Aksa Tufanı'ndan sonra İsrail hapishanelerindeki casusluk sistemi

Aksa Tufanı'ndan sonra İsrail hapishanelerindeki casusluk sistemi

"Birinci İntifada sırasında muhbirlik şüphesiyle yüzlerce Filistinli şehid edildi.. İsrail'in daha sonra yaptığı değerlendirmeler, birçoğunun istihbarat ağlarıyla bir ilişkisinin olmadığını ortaya koydu. Yanlış yargılamaların bedeli ağır oldu."

Muhbirler, baskılar ve iç çatışmalar, demir parmaklıklar ardındaki savaş alanını nasıl yeniden şekillendiriyor?

“Muhbirlik bataklığına saplananlar, genellikle bunu asla yapmayacaklarına en çok inananlardır”.

Gazze’deki direniş kuvvetlerinin güvenlik biriminden bir kaynak, İsrail casusluk ağlarını 20 yıldır izleyerek edindiği deneyimi bu cümleyle özetliyor.

Lübnan’daki bir meslektaşı ise “Mesele, sadece kendine aşırı güvenmekten daha karmaşık. İnsanı bu sonuca götüren, birbiriyle örtüşen ve iç içe geçmiş faktörler söz konusu” diyor.

Her iki görüş de bir noktada kesişiyor. Bu durumu önleme, hem kendine hem de çevreye yönelik şüpheyle başlar. Kendini bağışık zannedenler, genellikle en az ihtiyatlı davrananlardır. İşgal altındayken, çatışma görünür olmasa bile devam eder.

Başlangıç noktası olarak hapishaneler

Hapishane sistemi, uzun süredir bu çatışmanın yaşandığı önemli alanlardan biri olmuştur. Filistin İslami Cihat Örgütü (PIJ) dahil bazı gruplar için, ifşa etmek tercih edilen yöntemdi. Gözaltı merkezlerinde işbirlikçileri tespit etmek ve onları öldürmeden etkisiz hale getirmek, iç çatışmaları önlemenin bir yolu olarak görülüyordu.

Diğer gruplar ise daha katı bir yol izledi.

Bu savaşta daha sonra hayatını kaybeden eski bir mahkum, 1980’lerde İsrail sivil idaresi döneminde Gazze Merkez Hapishanesi’nde (El-Saraya) yaşanan bir olayı anlattı. Eğitimini tamamlamak için Mısır’a gitmek istemişti, ancak tutuklanıp hapse atılmış ve Birinci İntifada’nın (1987) patlak vermesinden iki yıl önce çatışmanın içine sürüklenmişti.

Sorgu sırasında, kendisini tutuklayanlara kendisini yanlış değerlendirdiklerini söyledi. Siyasi faaliyetlerde bulunmadığını belirtti, ancak hapis hayatı onu bir dönüşüme zorladı. Yine de, PIJ’nin kurucusu Fethi el-Şikaki ile aynı hücreye konuldu.

İlk gece, altı yeni tutuklu getirildi. Şikaki ve arkadaşı, akşam namazlarını “bacakları tutulana kadar” uzattılar ve ardından yorgunluktan uykuya daldılar.

Adam şöyle anlattı: “Fethi ve ben sohbetimizi nasıl sürdüreceğimizi bilmiyorduk ama sabah ezanı okunmadan önce aklıma bir fikir geldi! İkimizin de İngilizceyi iyi konuştuğunu hatırladık, ben de Fethi’ye bir soru sorarak sohbeti başlattım ve yeni gelenler hakkında gelişigüzel konuşmaya başladım. Fethi, "Bence onlar Al-Asfour [kuşlar]" diye cevap verdi.

Altı kişiden üçü anında tepki gösterdi. Şikaki, hemen onlara seslendi. Bunun için eğitim almadıklarını belirtti ve uyumalarını söyledi. Sabah olunca bu aldatmaca sona erdi ve bundan sonra cezalar geldi.

“Kuşlar’ın” kullanımı (mahkumlar arasına yerleştirilen, istihbarat elde etmek için görevlendirilmiş Filistinli muhbirler) 1970’lere kadar uzanıyor. İsrail istihbaratı tarafından işe alınan ya da zorla görevlendirilen bu kişiler, tutukluların arasına sızarak kendilerini mahkum gibi gösterir ve ardından sohbeti, sorgu sırasında aranan bilgilere yönlendirirler.

