'Hissedilen korkular' gereği partinizi kapatıyoruz...

Anayasa Mahkemesi"nin 46. kuruluş yıldönümü dolayısıyla tertip edilen kutlamada Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, hukuk tarihine geçecek bir konuşma yaptı.

Düşünce ve ifade özgürlüğü üzerinde duran Kılıç; Katılımcı demokrasinin sadece “içinden düşünmeyen”, aynı zamanda düşündüğünü “barış dili” içinde ifade eden, bunu yaparken de “öteki” üzerinde korkutma ve yıldırmaya sebep olmadan “konuşacak” fertlerle kurulabileceğini anlattı…
Kendisini dinlerken heyecan duymamak neredeyse imkansızdı. Zira hürriyetler noktasında cesur ve hukuku müdafa konusunda onurlu bir metindi okuduğu… “Düşünceyi ifade özgürlüğünün "içinden düşün" mantığına indirgenerek hapsedilmesi bu özgürlüğün ortadan kaldırılması ile eşdeğerdedir” dedi. Ve fakat sorun işte tam da buradan başlamıyor muydu? “İçinden düşündüğünü” dışından ifade edenlerin fişlendiği, yargılandığı hatta infaz edildiği bir ülkede ve dünyada değil miydik? Peki nasıl çıkacaktık işin içinden? Tamam sadece içinden düşünme, dışından da söyle, tartış, yaz, yaşa da, bunun sınırı neydi? İşte tam bu noktada Yargıç Kılıç; “şiddet”ten bahsetti. Şiddet olgusu ile ifade hürriyetinin birbirinden ayrılması gerekir dedi. Yani içinden veya dışından düşünebilirsin ama bu düşünceni şiddet aracılığıyla yaymaya kalkamazsın demek bu. Kılıç"ın, ifade özgürlüğü konusunda şiddetin altını çizmesi elbette boşa değil, nitekim DTP"nin şiddet örgütü PKK ile olan/olmayan ilgisinde de konunun can alıcı özü burada yatıyor. Terör ve şiddetin olduğu yerde ifade hürriyeti dolayımından cümle kurulamıyor. “Savaş dili değil barış dili argümanları” üzerinden konuşmaya dikkat çekiyor Haşim Kılıç…
Kendisini dinlerken ister istemez Mahkeme"nin önündeki iki kapatma davası geliyor zihinlere: AK Parti ve DTP kapatılma davaları. AK Parti"nin, Yargıç Kılıç"ın bahsettiği “şiddet” olgusuyla herhangi bir ilişkisi olmadığı halde, “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak” babından kapatılma girişimiyle karşı karşıya olduğu bir sır değil. İddianamede de “şiddet” veya “şiddet bağlantısı” olgusu yok zaten. Peki “laiklik karşıtı eylemler” nelerdir? Bunları Mahkeme Başkanının üzerinde çok titizlenerek durduğu “ifade özgürlüğü” konusunda nereye koyacağız? Sözgelimi AKP kurucularından Ayşe Böhürler, kapatma davasından siyasal yasak istenen isimlerden birisi olmakla birlikte hangi suçu işlemiştir? Başı örtülü olması, inandığı gibi yaşaması veya inancını ifade etmesi anlamındaysa ve bunun aynı zamanda hiçbir şiddet de barındırmadığını bildiğimiz halde, Ayşe Böhürler"i hangi kıstasa göre yargılayacağız?
“Bireylerin kendilerini ifade edebilmeleri, konuşabilmeleri, uyuşmazlık ve kavga yerine çözüm ve barış getirir. Konuşamadığımız yerde ancak kötülükler üretiriz. Düşünceyi açıklama özgürlüğü, herkesin kendi kimliğiyle ortaya çıkmasına olanak sağlayan, sahteliği ve ikiyüzlülüğü yok eden onurlu bir hayatın sigortasıdır” diyor söylevinde Kılıç. Peki ya eşleri örtülü olduğu için yargılandıklarını hepimizin bildiği Başbakan ve Bakanlar Kurulu"na hatta Anayasa"ya aykırı bir şekilde hakkında dava açılan Cumhurbaşkanına ne diyeceğiz? Onların dışa vurdukları cümleleri geçin, içinden geçenleri ve hatta geçmeyenleri de her Allah'ın günü infaz etmiyor muyuz?
Laiklik adı altında inançlı insanlara yöneltilen basınç, insanları “ikiyüzlü birey”lere, toplumu “maskeli toplum”a dönüştürücü boyutta değil mi?
Kılıç; “hissedilen korkular”dan da söz etti. “Toplumun siyasal, etnik ve dinsel kesimleri arasında ciddi bir güven bunalımının olduğu saklanamaz bir gerçektir” dedi. “Hissedilen korkular göz ardı edilemez” diye ilave etti. O böyle konuşurken göz ardı edilmemesi gereken korkuları düşündüm içimden: Zaten 999 meyhanesi olan ilçede 1000. meyhanenin açılmasındaki gecikmeler miydi korkulan? Veya Hz. Muhammed"in arkadaşı olan Eyyub el Ensari Türbesinin içine asılmayan çıplak manken bilbordları mıydı bizi ürküten? Veya her gün çarşıda, alışverişte, resim sergisinde, opera ve resitallerde daha fazla sayıda görmeye başladığımız örtülü kadınlar mıydı bizi endişelendiren? Havaalanında Hacı kafilelerinin yığıldığı peronlara bikini-mayo reklamı asmayı bir hafta ertelemek miydi sebep? Bikini reklamı bir hafta ertelendiğinde kendisine namussuz dendiğini düşünecek kadar alıngan kadın gazetecilerin korkuları da acilen dikkate alınmalıdır elbette. Alınmalıdır da özgürlük sadece içki içmek ve istediğiyle yatmaktan ibaret bir şey değildir. Mesela eğitim hakkı da önemli bir özgürlüktür. Hani şu üniversitelere sokulmaması için terter tepinilen örtülü kızlar… Onlar neler hissediyorlar acaba siz onları ve dinlerini, Peygamberlerini, kitaplarını, meleklerini yargılarken?
Toplantıya Başsavcı Yalçınkaya ve Baykal katılmamışlar. Acaba onların hissettiği korkular nelerdi? Ya da Sayın Kılıç hangi korkuları hissetmiştir onlar gelmeyince? Bence “korkular”ımız değil, asıl konuşmamız gereken “insana ve hukuka saygı”… Yoksa korkunun da, yalanın da peşinden gidilemez…

Vakit

Bu yazı toplam 607 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar