Abdurrahman Dilipak
DOSDOĞRU OLMAK
Kur’an-ı Kerim’de “dosdoğru olmak” (istikamet, dürüstlük, doğru yolda dimdik durmak) ile ilgili olarak Hud 112’de , açıkça doğrudan emir olarak şöyle denir: “Seninle beraber tövbe edenlerle birlikte, sana emredildiği gibi dosdoğru ol! Aşırı gitmeyin (haddi aşmayın). Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.” Bu ayet, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) şahsında tüm müminlere hitap eder. “Dosdoğru ol” emri, dinin temel prensiplerinden istikamet’i vurgular. Peygamberimiz (s.a.v.) bu ayetin kendisini ihtiyarlattığını söylemiştir. Günde en az 40 kez okuduğumuz Fâtiha Suresinde de “Bizi dosdoğru yola (sırat-ı müstakim’e) hidayet et. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve sapmışların yoluna değil” demiyor muyuz? Sırat-ı müstakim, Eğrilik olmayan, en doğru, dosdoğru yoldur. Fırka-i Naciye bu yolun yolcularına denir.
Siyaset,, piyasa, içtimai hayat insanın zihnini bulandırıyor. Kaç ayette “sırat-ı müstakim”den söz edilir. Sırat köprüsünü geçecek olanlar Allah’ın (cc) ve resulü’nün (sav) gösterdiği yolda, istikamette yürüyenler olacaktır Fussilet 30’da Rabbimiz buyurdu: “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru yaşayanlara melekler iner: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen cennetle sevinin’” derler. Gelin Tevbe 119’da söylendiği gibi olalım: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve dosdoğru (dürüst/sâdık) olanlarla beraber olun.”
Sanırım önce bir tevbe istiğfar etmemiz gerek. Günahlarımızı hatırlayıp, sadece dilden değil, gönülden tevbe istiğfarda bulunmamız gerek.
Biz itiraz edelim ki, cahillerden ve zalimlerden olduk. Kafirleri dost ve veli ediniyoruz, onların peşinden, onların gittikleri yöne ve yere doğru gidiyoruz. Onlar ile birlik oluyoruz.
Özellikle bu günler, bu anlamda çok önemli? Eğer bu gün, bu olaylara rağmen hala uyanmıyorlarsa, korkarım bundan sonra hiç uyanmazlar. Bakıyorum da bir çok kişinin gözleri var görmüyor, kulakları var duymuyor, kalpleri var hissetmiyor. Onlara söyleseniz de bir söylemeseniz de. Algıları kapalı. Korkarım kalpleri kararmış ve mühürlenmiş.
Müslümanlar bilirler ve yalan söylemezler, onlar batıl bir konuda söz vermezler ve söz verdiklerinde de sözlerinde dururlar. Onlar “El Emin”dirler, onların elinden, dilinden, belinden insanlar emindirler. Adildirler, Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana, zalime karşıdırlar. Bir kavme olan düşmanlıkları bile, onları onlar hakkında adaletsizliğe sevketmez. Havaic-i asliye konusunda zaruret içinde olan herkese karşılıksız olarak yardım ederler.
Müslüman böyle olması gerek de, peki bizim halimiz, durumumuz nicedir. Bunları “kabul ettik” diyoruz da, sonra böyle mi yapıyoruz..
Din gününde de Allah’a (cc) söz vermiştik, “Galu bela zamanı”nda, “elestü bezm”’nde. İnsanoğlu Rabbine verdiği sözde durmuyorsa, başkalarına söz verdiklerinde so söze mi sadık kalacaklar.
Hani biz kardeştik, peki bu Şii-Sünni, Selefi kaygası ne? Hani “Allah’ın ipi”ne tutunacaktık. Aynı Allaha, resulüne, kitabına iman edenler, tek bir millet, tek bir ümmet, tek bir cemaattik. Ne oldu bize, Camilerimiz bile ayrıldı, Camilerimiz bile Müslümanları cem etmiyor artık. Kimse de başkalarını Camiye, Allaha, resulüne değil, kendi tarikatına, partisine, dergahına, Şeyhine çağırıyor. Öteki caminin imamı ile bile taraftarlarının hacca gitmesini istemiyorlar. Zekatlarını, fitrelerini, kurban derilerini ile kendi örgütlerine veriyorlar. Aynı kitaba iman ettiklerini söylüyorlar ama, o kitabı tefsir edenlerin mealini, tefsirini esas alıyorlar. Başkaları ile kıyaslama gereği duymuyorlar ve zanni olanı mutlaklaştırıyorlar.
Maalesef birisi değil, neredeyse hepisi hepisi.. “Ben Müslümanlardanım” demek onlara zor geliyor. Oysa Allah (cc) bizim kardeş olduğumuzu söyledi ve “ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir” dedi.
Hani ihtilaf ettiğimizde tartışmayacak, ya konuyu enine boyuna müzakere edecektik ve kendi aramızda Allah’ın rızasını esas alan bir çözüme ulaşacaktık, ya da hakeme gidecektik. Hani Hakeme gitmeyi kabul etseler, hakem konusunda anlaşamayacaklar.
Gelin biz Müslümanlığımızı sorgulayalım. Yukarıda saydığım özellikleri biz kendimize, cemaatımıza, liderimizi, Şeyhimize nisbet etmek yerine, ötekiler bizim hakkımızda böyle mi söylüyorlar ona bakalım.
Resulullah’a “el emin” diyenler, sadece Müslümanlar değildi.
Ya hu, bu konuda Karı-Koca bu güveni duyuyor mu, genel olarak, duysalar aile mahkemeleri böyle kalabalık olmazdı herhalde. Tarafla ihtilafa düştüklerinde camiye gitmiyorlar, mahrem bir konuyu Televizyonlardan Reality Showlarda tartışıyorlar.
“Yeniden Müslüman olmak”tan başka çaremiz yok. Bir kere insanların çoğu bilmedikleri bir kitaba iman ettiklerini söylüyorlar. O kitabı okumadı pek çoğu çünkü. “Allah’ın emri, peygamberin gavli” üzerine “İmam nikahı” diye bir nikah kıyıyorlar da, nikahladıkları kişiler ya da şahidler Allah’ın emri, peygamberinden gavli’nden haberdarlar mı?
Geldiğimiz yerde cenneti görünce, ahir zamanına göre 1 gün gibi geçecek olan dünya hayatı ile ilgili gerçekleri sorgulamadan, hemen “evet” dedik.. Ne cahildir bu insanoğlu. Dünyaya gelince o gün sorgulamadığımız dünya hayatının gerçekleri ile karşı karşıya gelince dizlerimizin bağı çözüldü. O gün Cenneti görünce dilleri tutulanların dilleri, dünyaya geldiklerinde dünya hayatının zorlukları, cilveleri, şehveti, mal, mülk, servet, iktidar, şöhreti karşısında dillerini yuttular ve bu defa da başka yöne savruldular. Ve hem kendilerine ve hem de başkalarına zulmettiler, zalimlerden oldular.
İş işten geçmeden gelin aklımızı başımıza toplayalım. “Tarihin sonu”na geldik.
Yarın çok geç olabilir. Bugün bir karar verelim. Atalarınızdan miras kalan, din zannettiniz geleneklerin peşinden gitme konusunda kararlı ısrarlı iseniz, durmak yok, yola devam. Unutmayın ki, bu yolun sonunda cehennem var. Eğer Cennete varmak istiyorsanız Allah (cc)ın davetine kulak verin.
Sahi gerçekten biz Allah’a (cc) ve Ahiret gününe, yani öldükten sonra dirilip hesaba çekileceğimize Kader’e, Rızga, Ecel’e, Hayır ve Şerrin Allah’ın iradesi içinde olduğuna inanıyor muyuz?. Bunu kendimize soralım. Melekler’i, Kitab’ları, ve diğer peygamberleri saymıyorum. Bunlar şiir gibi ezberleyip, tekrarlamaktan “iman ettik dedik ya işte” demekten söz etmiyorum. Bilerek, anlayarak, okuyup kabul ediyor muyuz?
Bir çok insanın siyasette, ticarette, toplum hayatındaki hal ve hareketlerine, sözlerine bakınca pek de iman etmişe benzemiyorlar. Kaderi değiştirmekten, ezel ve ebed davasında, Beka sorunundan dem vuruyorlar. Lat, Menat, Uzaya tapmıyorlar ama, mesela pek çok kişi bakıyorum da, Liderlerini, örgütlerini, Şeyhlerini İlah ve Rab edinmiş. Birileri birilerini “İdol” edinmiş gidiyor. Mekke’li Müşrikler’in bu kadar çok put’u yoktu!
Bakın, biz birbirimize güvenmiyorsak, birbirimizin sözüne itibar etmiyorsak, başkaları’nın bize güvenmesini, sözlerimize itibar etmelerini beklemeyelim. Düşmanımızın, rakibleriniz’in, sizden olmayan size karşı olanların hakkını, haksızlık yapan babamız da olsa, babamıza karşı düşmanımızın hakkını savunamıyorsak biz gerçekten iman etmiş sayılmayız. Allah (cc) buyurmadı mı, “Bir kavme olan düşmanlığınız bile sizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmesin” diye.
Her Müslüman Hakkın ve halkın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, haykıran sesi olmak zorundadır. Hiçbir Müslüman dünyada olup-bitenleri görmezden., duymazdan, bilmezden gelme hakkına sahip değildir. Bu dünyada yaptığımız ve yapmamız gerekirken yapmadığımız, söylediğimiz ve söylememiz gerekirken söylemediğimiz her sözden hesaba çekileceğiz.. Müslümanca bir hayat için namaz, oruç, hac zekat yetmez. Bir de farzı kifayeler vardır ve mesela bir ayette denilir ki “vay o namaz kılanların haline ki, onlar yetimin hakkınız yerler”. Yetimin Hakkı dediği bizim kazandıklarımızın içindeki zekat payı bunlarla ilgilidir. Caminin bereketi, toplu namazın fazileti, istişare ve şura, farzı kifaye ayetlerin icrasındaki iş bölümü ile ilgilidir. Yoksa kuru bir kalabalık olmakla ilgili değil. 2 Milyara yaklaşan İslam dünyasının Kahire kadar nüfusu olmayan İsrail’le baş. edememesinin arkasındaki gerçek bu olabilir mi? Kahire Şehir merkezi tam da İsrail’in toplum nüfusu kadar. Yani 10.1 milyon kişi. Büyük Kahire metropol alanında 25 milyon insan yaşıyor. İsrail’in iki katından fazla! Bir Müslüman kaç kafire bedeldi?! Kur’an-ı Kerim’de (Enfâl 65)’te şöyle deniyor: “Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Sizden sabreden yirmi kişi olursa, iki yüz kafire galip gelirler. Sizden yüz kişi olursa, bin kafire galip gelirler…” Burada, savaşta, gerçek bir iman ve sabır şartı ile 1 Müslüman 10 kafir’e bedeldir. 65. ayetin hemen devamındaki 66. ayette ise bu oran hafifletse de durum ortada.
Hani, “Hasbunallah” diyorduk. Hani “Allah yeter”di! Bir de NATO’nun desteği mi gerekliydi yoksa!? Ya da “Epstein korkusu” akıllarını başlarından mı aldı da, gözleri var görmez, kulakları var duymaz, kalpleri var hissetmez oldular. Ne oluyor, “Epstein korkusu” “Allah korkusu”nun önüne mi geçti!
Unutmayalım, biz alemlere rahmet olarak gönderilen ahir zaman peygamberinin ümmetiyiz. Görevimiz Allah’ın (cc) rızasının tecellisinin vesilesi olmak. Zira Allah (cc) bizim ellerimizle zalimleri cezalandırmak ve mazlumlara yardım etmek ister. Eğer susarsak, biz de onlardan oluruz. O zaman da onları yakacak ateş bizi de yakar. Soğuk savaş’ta aynı ülkenin çocuklarını bir birbirine karşı kışkırtıp, kırdırarak, onların kanları ve gözyaşları üzerinden kendilerine servet ve iktidar üretenlerin şerrinden emin olmak için sanırım bu akılla, darbelerin, terör örgütlerinin arkasındaki NATO’daki zalimlerle ortak gelecek ve iş birliği konusunu, bu çerçeve’de bir kere daha düşünmemiz gerek. Savaşın da barışında bir fıkhı, bir ahlakı ve bir hukuku vardır. Bu anlamda “Ulusal çıkar” tek belirleyici değer değildir, olamaz. Bu anlamda gayeye giden her yol meşru değildir!
Gerçek anlamda bir Müslümanlık, gerçek anlamda bir kahramanlıktır.
Selam ve dua ile.