İslami Cihad: İsrail’in demokrasi ve insan hakları anlatısı Gazze’de çöktü
Filistin İslami Cihat Hareketi Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Muhammed el-Hindi, El-Cezire’nin internet sitesinde “İsrail: Stratejik Varlıktan Stratejik Yüke” başlıklı bir makale yayımladı.
Filistin İslami Cihat Hareketi Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Muhammed el-Hindi, El-Cezire’nin internet sitesinde “İsrail: Stratejik Varlıktan Stratejik Yüke” başlıklı bir makale yayımladı.
El-Hindi, makalesinde Aksa Tufanı’nın sonuçlarına ve İsrail’in ABD ile Batı’yla ilişkilerinde yol açtığı değişime ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
El-Hindi’ye göre ABD, İngiltere’nin dünyayı hâkimiyet altına alma, kaynaklarını yağmalama ve İsrail’in güvenliğini, gücünü, üstünlüğünü ve hâkimiyetini koruma rolünü miras aldı. Bu durum, Batı projesini ve onun bölgedeki kaynakları yağmalama, bölge ülkelerinin gerçek bağımsızlığa ulaşmasını engelleme kolunu temsil ediyor.
İsrail, ABD’nin daimi önceliği
El-Hindi’ye göre İsrail, ABD ile ilişkilerinde özel bir konuma sahip oldu ve bu ülkenin temel önceliği haline geldi. 1948’de İsrail’in kurulmasından bu yana 75 yıl boyunca inşa edilen, geliştirilen ve güçlendirilen bu ilişki, İsrail’in tanınması, varlığının garanti edilmesi, savunulması, silah ve yardım sağlanmasıyla başladı; ardından İsrail’e stratejik rol verilmesi ve bölgede çeşitli eylemlerde bulunmasına izin verilmesine kadar uzandı.
Yazara göre İsrail, ABD’deki Siyonist lobinin yardımıyla farklı dönemlerde ABD yönetiminin baskılarını aşma kabiliyetini gösterdi. Bu durum özellikle Camp David’deki Mısır-İsrail müzakereleri ve Filistin meselesine ilişkin görüşmelerde belirginleşti.
Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından ABD’nin önceliği, bölgesel istikrarı ABD’nin nüfuz alanında garanti altına alacak Arap ülkeleriyle bir barış anlaşmasına ulaşmaktı. Ancak El-Hindi’ye göre İsrail, çıkarlarına uygun olmayan her türlü geri çekilmeden sürekli kaçındı; hatta kendi çıkarlarını ABD’nin çıkarlarına tercih etti. İsrail yalnızca ortak çıkarlar söz konusu olduğunda ABD’nin çıkarları doğrultusunda hareket etti.
El-Hindi, genel olarak ABD-İsrail ilişkilerinin çeşitli aşamalardan geçtiğini belirterek, İsrail’in değerli hizmetler sunan stratejik bir varlıktan, bölgede ve dünyada gelişen koşullar, krizler ve savaşlara bağlı olarak ABD’nin yardım ve desteğine tam bağımlı hale geldiğini savundu. Ancak yazara göre bu ilişkinin seyri genel olarak arttı; İsrail’in bölgedeki önemi ve rolü güçlendi, nüfuzu Afrika ve Latin Amerika’daki diğer bölgelere yayıldı.
ABD’nin bölgede Siyonist üstünlüğü garanti etme projesi
El-Hindi’ye göre İsrail, özellikle 1979’daki İran İslam Devrimi’nin ardından ABD için stratejik bir varlık olarak görüldü. Bu dönemde İsrail’in bölgedeki rolü büyük ölçüde İran ve Direniş Ekseni’ndeki müttefikleriyle mücadeleye odaklandı. Yazara göre bunlar, ABD’nin Batı Asya projesi için en büyük tehdit olarak görülüyordu.
El-Hindi, ABD’nin Arap ülkeleriyle İsrail arasında “sözde barış” anlaşmaları ve Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail arasında Oslo Anlaşmaları yoluyla İsrail’in bölgedeki nüfuzunu güçlendirmeyi amaçladığını ileri sürdü. Ona göre bu anlaşmalar öncelikle Filistin davasına büyük bir darbe indirdi; bölgeyi İsrail’in işgal altındaki Filistin’in Akdeniz limanları üzerinden Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji yollarını tamamen kontrol etmesine hazır hale getirmeyi hedefledi.
