İslâmoğlu’nun Misk’i...

Allah"a çağıran, doğru ve adil olanı yapan, "Şüphesiz ben Allah"a teslim olanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim vardır?” (Fussilet, 33) Bu ayeti çok severim, ayette güzel sözlü olarak geçen Müslümanları da...

Çünkü onların varlığı beni hayata bağlar, içimi en dar anlarımda umutla yükseltir. Zayıf bir yaprak gibi hissetsem de kendimi, ağacıma sımsıkı bağlar, tutundurur bu ayet beni. Ümmet Ağacına.
Hayatını Ümmet Bilinci ve Kur"an Neslinin İnşaası gibi gayret ve emek isteyen kutlu bir davaya adamış bir bilgeden bahsediyorum; Mustafa İslâmoğlu"ndan. Dershanesini hayatın ortasına kurmuş bir öğretmenden. Sınıf, duvar, sıra, protokol gibi kavramları yerinden oynatan, sınır tanımaz bir rehberden, Mustafa İslâmoğlu"ndan… Benim “Kâinat Dersleri” olarak dinlediğim tefsir derslerini, geçtiğimiz hafta görkemli bir dersle taçlandırdı. Hitam dendi, ara dendi, virgül dendi, pek çok yorum yazıldı bu konuda. Ama bence, Misk kokusu, yine yayılmaya devam edecek, Kitap okunduğu ve hayata tatbik edildiği sürece, bu harika koku hepimizi kuşatacak. Rabbimiz Misk"ini bize duyuran rehberlerimize bereket ihsan eylesin. Bizi Kur"an-ı Kerim"in Misk"inden ayırmasın…
İslâmoğlu için pek çok şey söylenebilir. Onu dinlerken sanki Şeriati"yi, sanki İkbal"i dinlermişim gibi geliyor. Onu ezberlemenin imkânı yok, zira her defasında yeni bir rüzgar, her defasında şaşırtıcı bir cümleyle karşılıyor sizi. Kendini ve dinleyenlerini sürekli yeniliyor. Deha çapında bir ilahiyatçı, genç bir bilge, fedakâr bir öğretmen, örnek alınan bir idealist, estetik kaygılar taşıyan başarılı bir edebiyatçı, sıkı bir dost, bir centilmen, harika bir eş, mükemmel bir baba… En nihayetinde “adam gibi adam”… Herkesin ve her şeyin hızla çarçabuk eriyip pörsüdüğü bir dönüşümler geçidinde, dayatılan küresel paradigmaların içinden, nice sunturlu imtihanlar arasından sapasağlam çıkmış, çıkabilmiş bir aydındır…
Yıllardır devam eden Kur"an Okuma ve Anlama Halkası, bugün o kadar genişlemiş, o kadar bereketlenmiştir ki; dershane duvarları çoktan yetmez olmuş, bunun üzerine zaten duvar tanımaz çağrıcılığı, tüm sınır ve kayıtları aşarak bir “çığır”a dönüşmüştür.
Çağrısı çığır olan adam… Bendeniz bunu çok önemserim. Niye mi? Hayatı önüne konan çeperleri ve sağır duvarları aşmakla geçmiş, kalbi kırık bir yurtsuz olduğum için… Bunu her defasında bir yetim üşümesiyle kaleme alıyorum. Aileden, atadan, babadan, tahsil hayatından, geleneksel (dinî) bir tedrisat tevarüs edememiş nice kişi de bu “sahipsizliği”, “yersiz yurtsuzluğu” yakınen bilir.
Ümmet; cemaatlere, fırkalara, ihtisas gruplarına, meşreplere, mesleklere, kulüplere ayrışmış… Bunu sosyolojik olarak anlamsız bulduğum da söylenemez. Neredeyse 1500 yıllık bir dinî birikimin, kendi medeniyetini inşaa ederken, kendi içinde böylesi devâsa yollar ve üslûplar geliştirmesi, onun zihinler üzerinde yol açtığı bereketine işaret eder elbette. Ne ki; bahsini ettiğimiz bu İslâmî hareketlilik bereketi, zaman zaman “din içinde din” görünümlü taassubi klikleşmelere de yol açmıştır ki; “benim grubum”, “benim cemaatim”, “benim partim”, “benim önderim” lafları, “bizim dinimiz”in önüne geçmiştir. Mezhepler, meşrepler, tarikler, gruplar, yöntemler, dinin aslı ve kendisi gibi telakki edilerek müthiş bir kırılma, kopma ve içe kapanma süreci başlatılmıştır. İslâm toplumlarının üst üste aldığı yenilgiler, kayıplar, ekonomik yoksunluklar, işgal, savaş, sağlık ve istihdam sorunları ve siyasi başarısızlıklar gibi iç bunaltıcı rekolteler de buna eklenince, içe kapanmanın boyutları daha da toplumsallaşmıştır.
Bugün “diyalog”tan bahsediyoruz, “iletişim” diyoruz. Bunlar İslâmî Tebliğ hareketinin geleceği konusunda kafa yoran kişiler gibi, benim de çok önemsediğim kavramlar… Gel gör ki; tüm bu dışa açılımcı kavramların yanı sıra, hakikatte biz, Müslümanlar olarak biz, kendi aramızda ne kadar iletişim içindeyiz, kendi aramızda diyaloğumuz var mı, şüpheliyim. Birbirimizi gerçekten seviyor muyuz? Bu konuda ciddi endişelerim var…
İslâmoğlu"nun önemi işte tam da bu “sevgisizlik” ortamında altı çizilmesi gereken bir yerden neşet ediyor. Zira o, bir grup ya da cemaat adına değil, kendisinin de talebesi olduğunu zikrettiği Kur"an"ın Okulu"ndan bahsediyor. İnsanları kendisine değil Kur"an"a çağırıyor… “Bizim toplum olarak hiçbir fazlalığımız yok, vazgeçeceğimiz bir kişi fazlamız bile yok” diyor mesela.
Başörtülü kızlar da var onun okuma halkasında, başörtülü olmayan kızlar da, kulakları küpeli, saçları uzun delikanlılar, başına sarık dolamış gençlerle omuz omuza, Etiler"den gelenlerle Gebze"den alacakaranlıkta bir otobüse binerek yola çıkmışlar yan yana, saçları jölelilerle ayakkabısının altı delik olanlar da, işçiler ve işsizler de, Ankara"da gözleri görmeyen iki genç; “İslâmoğlu"nun talebeleriyiz” derken içleri kıpır kıpırdı mesela. Geçen gün Kadıköy İskelesi önündeki işportalarda terlik satan adam; “Abla ben sizi İslâmoğlu Hoca"nın derslerinden tanıyorum” dedi misal.. Dün Viyana"dan gelmiş biri parlamenter, diğeri gazeteci iki misafirim, röportaj arasında, İslâmoğlu"nun çevresindeki gençler hakkında sorular sordular… Herkese açık bir davet İslâmoğlu"nunkisi… Güzel sözlü bir yol arkadaşı.
Kuşatıcı ama dışlamayan, çağırıcı ama etiketlemeyen bir gayrettir bu… Kendisinden Allah razı olsun… Eşi Yasemin Hanım da zeka ve gayretiyle çok sevdiğim bir arkadaşımdır. “Aile dostumuz” demekle iftihar ettiğimiz örnek bir İslâm ailesi…
Misk; Kitap"tan hayata, hayattan hayatlara yayılan, bir ideal olarak elbette yayılmaya devam edecek!

Bu yazı toplam 732 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar