Ahmet Taşgetiren

Ahmet Taşgetiren

Ankara’daki kaygı atmosferi ve yansımaları

Haberlerde, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Ak Partili belediye başkanlarına hitabında “İmar düzenlemelerinde şaibeye yer vermeyecek şekilde adil bir şekilde çalışın. İhaleleri mutlaka şeffaf bir şekilde gerçekleştirin, hatta canlı yayınlayın” dediğini duyanların dudaklarında ince bir tebessümün oluştuğunu tahmin etmek zor değil. İhale kanunu 19 yılda 191 kere değişmişken ve milyarlık ihaleler şeffaf yapılmazken nerden çıkmıştı bu şeffaflık vurgusu?

Dün GazeteDuvar sitesi Sputnik’ten ilginç bir haberi paylaşıyordu; özeti şu: ABD’de Türk Demokrasi Projesi ismiyle bir dernek kurulmuştu. Kurucular arasında Trump dönemi Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, eski Florida Valisi Jeb Bush, İtalya’nın eski Dışişleri Bakanı Sant’Agata gibi isimler vardı.

Derneğin internet sayfasında “Türk Demokrasi Projesi, Türkiye’nin son zamanlarda demokrasiden uzaklaşmasına ve otoriterliğe dönüşmesine yanıt olarak oluşturulmuş, kâr amacı gütmeyen, partizan olmayan, uluslararası bir politika örgütüdür” ifadeleri yer alıyordu.

Biraz daha alıntı yapalım derneğin açıklamasından: “(Erdoğan) aşırılıkçı grupları destekledi, Orta Doğu’dan Avrupa’ya kadar uzanan çatışmaları desteklemek için malzeme gönderdi, etnik azınlıklara zulmetti, özgür basını yok etti, siyasi muhalifleri hapse attı ve öldürdü, demokratik kurumları aşındırdı, Türkiye’nin tüm kurumlarına yolsuzluk yaydı. Aynı zamanda, Türkiye ekonomisi, Erdoğan’ın politikalarının bir sonucu olarak ciddi bir ekonomik gerileme yaşadı. Hukukun üstünlüğü bozulurken ve yolsuzluk yaygınlaşırken, Erdoğan ve oligarkları servet ve güç toplamaya devam ediyor. 2020’de Freedom House örgütü, Türkiye’yi resmen “özgür değil” ilan etti.”

Derneğin sitesinde amaç olarak ise ‘Türkiye’yi daha demokratik politikalar benimsemeye teşvik etmek ve Türkiye’nin demokratik kurumlarının, insan haklarının korunmasına ve ekonomik refahına yönelik sürekli erozyonunu durdurmak olduğu’ ifade ediliyor.

Aklınıza hemen “kel alaka?” gibi bir ifadenin gelmesi yadırganmaz. Amerika’da üç beş adam kalkıp Türkiye’nin demokrasisini, hukukunu, insan haklarını, ekonomik refahını kafaya takacak ve bir dernek oluşturup faaliyete başlayacak?

Acaba nasıl faaliyet gösterecekler?” sorusunu da soracaksınız tabii ki?

NATO Zirvesi günlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmaları ile Devlet Bahçeli’nin değerlendirmeleri arasında fark edilir bir “fark” vardı, hatırlanacaktır. Erdoğan hem ABD hem AB ile ilişkilere daha uzlaşmacı bir dil ile yaklaşıyor, yeni ABD Başkanı Biden ile buluşmaya önem veriyordu. Onun için Afganistan’daki misyon kolay benimsenmişti.

Buna karşılık Bahçeli’nin dili sertti. Şu ifadeler bu sertliği yeterince yansıtıyor: “İrademiz NATO Karargahına devredilmiş değildir. Kimden silah alacağımız NATO’nun tayin edeceği bir konu da olamayacaktır. ABD’nin Türkiye’yi silahsız bırakma niyeti meyvesini 15 Temmuz’da vermedi mi? Dost bildiklerimiz neredeydi, hangi senaryoları yazıyorlardı? Ekonomik tetikçilerini üzerimize salanların nesine güveneceğiz? Rusya’dan silah almayın diyorlar da ihtiyaç duyduğumuz silahları siz verdiniz mi? F-35’leri gasp ederken neyin peşindeydiniz?”

İktidara en yakın gazete olarak bilinen Sabah’ın Ankara temsilcisi Okan Müderrisoğlu, dün “Demokrasi manivelasıyla içişlerine müdahale kurgusu!” başlıklı bir yazı yazdı. Yazıda Bahçeli’nin -Batı platformlarında demokrasinin ve açık toplumun savunulması, şeffaflık, hukukun üstünlüğü, sivil toplumun ve bağımsız medyanın desteklenmesi- gibi başlıklara vurgu yapılması ve bunun Türkiye’nin iç işlerine karışmak için manivela olarak kullanılacağı ihtimaline yönelik kaygısı ya da tepkisinden söz ediliyor. Yazının sonunda Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu’ndan sonra İletişim başkanı Fahrettin Altun’un bir açıklamasının altı çiziliyor. Altun orada tahmin edileceği gibi “Cumhurbaşkanımız; attıkları her adımda hukukun üstünlüğünü, insanımızın hak ve hürriyetlerini gözettiklerini belirtmiş, reform gündeminde ilk sıraları her zaman adaletin en ideal şekilde tecellisini sağlayacak çalışmalara ayırdıklarını ifade etmiştir.” vurgusunu öne çıkarıyor. Müderrisoğlu da böylece bir tür ön alma çabasına dikkat çekmiş oluyor.

Başa dönersek, bu gelişmeler ışığında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ak Partili belediye başkanlarına “şeffaf ihale, imar düzenlemelerinde şaibeye yer vermeme” uyarısı, YİK toplantısındaki vurgularla birleşiyor ve farklı bir anlam kazanıyor.

Bütün bunlardan sonra ne denebilir?

Tabii ki Türkiye’nin dışardan bir hukuk devleti sıkıştırmasına maruz kalması hoş bir durum değil. Tabii ki ABD’de Türkiyenin demokrasi özüründen yola çıkılarak -Türk demokrasi projesi- gibi bir dernek oluşması hoş değil.

Ama bakıldığında oralardaki o hassasiyetlerin, içerdeki dili de en tepeden etkilediği bir vakıa. Keşke kendi kendimize demokrat, adaletli, hukuka saygılı, arınmış bir toplum olabilseydik, demez misiniz? SBK’nın yurt dışına kaçış operasyonunda adı geçen birisi nasıl Adalet Bakan Yardımcısı olmuş, sormaz mısınız?

Bu arada bir soru: Sayın Cumhurbaşkanı acaba YİK’teki sözlerini Bahçeli’ye de söyler mi? Gün ortasında bozkurt işareti yapan bir sergerde tarafından katledilen bir kadını “PKK milisi” diye damgalayıp adeta cinayete gerekçe üretmek, hangi insani ya da hukuki duyarlılıkla bağdaşabilir?

Bu yazı toplam 365 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar