İslâm Devrimi’nden anlatılmamış notlar...



Turan Kışlakçı yönetimindeki “Timeturk” çok önemli bir röportaj yayınladı.


Prof. Abdülkerim Süruş"la, Dr. Ali Şeraiti hakkında gerçekleştirilmiş ropörtajı bizim için daha da anlamlı kılan şey, İran"daki İslâm Devrimi"nin bizler tarafından bilinmeyen yönlerine dair taşıdığı imâlar…
Yaşımız müsait olmadığı içindir belki, o tarihlerde ilkokul çocuğuyduk veya devrimlerin kendilerine has çeliksi yapısıyla da ilgilidir, biz İran Devrimi'ni, kapitalist dünya sistemine karşı yükselen bir halk avazı olarak hatırlıyoruz. Tüm dünyayı şaşırtan bir halk devrimiydi 1979… Dışarıdan bakınca yekpare, pürüzsüz, çeliksi gövdesi ile neredeyse hiçbir iç sallantıya ve iç çekişmeye mahal bırakmadan gerçekleşmiş bir hareket olarak düşündüğümüz devrimin kendi içinde yaşadığı fraksiyonel çekişmeler bizim çokça bilmediğimiz, belki de benim gibilerin çok da bilmek-duymak istemediği kırılgan hikâyeleri de barındırıyormuş oysa…
Abdülkerim Süruş, en son konuşmalarında yaptığı “Kur"an ve Vahiy Ayrımı” gibi konularla hayli tepki çekmişti. Mezkur mülâkatlarında Süruş, vahiy ve Kur"an-ı Kerim arasında ciddi bir ayrım yaptığını açıklıyordu. Hatta Kur"an-ı Kerim"in Peygamberimiz tarafından o günün kültürel ve tarihi gerçekleri çerçevesinde yazıldığını söyleyecek kadar... Teolojik tartışmaya girmeden özetleyecek olursak, Süruş"a göre Kur"an; içinde asli ve tanrısal hükümler taşıyor olmakla birlikte, Peygamber'in o zamana dair kişisel bilgisi eşliğinde ve bugün için çok da anlam karşılığı bulmayan fer"i hükümleri de barındırmaktadır. Bu tarihselci bakış eşliğinde; zamana ve kültüre bağlı olan bu fer"i kısımlar, yeniden yorumlanmalıdır...
Süruş, Heidegger"den ödünç alarak söyleyecek olursak; “zamanın ruhu”nun her metni -Kur"an-ı Kerim de buna dahil- yeniden yapılandıracağını, yapılandırması gerektiğini dile getiriyordu… Bu tarihselci bakışı eleştiren makalelerimizi hatırlayacaksınız…
Fakat bahsettiğim Timeturk röportajını önemli kılan; Süruş"un geldiği teolojik noktadaki bu irkiltici tavrı değil. Onun, yakın dostu olan Dr. Şeriati üzerinden anlattıkları. Kendisi Şeriati"yi ölümünden sonra gören ilk kişilerden, hatta defin öncesi dinî adetlerimize göre cenaze yıkanması ve sonrasındaki dinî merasimleri de takip edecek kadar Şeriati"ye yakın bir isim… Süruş, Şeriati"nin devrim karşıtı güçler tarafından öldürülmediğini, doğal sebeplerden yaşamını yitirdiğini söylüyor.
Süruş"un kayda değer erdemli davranışı ise felsefi olarak aynı fikirde olmadığı hatta tenkit ettiği bazı konular olmasına rağmen Şeriati"yle dostluğunu sürdürmüş olması. Mesela yine aynı dönemin önemli aydınlarından Mutaharri de Şeriati"ye muhalefet eden kalemlerden birisidir ama Mutaharri, sadece muhalefet etmekle kalmaz, İmam Humeyni"ye Şeriati"yi şikâyet eden mektuplar yazarak, konferanslarını iptal ettirecek kadar ileriye götürür işi… Tabiî bunlar Süruş"un anlattığı durumlar. Hem Mutaharri, hem Şeriati bugün aramızda olmayan şehitler, onları dinleme fırsatımız yok…
Ama bugün bizler için her biri de parlak isimler olan bu düşünürlerin devrim sürecinde yaşadıkları zorlu günleri hayal etmek bile tedirgin edici. Düşününüz; konuşmak, yazmak ne kadar zor, cephelerde vızıldayan kurşunlar, SAVAK ajanları ve devrimi kumanda eden düşünürlerin içinde yaşadığı güvensizlik ortamı… Bu arada devrim kumandanları ve aydınları arasında yaşanan jurnal ortamın yol açacağı gerginlikler…
Süruş"u okurken genel anlamıyla devrim mantalitesinin ne kadar olağandışı, sert ve aceleci bir zemin olduğunu da hissediyorsunuz iliklerinize kadar. En yakın arkadaşların birbirlerini ajan veya fitne olarak hissedebileceği, aile içindeki kişilerden bile şüphelenilen gri bir zemin… Süruş"u içler acısı o günleri anlatırken dinlediğimde ister istemez kendime sordum: Bu kadar ağır travmalara; Amerika"ya, Şah"a sonrasında Irak"a, açılmış tüm cephelere, uzun yıllar devam eden savaş alarmına ve içte yaşanan dramatik ayrışmalara sen olsaydın ne kadar tahammül edebilirdin? Ayakta ve hayatta en çok da akılları başlarında kalarak yaşamaya devam etmiş olmaları bile mucize gibi geliyor insana…
Devrimi yaşamış ve tüm aksaklıklara rağmen hâlâ da devam ettiren bu ulusun hayret verici ve ayakta tutucu gücü olan “Kerbela” kavramının, aynı ulusun en liberal aydınlarından olan Süruş"un söylemine bile hakim olması sizce rastlantı olabilir mi?..
Süruş"un şerait üzerinden getirdiği en anlamlı eleştiri ise “Hüseyni Kıyamın” şia ilahiyatında ciddi bir yol ayrımı ve İran devrimini besleyen son dönem içtihadlardan olduğuna dair yaptığı vurgu… Hz. Hasan"ın sulhçu tavrına karşılık Hz. Hüseyin"in şehadetçi tavrı, Şeraiti başta olmak üzere son dönem İslâm aydınlarının önemle üzerinde durduğu, İslâmî harekete devrim bilincini aşılayan bir içtihad… Ve fakat devrim, kendi içsel dinamikleri gereği, ister İslâmî, isterse dünyevi saikler çerçevesinde yapılsın farketmiyor; zorlu, aceleci, genelleyici, indirgemeci doğası ile onun uğruna ölenlerden çok ölemeyip de hayatta kalanları sarsıyor. Sarsalıyor…
Şeriati"nin SAVAK tarafından şehit edilip edilmediği meselesi önemli değildir bu kertede bence. Şeraiti inandığı gibi yaşamış ve imanî heyecanını İslâm gençliğine armağan etmiş bir jeneratördür.
En yakın arkadaşlarını tek tek kaybetmiş, hayatını adadığı devrim tarafından dışlanmış, muhalifleri sevenlerinden kat be kat fazlalaşmış bugünkü haliyle Süruş, belki de hayatta kalmış olmanın o dayanılmaz yalnızlığını yaşıyor… İçim burkularak okudum bu yapayalnızlığı. Keşke ilahiyat konuştuğundan çok, devrim tecrübesini anlatsa ve yazsa dedim içimden. Ama zaten yaptığı da biraz bu değil mi Süruş"un? Yaşadığı acı ve zorlu tecrübeler değil mi, onu yeni bir ilahiyat kurmaya zorlayan iç nedenler? Heidegger"in “Zamanın Ruhu” dediği şey bu mu yoksa?..

Bu yazı toplam 620 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar