Abdurrahman Dilipak

Abdurrahman Dilipak

Karanlık aydınlığın yokluğudur..

Bizim sloganlaştırdığımız bir ayet meali vardı: “Hak geldi, batıl zail oldu”.
Milli Gazete’nin ser levhası idi bu.
Aslında bu ayet İsra 81’deki bir ayetle ilgili ama, bu ayet “De ki” diye başlar.
Yani Allah (cc) öyle demiyor. Peygamberinin ve onun şahsında bizim böyle dememizi istiyor.

Ayetin tam meali şöyle: (İsrâ Suresi 81): “(Ve yine) De ki: “Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur.” Kur'an-ı Kerim'de "De ki" (Gul) kelimesiyle başlayan ayetlerin sayısı 332'dir. Bu sayı, Kur'an'daki "Dediler ki" (Galu) ifadesinin de tam 332 defa geçmesiyle dikkat çeken bir tevafuk söz konusu. Birileri bir şeyler söylüyor, Allah (cc) bizim onlara karşı ne dememiz gerektiği ile bir misal veriyor. (İsra 81) “Ve yine” diye başladığına göre, (İsra 80)’e de bir bakmamız gerek: “De ki: “Rabbim! (Gireceğim yere) doğruluk ve esenlik içinde girmemi sağla. (Çıkacağım yerden de) beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver.”

Bu ayetin bize öğrettiği bir şey var. “Hak gelince batıl zail oluyor “ ve “batıl zaten yok olmaya mahkum edilmiş''
Biz bu sloganı yüksek sesle söylerken, ayeti okuyup durduğumuz halde, sonra nedir bu başımıza gelen felaketler, İslam dünyasının, Müslümanların bu hali perişanı nedir?” diye sorduğumuzda, buna verdiğimiz genellikle cevab şöyle oluyor: “Masonlar, Komünistler, Kapitalistler, Faşistler geldi biz böyle olduk”

Hayır!
Ayet bize böyle dememizi söylemiyor bize.
“O zaman diyelim ki, Şeytan geldi, bizi saptırdı”. Böyle bir savunma kabul edilmez. Şeytanın varlığı günah işlememizin bahanesi, gerekçesi olamaz.

Ayetin bize söylediği açık açık ve net: “Karanlık gelince ışık yok olmaz. Batıl gelince Hakkın zail olmadığı gibi. Işık gelince karanlık yok olur. Çünkü karanlık aydınlığın yokluğudur ve zaten karanlık yok olmaya mahkumdur.''
Yani, bizim kafamız bilginin, kalbimiz imanın nurunu yayıyorsa, bir Arif, münevver / nurlandırılmış, Hakikatin bilgisini kalbinde taşıyan biri isek bulunduğumuz ortamı aydınlatırız. Bu konuda Allah da bize yardım eder.

Biz karanlıkların üzerine gittiğimizde, karanlıklar aydınlanacaktır.

Önemli olan kim olduğunuz değil, ne yaptığını, ne söylediğinizdir. Yapmanız gerekeni yapmıyor, söylemeniz gerekeni söylemiyor, sonrada birilerinin gelip gitmesi üzerinden insanlara bir gelecek vadediyorsanız, gerçeği söylememiş oluyorsunuz.

Bu anlamda dini, mezhebi, ideolojik, politik, felsefi ve vicdani kanaat farklılıklarına dayalı kategorileştirme bizi Hakka, hakikate, adalete, barışa, hürriyete ulaştırmaz.

Her yerde her zaman iyiler ve kötüler vardı, hala da varlar ve bundan sonra da bu böyle olacak. Onun için Allah (cc) bizi mallarımız, canlarımız ve sevdiklerimizle, nimetlerini kimi zaman artırarak, kimi zaman eksilterek bizi imtihan edecektir. Allah (cc) aynı şekilde servet ve iktidarı halklar ve ülkeler arasında evirip çevirecektir.

Firavun sarayında Hz. Musa, Hz. Haacer, Hz. Asiye, Hz. Maşite vardı, Ama Hz. Yakub’un evinde 13 kardeşten 11’i Yusuf’u kuyuya attılar. Hz. İshak’ın iki oğlundan biri iman edenlerden değildi. Hz. Nuh’un zevcesi ve oğlu gemiye binmedi.

Hep söylüyorum, biz doğduğumuz ana-babayı, doğduğumuz zamanı, doğduğumuz toprağı, derimizin rengini, cinsiyetimizi kendimiz seçmedik. Allah’ın takdiri olan bir iradeyi, kendi içinde kategorize ederek, buna dayalı bir akıl yürütmeye kendi ırkını, ait olduğu, sosyal, siyasal topluluğunu yüceltmek Yahudileşme temayülünden başka bir şey değildir.

Birileri sürekli başkalarını suçluyor, kendi nefsini aklayan ve yüceltenler yok mu, onlardan uzak duralım. Unutmayalım ki, Allah (cc) “kendini kınayan nefs”e yemin eder. Nefsini aklayıp yüceltenler ise kitab da kınanır. “Ben” ya da kendi aid olduğu ekonomik, sosyal, siyasi topluluğu kast ederek “Biz” diyenler de kendi egolarını kolektif bir hale getirerek yüceltenlerdir aslında.

(Kıyamet 1-2)de ne deniyordu: “Kıyâmet gününe yemin ederim. (Kusurlarından dolayı kendini) kınayan nefse de yemin ederim (ki diriltilip hesaba çekileceksiniz).”

Bu durum aslında dinin evrensel kapsayıcılığı çerçevesinde, bizi dünya ölçekli düşünme, harekete geçme yönünde, hakikat yolculuğunda Allah’ın rızasının tecellisinin vesilesi olma bağlamında bizi insanların göz aydınlığı ve iç huzuru konusunda harekete geçmeye davettir. Ayet öyle diyordu: Allah (cc) bizim adil şahidler olmamızı, Hakkın ve halkın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, haykıran sesi olmamızı istiyor. Allah (cc) bizim ellerimizle zalimleri cezalandırmak ve mazlumlara yardım etmek istiyor. Aslında Allah’ın bizden istediği işi, Allah bizim ellerimizle gerçekleştirerek bizi ödüllendirmek istiyor.

Kafamız bilginin, hikmetin, kalbimiz, İmanın, Hakikatin, Sevginin, Merhametin nurunu yaymalı ki, karanlıklar aydınlansın.. Bu bütün mesele, bizim görevimizi yapıp yapmadığımıza geliyor ve tabi toplumun bunu kabul edip etmediğine bakmak gerek. Ancak şu var ki, insanlar Hakka adalete teslim olsunlar ya da olmasınlar, bunu kabul etsinler ya da etmesinler, eğer biz görevimizi yapmışsak, sonuç bizi ilgilendirmiyor, o zaman biz cennete gideceğiz.
Hz. Zekeriya insanlara Hakk'ı anlattı da ne oldu, onlar onu şehid ettiler.
Sonuçta kazanan Hz. Zekeriya oldu, kaybedenler ise, onu katledenler..
Hz. Zekeriya ise Şehid oldu ve zaten onun ömrü oraya kadardı.
Bizim de öyle değil mi??
Hz. Ali’nin dediği gibi “Ecelimiz ömrümüzün kefilidir”. Ecelimizden önce ya da sonra ölmeyeceğiz, rızkımızdan az ya da çok yemeyeceğiz. Kaderimizde başka bir kader de yok bizim için.

Unutmayalım ki, Allah’ın kolaylaştırdığında daha kolay, zorlaştırdığından daha zor bir iş yoktur.
Selam ve dua ile.

Bu yazı toplam 81 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar