal bir profildir. Ehliyet ve liyakat risktir. Hatta uzak tefek, birtakım açıklarının olması işi daha da kolaylaştırır. İtiraz ettiğinde, sorun çıkarttığında başına gelecekleri bildiği için uslu duracak, yaramazlık yapmayacaktır.

Osmanlıda da bu böyleydi; daha önce de böyleydi daha sonra da… Saray soytarıları her zaman akıl ve ahlak sahiplerinden, cesur insanlardan daha fazla itibar görürler.

Bu piyasada birileri üstlerine karşı ne kadar nazik ise astlarına karşı o kadar kabadır.

Hele TEK ADAM rejimlerinde durum daha da kötüdür. Kibir tavan yapmıştır. O kendini İlah’lık ve Rab’lik konumuna layık görürken, çevresindekiler de onu İdol edinirler, manevi tasarruf sahibi bir olarak görürler. Sanırsın ki, “göklerin hazinelerinin anahtarı onun elindedir ve göklerin ordularının komutanı odur.”

Gelenekte zahid insanlar kendilerini “fakir, pür taksir” olarak tanımlarken liderlik makamına yükseltilenler “masum” kabul edilir. Zahidler “beni bana bırakma (beni nefsimle baş başa bırakma) Rabbim diye dua ederler. “Führer, Ulu önder”ler işlerine kimseyi karıştırmaz ve bu anlamda itibardan tasarruf edilmeyeceği için bendelerini ulufelerle ödüllendirirler.

Partizanlar için her şey lider için, lider tarafından verilen emirlere uygun olarak lidere göre olacaktır. Onların etrafında şöyle sesler duyabilirsiniz mesela “öl de ölelim, vur de vuralım, emret komutanım.”

Öyle ya “bir çivi/mıh bir nalı kurtarır. Bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir vatanı kurtarır.” “Her şey vatan için” olunca, “gayeye giden her yol meşrudur”(!?). Şeytan kimilerini Allah’la, kimilerini uydurdukları ya da manasını çarpıttıkları hadisler üzerinden peygamberle, kimi Şeyh, kimi liderle kandırır. Dikkat edelin, Allahtan başka hiç kimseyi İlah /hüküm koyucu, Rab/Terbiye edici edinmeyelim, Şeyh de olsa, Lider de olsa. Din ve ideoloji ucuz politik hesaplara alet edilmemeli.

Bir Müslüman için, kim ne emir, ne direktif verirse versin, Allah’ın emirlerine ve rızasına uygun mu önce ona bakalım. “Masiyet’te itaat yoktur”. İstişare ve şura olmadan, ehliyet ve liyakat gözetilmeden ulul emre de itaat bizi kurtuluşa götürmez. Öte yandan muhkem nas ile sabit bir konuda İçtihat olmaz! Evet, “Devlete olan sadakatimiz, Allah’a olan sadakatimizi koruduğu ölçüde bizim için bir anlam ve değer taşır”. Gömleğimizin rengi, anayasanın temel ilkeleri ile çelişiyorsa, değişmesi gereken bizim gömleğimizin rengi değil, o anayasa’nın temel ilkeleridir.

Liderler insanları, insanlar da liderleri “havf ile reca” (korku ile umud) arasında bir yerde tutmaları gerekir. Dengenin bozulması her iki taraf için de, her iki dünyada gazab vesilesidir.

Dikkat edelim dünya da değişir, insanlar da… İyi başlayıp kötü biten işler de kişiler de vardır, kötü başlayıp, tövbekâr olup iyi bir şekilde hayatını sonlandıranlar da vardır. İyi gün dostları kötü günde bir anda Brütüs’e dönüşecektir. Kötü günlerdeki, kötülüklere karşı direnirken kurulan dostluk bizim için “ahiret kardeşliği”ne uzanan bir dostluk olacaktır.

Zalimleri, cahilleri, ahlaksızları, korkakları dost edinenlerin vay haline!

Keşke insanlar, kamu sorumluluğu isteyen işler konusunda çok talepkâr olmasalar. Bu iş ateşten gömlektir. Ne liderinizi tatmin edebilirsiniz ne de toplumu, eğer ahlaklı bir toplumda yaşamıyorsanız. Herkes kendi işlerinin istediği şekilde olmasını ister. Hak-Batıl, İyi-Kötü, Çirkin-Güzel çoğu kimsenin umurunda değil. Onları ilgilendiren o günün kurtarılmasıdır. İnsanların çoğunda Allah korkusu yok. Bunlar “Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz.”