Megiddo ve Kfar Yona gibi tesisler bu uygulamayla tanındı. Yöntemler farklıydı, ancak amaç aynıydı. Muhbir, sorguya dayanıp pes etmemiş bir mahkum gibi davranırdı. Yakında serbest bırakılacağını iddia edebilir ve dışarıya mesaj iletmeyi teklif edebilirdi.

Oynadıkları rolü daha ileri götürenler de vardı. Bu ajanlar, hapishane içindeki dinamikleri şekillendirmek, bölünmeleri derinleştirmek ve zaman zaman hapishane ortamında şiddeti tetikleyebilecek fikirleri yaymak için kullanılıyordu.

İtiraf ile zorbalık arasında

Muhbirlerle nasıl başa çıkılacağı konusu hiçbir zaman çözüme kavuşmadı.

Şikaki ve arkadaşının benimsediği yaklaşımın aksine, farklı kesimlerde daha katı bir yol izlendi. Bazı grupların “devrimci şiddet” olarak tanımladıkları yöntemler arasında, hapishane içindeki işbirlikçi şüphelilerin gözaltına alınması, halihazırda zorlayıcı koşullar altında sorgulanmaları ve zaman zaman idama yol açabilecek iç yargılama süreçleri yer alıyordu.

Bazı durumlarda bu eylemler, esir takası dışında serbest bırakılma umudu olmayan müebbet mahkumlar olmak üzere, yıllardır hapiste olan mahkumlar tarafından gerçekleştiriliyordu.

Ancak örgütlerin hapishane içindeki infazlara karşı çıktığı durumlarda bile, uygulamalar genellikle örgüt politikasından sapıyordu. Bazı üyeler, örgüt içi kararları tamamen göz ardı ediyordu. Diğerleri ise örgütün talimatı yerine kişisel nedenlerle muhbir olduğundan şüphelenilen kişileri öldürüyordu. Bu durum tüm gruplarda görülüyordu ve tek bir siyasi akımla sınırlı kalmıyordu.

Filistinli bir İslamcı örgütle bağlantılı suçlamalar nedeniyle İsrail hapishanelerinde 20 yıl geçiren eski bir mahkum, “Casuslar, işleri bittiğinde işgalcilerin attığı artıklar gibidir” dedi.

Casuslukla suçlanan bir tutukluyu öldürdükten sonra kendi cezasının süresi uzatılmıştı. 20 yıldan fazla bir süre sonra, adamın ailesi hala oğullarının masumiyetinde ısrar ediyor ve sorumluların hesap vermesini istiyor. Mosab Hasan Yusuf gibi, muhbirlik yaptığını itiraf eden bazı kişiler, casusluk faaliyetlerinin başlangıcında, baskı ve “çifte zulüm” olarak tanımladıkları bir sürecin etkili olduğunu ve bunun sonunda ihanete sürüklediğini belirttiler.

Bazı liderler devlet kurumlarının yokluğunda, bu tür uygulamaları haklı çıkarmaya çalıştılar. Hamas'ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin, 1993 yılında verdiği bir röportajda konuyu çok net bir dille ifade etti:

“Yarım yamalak çözümler sunmak bizim adetimiz değildir. Bizim durumumuzda, sanık ya masumdur, ya tövbe eder ya da öldürülür. Ev hapsi ya da benzeri önlemler uygulayamazsınız. Devletimiz olmadığı için içinde yaşadığımız koşullar budur”.

O dönemde El Fetih Yürütme Komitesi üyesi olan Faysal el-Hüseyni ise farklı bir yorumda bulundu. 1992 yılında verdiği bir röportajda, işbirlikçi olduğundan şüphelenilen kişilerin ayrım gözetmeksizin öldürülmesinin, net bir yönergenin bulunmamasının bir sonucu olduğunu savundu: “Birleşik komuta, işbirlikçileri cezalandırma talimatı vermedi. Bu yüzden bazı kişiler bu işi kendi başlarına üstlendi. Birleşik komuta soruşturma yürütmeliydi… ama yapmadı”.

Bu tartışmalar, Aksa Tufanı öncesindeki durumu belirledi. 7 Ekim’den sonra yaşananlar, hapishanelerin içindeki ve dışındaki koşulları şekillendiren yeni dinamikler getirdi.

7 Ekim sonrası yeni yapılar

Aksa Tufanı sonrası yapılan tutuklamaların büyüklüğü, gözaltı merkezlerinde yeni kontrol mekanizmalarının oluşmasına yol açtı.

Bunlardan en belirgin olanı "şaviş'in" rolüdür. Hapishane yetkilileri tarafından tutuklular arasından atanan şaviş, genellikle birkaç düzine kişiden oluşan bir mahkum grubunu yönetir. Bu pozisyon, sınırlı ayrıcalıklar ve rutin cezalandırmalardan bir dereceye kadar koruma sağlar.

Yakın zamanda serbest bırakılan mahkumların ifadeleri, bunun sonuçlarının değişken olduğunu gösteriyor. Bazıları bu rolü hapishane koşullarını hafifletmek için kullandı. Diğerleri ise cezaevi yetkilileriyle sıkı bir işbirliği içinde hareket ederek sıkı disiplin uyguladı ve konumlarını suistimal etti.

Ayrıcalıklar sınırlı kalıyor ancak önemli olabiliyor. Tanıkların ifadelerine göre, yemekler biraz daha iyi oluyor, bazı toplu cezalarından muaf tutuluyorlar ve gardiyanlarla daha yakın temas kurabiliyorlar. Tüm temel ihtiyaçların kısıtlı olduğu bir sistemde, küçük farklar bile büyük önem taşıyor.

Daha endişe verici olan ise, tutukluların “koruyucular” veya “danışmanlar” olarak adlandırdığı kişilerin sayısındaki artış.

Bu kişiler, İsrail Cezaevi Servisi ve askeri istihbaratla birlikte hareket ediyorlar. Rolleri ikna etmek. Tutuklularla bire bir görüşerek kendilerini, baskıyı hafifletebilecek veya daha sert sorgulamaları önleyebilecek arabulucular olarak tanıtıyorlar.

Bu psikolojik bir yaklaşımdır ve tutukluyu, direnişin beyhude olduğuna, yetkililerin zaten her şeyi bildiğine ve baskıyı hafifletmenin tek yolunun işbirliği olduğuna ikna etmeyi amaçlar.

“Koruyucu”, tutuklunun geçmişi veya bağlantıları hakkında bilgi sahibi olduğunu iddia edebilir. Başkalarının çoktan suçunu itiraf ettiğini, operasyonel ayrıntıların bilindiğini ve susmanın hiçbir anlamı olmadığını ileri sürebilir.

İsrail hapishanelerindeki casusların çalışma yöntemleri

Yeni mahkumlar başlıca hedeflerdir. Aranan bilgiler, teknolojinin kolayca elde edebileceğinin ötesine geçmektedir. Tünel ağları, silah depoları ve örgüt içi yapılar kilit öneme sahiptir.

Gazze’deki kaynaklara göre, bu yöntem örgüt ağlarının ortaya çıkarılması, kişilerin kimliklerinin tespit edilmesi ve hassas operasyonel detayların açığa çıkarılması dahil olmak üzere somut sonuçlar vermiştir.

Aynı zamanda, bu rolleri üstlenenler genellikle eylemlerini farklı bir şekilde sunar. Bazıları bunu, 7 Ekim’de yapıldığını düşündükleri stratejik hataları düzeltmek olarak değerlendirir. Gerekçe her zaman maddi değil, çoğu zaman siyasi niteliktedir.

Maddi kazanımlar sınırlıdır: Daha iyi yemek, daha az ceza, marjinal düzeyde iyileştirmeler. Baskının yoğunlaştığı dönemlerde bu ayrıcalıklar da ortadan kalkar.

Baskı, dayanışma ve bölünme

7 Ekim sonrası hapishane ortamı aşırılıklarla tanımlanabilir. Aşırı kalabalık ortam, uzun süreli hapis ve sürekli baskı, tutukluları sınırlarına kadar zorlamıştır.

Bazı anlatımlarda, özellikle savaşı tetikleyen olaylara ilişkin farklı görüşler nedeniyle yaşanan iç gerilimlerden bahsediliyor. Ancak bu ayrılıklar bir dağılmaya yol açmadı.

Dış baskı, birçok durumda iç uyumu güçlendirdi. Hapishane yetkililerinin sert muamelesi, iç çekişmelerin yaşanabileceği alanı daralttı.

Gazze’nin kuzeyindeki tutukluların ifadelerine göre, bazı fraksiyonlara bağlı mahkumlar “Aksa Tufanı” eylemlerini sert bir şekilde eleştirdiler, ancak bu durum onların genel tutumlarını veya moralini değiştirmedi.

Bir tutuklunun ifadesi şöyleydi:

“İşgalcilerin tutuklulara karşı sergilediği acımasız davranışlar ve onlara karşı beslenen muazzam nefret, kin ve eleştirinin alanını daralttı, çünkü tutuklular artık ölümle yüz yüzeydiler ve bu durum, esaretin zorlu günlerini atlatmada bir dayanışma ve birlik ruhu yarattı”.

Tepkiler hala çeşitlilik gösteriyor, sabır ve dayanma sınırları kişiden kişiye değişiyor. Ancak genel eğilim, bölünmeden çok uyum sağlama yönünde.

Daha geniş kapsamlı etkiler

Hapishaneler, daha yoğun bir gerçekliğin özetini sunar. Hapishanelerin içinde Filistinlilerin yaşadıkları deneyiminin tüm yelpazesi mevcuttur. Küçük suçlardan tutuklananlar, büyük operasyonlara karışmış olanlarla yan yana oturur. Örgütsel bağlantılar, bölgesel kimlikler ve kişisel geçmişler, sürekli değişim ve yeniden yapılanma içinde karşılıklı etkileşime girer.

Sonuçlar öngörülemez olmaya kalır. Bir tutuklu, siyasi bağları olmadan girip bir örgüte derinlemesine entegre olmuş olarak çıkabilir. Bir başkası ise tam tersi bir dönüşüm geçirebilir.

En tehlikeli vakalar, gizli kalanlardır. Fark edilmeden muhbirlik yapan bir kişi, itibarını zedelemeden dışarı çıkabilir ve zamanla önemli pozisyonlara yükselebilir.

Hapishanelerin ötesinde, tablo daha da karmaşık hale gelir. Bağlantılar sınırların ötesine uzanır. Örgütlere üye kazanımı, kontrol ve ifşa süreçlerinin izini sürmek zorlaşır. Filistin ve Lübnan’daki direniş hareketleri için bu, en hassas konulardan biri olmaya devam ediyor.

Tekrarlanan bir model

Birinci İntifada sırasında muhbirlik şüphesiyle yüzlerce Filistinli öldürüldü. İsrail'in daha sonra yaptığı değerlendirmeler, birçoğunun istihbarat ağlarıyla bir ilişkisinin olmadığını ortaya koydu. Yanlış yargılamaların bedeli ağır oldu.

İkinci İntifada bu sayı düşüş gösterdi. Bunun nedeni kısmen İsrail'in kontrol politikasındaki değişikliklerdi. İdari kontrol azaldı ve bu da muhbirliğin işleyişini değiştirdi.

Mevcut aşama, hedefli suikastlar, şebekelerin sürekli olarak çökertilmesi ve İran ile Lübnan’ı da içine alan genişleyen çatışmanın riskleri artırmasıyla birlikte farklı bir baskı ortamı yaratırken, tutuklamaların kamuoyuna duyurulması gerilimi daha da tırmandırıyor.

Çözülmemiş bir dosya

İşgal, hapis ve sürekli baskı, her zaman aynı sonuçları doğurmaz. Tepkiler, siyasi inançlar kadar kişisel farklılıklar yüzünden de birbirinden ayrılır.

Değişmeyen tek şey, meselenin ağırlığıdır. Hapishanelerin içinde ve dışında, casusluk çatışmanın gidişatını etkilemeye devam ediyor. Bölgesel değişimlerin yaşandığı bu dönemde, bu dosya gündemden düşmüyor.

Daha önce görülen kalıpların, yeni koşullar altında yeniden şekillenerek ve bilindik zorlamalarla yeniden ortaya çıkması muhtemeldir.

Bu atmosfer, güç, dayanıklılık ve sürekli gerginlikle tanımlanan zorlu bir ortam olmaya devam ediyor. Bireylerin bu ortamda nasıl yol aldıkları, çatışmanın kendisini anlamanın temelini oluşturuyor.(The Cradle)

NOT: Bu makalede yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir; Tevhid Haber’in yayın politikasını yansıtmayabilir.