Yazara göre ABD, İsrail’in bölgedeki konumunu sağlamlaştırmak için “İranofobi” adı verilen bir proje de tasarladı. Bu projeyle İran’ın Arap ülkelerinin asıl düşmanı olduğu iddia edildi; böylece Arapların, topraklarını işgal eden gerçek düşmanın İsrail olduğunu unutması amaçlandı.
El-Hindi’ye göre Arap ülkeleri Filistin davasını terk edip Siyonistlerle ilişkilerini normalleştirmeye yönelirken İran Filistinlilerin yanında durdu. Bu nedenle ABD ve Siyonistler, Filistin direnişini ve İran’ın diğer Arap müttefiklerini İran’ın temsilcileri olarak tanıtarak İsrail’in saldırı ve işgallerine meşruiyet kazandırmaya çalıştı.
Ona göre İran’ı şeytanlaştırma, “şer ekseni” olarak sunma ve Arap ülkelerinin düşmanı ilan etme projesi, İsrail’in gerçek tehdidini önemsiz gösterme ve İsrail’i Arapların müttefiki olarak tanıtma çabasıyla eşzamanlı yürütüldü. Bu, Filistin davasını tamamen ortadan kaldırmaya yönelik açık bir girişimin parçasıydı.
Aksa Tufanı ABD ve İsrail’in kartlarını nasıl bozdu?
El-Hindi’ye göre Arap ülkelerinin ABD ve İsrail projelerine tamamen teslim olduğu ve birer birer “sözde barış” anlaşmalarına yöneldiği bir dönemde, Aksa Tufanı 7 Ekim 2023’te beklenmedik şekilde geldi ve ABD-İsrail ilişkilerini etkileyen tüm faktörlerin merkezine büyük bir darbe indirdi.
Yazar, bu krizden etkilenen en önemli faktörleri kısaca inceleyerek bunların stratejik sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladı. Ona göre İsrail’in ABD’nin stratejik müttefiki olarak konumu, öncelikle Batı’nın çıkarlarını savunma rolünden kaynaklanıyordu. Bu nedenle El-Hindi, Aksa Tufanı’nın yol açtığı değişimleri Batı çıkarlarını geniş ölçüde tehdit eden boyutlar üzerinden ele aldı.
ABD ve Batı kamuoyunda İsrail karşıtı benzeri görülmemiş değişim
El-Hindi’ye göre İsrail, 1948’de Filistin topraklarında işgalini başlatmasından ve kuruluşunu ilan etmesinden bu yana Batı’da genel olarak, ABD’de ise özel olarak “bölgedeki en hukuka bağlı ülke, tek demokrasi ve insan haklarıyla özgürlüklere öncelik veren ülke” şeklinde bir imaj çizdi. Batı kamuoyu da bu anlatıya inandı ve onu yaydı.
Ancak yazara göre bu imaj Aksa Tufanı’ndan sonra tamamen tersine döndü. ABD’de ve Batı başkentlerinde benzeri görülmemiş İsrail karşıtı protestolar ve hareketler ortaya çıktı.
El-Hindi, Donald Trump’a bağlı MAGA hareketinin önde gelen isimlerinin bile ABD çıkarları ile İsrail çıkarları çatıştığında İsrail’in çıkarlarının, politikalarının ve savaşlarının ABD çıkarlarına öncelik kazandığını hızla fark ettiğini savundu. Yazıda bu kapsamda Tucker Carlson’ın adı da anıldı.
Siyonizm anlatısının yalan olduğunun ortaya çıkması
El-Hindi’ye göre İsrail’in Gazze’ye karşı yürüttüğü “soykırım savaşı” sırasında dünyaya ulaşan görüntüler, Batılılara birçok gerçeği gösterdi. Yazara göre bu görüntüler, İsrail’in yedi on yıldır iddia ettiğinin aksine yasa dışı ve işgalci bir yapı olduğunu, en temel insan haklarını en vahşi biçimde ihlal ettiğini ve öldürme ile yıkmadan zevk aldığını ortaya koydu.
El-Hindi, ABD’ye bağlı uluslararası kurumların, bu arada Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin bile kamuoyu baskısına direnemediğini ve ilk kez İsrail ile yetkililerine karşı tavır aldığını ileri sürdü. Ona göre bunun en belirgin örneği, Netanyahu dahil İsrail yönetimindeki yetkililer hakkında tutuklama emri çıkarılmasıydı.