Eflatun “Devlet” kitabında, yani “Politeia” isimli kitabında ailesini bile yönetmekte acze düşen insanların bütün bir toplumu yönetme iddiasının gerçekçi olmadığını söyler. Siyasete talip olanları ya işin aslını bilmedikleri, bilmedikleri bir şeyin peşinde koştuklarını, ya da kamu malına göz dikip, iktidar kürsüsünde komplekslerini tatmin etmek istediklerini söyler. Devletin ayakta kalması adil yasalar ve adil bir yargı sistemi ile mümkündür. İdeal bir toplum olmadan ideal bir devlete ulaşmak da mümkün değildir. Genellikle de ilim adamları, dini önderler, kanaat önderlerinin yani filozoflarla kralların uzlaşması nadirattandır. Biri, din, akıl, ahlak ve vicdan’dan, hukuk’tan yola çıkacaktır, ötesi reel politik endişelerden söz edecektir.

Ulema siyasetin arka bahçesinde ulufelere tamah ederse ondan hayır gelmez. Kardeş katline bile fetva verirler o zaman. Mecelleden de delil getirirler. Umumun menfaati gerektiğinde ferdin rızası dışında, o kişinin zararına işlem yapılabilirmiş? Hani bir gemide 40 şaki, bir masum olsa onu bile feda etmeyecektik. Eğer toplumun menfaati için bir ferdin zarar görmesi halinde, zarar temel hakların dışında tazmin edilebilecek bir değerse, tazmin şartı ile o bedel belki ödenebilir. Çoğunluk öyle istiyor diye ne azınlığın ne de bir ferdin zararını kabul etmek mümkün değildir. Kimse de maslahat, kamu çıkarları öyle gerektiriyor diye kimse kardeşini de katletmesin, masum insanları da feda etmesin. Bu konudaki fetvalar, fetvayı vereni de, fetvayı alıp ona göre icraat yapanı da bağlar. Din günü o siyasetin, katlin hesabı sorulur. Yoksa Muhsin Yazıcığlu ya da Eşref Bitlis bu şekilde kurban mı verildi? Birine birini vurması ya da mahkûm etmesi emri vereceksin. “Her şey vatan için, din için” filan diyeceksin. Ölen niye öldüğünü, öldüren niye öldürdüğünü bilmeyecek. Bu kıyamet fitnesinin en vahşi misallerinden biridir. Bu Firavuni bir bakış açısıdır. PKK’yı kuran akıl da aslında böyle bir akıldı. Emir verenlerin İlah ve Rab konumuna yükseltildiği birçok örgütte durum böyledir… FETÖ aklı da böyle bir akıl değil miydi? Lider emredince birileri bunu “ulul emre itaat” zannediyor, kimilerine göre de emir emirdir, yerine getirilir. Müritlerin birçoğu şeyhin önünde zaten “musalla taşındaki meyyid gibidir”. Öl deyince ölünür, öldür deyince de öldürülür. Mafya düzeni de böyledir. Siyaset de Mafyalaşmışsa orada da bu racon böyle kesilir.

Bir kişi, bir başkası hakkında fetva alarak onun üzerinde tasarrufta bulunamaz. Fetvayı alanın aldığı fetva, fetvayı verenle birlikte alanı bağlar. Bir kişinin bir başka kişi hakkında aldığı fetva üzerinde o kişiye bedel ödetilemez. Zaten açık nas ile verilmiş bir hüküm varsa ona kimse itiraz edemez. Muhkem nas ile sabit olmayan bir konuda içtihatlar farklılık gösterebilir. İcma dışındaki hükümlerde farklı görüşlerin öne sürüldüğü bir durumda, şüphe sanık lehine yorumlanır. Beraati zimme de esastır. Şüphe ile, zan ile hüküm verilmez.

Her bakan, bakar ama göremeyebilir. Ayet öyle demiyor mu, bizler için “onların gözleri var görmez, kulakları var duymaz, kalpleri var hissetmez.” Evet biz yine de güzel söz ve hikmetle söyleyelim ama, onlara söylesen de söylemesen de bir, akletmezler. İhtirasla istedikleri şeyler, aşk, öfke, kaybetme korkusu genellikle insanların aklını başından alır ve gözlerini kör, kulaklarını sağır eder.

Önce siyasiler, bürokratlar, kamu görevlilerinin tümü, aslında hepimiz, sadece yapıp söylediklerimizden değil, söylememiz gerekirken söylemediklerimizden ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımızdan da hesaba çekileceğiz. Bir de İlahi Adalet Divanı var, krallar ve köleler birlikte yargılanacaklar.

Selam ve dua ile…

Bu yazı toplam 182 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar