Abdurrahman Dilipak
AĞUSTOS
27 Ağustos’ta NATO’nun İstanbul’daki yeni askeri tesisinin kuruluşunu kutladık.(!?) Bu arada Türkiye’nin Suriye ile ortak askeri tesisine silah, mühimmat ve araç sevkiyatı devam ediyor. İnşallah NATO bizi bir savaşın içine çekmek istemiyordur. Bana göre bu hareketlilik pek hayra alamet değil. Geliyor gelmekte olan, her şey planlandığı gibi gidiyor(!?) ABD’nin bir planı var, İngilizlerin bir planı var, İsrail’in bir planı var, Ankara’nın ve Şam’ın bir planı var. Ve Allah’ın da (cc) bir hükmü var. Galip olacak olan Allah’ın planıdır. La galibe illallah! Allah plan yaparak tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçirecek olandır. 30 Ağustos’a dönecek olursak: Ankara’nın bu zafere ihtiyacı vardı. Bu zafer Ankara’ya armağan edildi. Bu zaferin sırrı Taksim’deki anıtta gizlidir. Aslında gerçeği tam olarak görmek için İngiliz, Fransız, Rus ve Yunan arşivlerine bakmak gerek. Bizde bu konu biraz setredilmiştir. Yani her şey planlandığı gibi.
Sahi Taksim Anıtı’nı kim tasarladı, kim yaptı, parasını kim verdi, o anıttaki kişiler kimler? Ağlayan başı örtülü, gülen başı açık kız neyi temsil ediyor? Sahi o anıta çelenk koyan yetkililer bu hikayeyi biliyorlar mı? Taksim Anıtı’na sesi çıkmayanlar niye orada cami yapılmasına karşı çıktılar? Taksim Kışlası’ndaki, Gezi Parkı yapılan yerdeki tarihi camiyi kim, niçin yıktı? Tarih övgü ya da sövgü kitabı değildir!
İnönü Savaşı 6 Ocak 1921’de başladı, 11 Ocak’ta bitti. Bizim tarih kitaplarında öyle yazıyor. İşin aslını Ceyhan Atuf Kansu’ya sormak gerek. Meclis Genel Kurulunda Mustafa Kemal’e sert eleştiriler var. Cepheden ne haber var, belli değil. Atuf Kansu telgrafhanede kendi oluşturduğu bir mesajı toplantı sırasında getirir ve Mustafa Kemal’e verir. Gelen mesaj sorulara cevaptır: İnönü Yunan saldırısını püskürtmüştür. Daha sonra İnönü’ye Yunan kuvvetlerine ateş emri verilir ama bu durum aslında Yunan kuvvetlerinin ilerlemesine sebep olur. Bunun üzerine 23.03.1921’de 2. İnönü Savaşı denilen harekat başlar, 1 Nisan’da biter. Cephedeki subayların hatıratlarında anlatılanlar resmi tarihin anlattıklarına uymaz.
1.4.1921’deki 2. İnönü Savaşı ile 23.08.1921 arasındaki Sakarya Meydan Muharebesi arasında ne yaşandı derseniz, ilginç, çok önemli şeyler oldu. Bu dönemde, 10-24.07.1921 arasında Kütahya-Eskişehir Muharebeleri oldu. 10 Temmuz 1921’de Yunan ordusu General Papulas komutasında üç koldan taarruza geçti. 13–17 Temmuz’da Yunan kuvvetleri Afyon’u, ardından Kütahya’yı ele geçirdi. Türk savunma hattı yarıldı. 19–20 Temmuz’da Eskişehir Yunanlar tarafından işgal edildi. 21–24 Temmuz’da Türk ordusu Eskişehir civarında karşı taarruz denemeleri yaptı ancak başarılı olamadı. Mustafa Kemal Türk birliklerinin Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesini emretti. Yunan ordusu Ankara’ya 50–80 km yaklaştı. Yunan ordusu Polatlı’ya kadar gelmişti… Artık top sesleri Ankara’dan duyulmaya başlamıştı. Bu süreçte Türk ordusu ağır kayıplar vermişti. Bu yenilgi Ankara’da büyük moral bozukluğuna ve Meclis’te tartışmalara yol açtı. Bu sebeple Meclisin Kayseri’ye taşınma konusu tartışılmaya başlamıştı.
TBMM ve hükümetin yer aldığı başkentin Ankara’dan Kayseri’ye taşınması 1921 yılı Temmuz ayında gündeme geldi. 22 Temmuz 1921’de hükümet, yani İcra Vekilleri Heyeti, Yunan ordusunun Ankara’ya 50 km yaklaşması sebebiyle (kimilerine göre askerlerin ricatının ardından) TBMM ve hükümetin Kayseri’ye nakledilmesini gündeme getirdi. 23 Temmuz 1921’de bu karar TBMM’de gizli oturumda görüşüldü. Milli Müdafaa Vekili Fevzi Paşa (Çakmak) durumu anlattı ve taşınmayı önerdi. Fevzi Paşa’ya göre Ankara’nın düşme tehlikesi vardı. Kayseri; daha güvenli, demiryolu bağlantılı ve lojistik açıdan uygun görüldü. Bu konu Meclis’te yoğun tartışmalara sebep oldu. Özellikle Erzurum Milletvekili Mustafa Durak Bey “Biz buraya ölmeye geldik, kaçmaya değil!” diye karara itiraz ediyordu. Oysa bazı arşivler, evraklar ve aileler Kayseri’ye gönderilmişti bile. Kayseri Lisesi’ne “TBMM” levhası asılmış ve salon hazırlanmıştı. 23 Ağustos’ta başlayan Sakarya Meydan Muharebesi 13 Eylül 1921’de zaferle sonuçlanınca taşınma tamamen iptal edildi. Bu süreç nedeniyle Kayseri, resmi belgelerde “İkinci Başkent” olarak anılır. Sakarya Meydan Muharebesi 23 Ağustos’ta başladı ve 13 Eylül 1921’de sonuçlandı. Ağustos ayında Ankara başkentin Kayseri’ye taşınmasını konuşuyor; Eylül başında zafer kazanılıyor ve bir anda “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emri ile “Yunan denize dökülüyor!” Ama nasıl oluyorsa, büyük ölçüde boşaltılmış olan Ege Adalarını ve hatta tüfek atımı menzilindeki Meis Adasını bile almayı unutuyoruz. Zafer sarhoşluğu bazı şeyleri unutturur. Öfke de öyle, aşk da…
10-24 Temmuz 1921’de Kütahya-Eskişehir Muharebeleri gerçekleşti ve Yunan ordusu Afyon, Kütahya ve Eskişehir’i aldı. Türk ordusu Sakarya Nehri doğusuna çekilmişti… Bugünlerde Ankara Kayseri’ye taşınmaya başlamıştı. Bir ay sonra, 23 Ağustos’ta Sakarya Meydan Muharebesi başladı ve savaş 13 Eylül 1921’e kadar sürdü. İşgal kuvvetleri Türklere silah, mühimmat, lojistik ve para desteği sağladı. Yunanistan Sakarya’dan batıya yönelip İstanbul’u ve Trakya’yı almak istiyordu. Rusya bunu istemiyordu. Yunanistan bir emrivakiyle Sakarya’ya doğru harekete geçince işgal kuvvetleri Türk tarafına yardım ederken Yunanistan’a her türlü desteği geri çektiler. Bunun üzerine Yunan kuvvetleri geri çekilmeye başladı. Eylül 1921-Ağustos 1922 arası 11 aylık, Yunan ordusunun geri çekilmeye başladığı süreçte Türk ordusu toparlandı, silahlandı; Tekâlif-i Milliye Emirleri ile halkın katılımı sayesinde bir fon oluşturuldu. Yunan ordusu Afyon-Eskişehir hattında tekrar direniş için savunmaya geçse de Londra ve Paris’te yapılan Yunanistan’ı ikna çalışmaları başarısızlıkla sonuçlandı. 26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz başladı. Yunan askerlerini getiren İngiliz gemileri bu kez tahliye için yeniden İzmir Limanı’na geri geldiler. 4 gün sonra, 30 Ağustos 1922’de bu kez Dumlupınar’daki Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonucunda Yunan ordusu bozguna uğradı ve bu kez Yunan birliklerinde ricat başladı.
Mustafa Kemal Büyük Taarruz için 17/18 Ağustos 1922 gecesi gizlice otomobille Ankara’dan ayrıldı. Tuz Gölü üzerinden 18 Ağustos’ta Konya’ya geldi. 20 Ağustos’ta Akşehir’e geçti; burada Batı Cephesi Karargahında İsmet Paşa ile buluştu ve taarruz emri verildi. 24 Ağustos’ta Şuhut’a geçti. Hacı Veli Konağı’nda taarruz için son hazırlık toplantısı yapıldı. 25-26 Ağustos’ta Kocatepe’ye geldi. Büyük Taarruz başladı ve 4 gün sonra Yunan kuvvetleri çekilmeye başladı. Ardından Mustafa Kemal Afyon, Uşak, Salihli, Turgutlu, Nif (Kemalpaşa), Belkahve üzerinden 10 Eylül’de, yani Büyük Taarruz sonrası 11 gün sonra İzmir’e girdi. Mustafa Kemal’in Ankara’dan İzmir’e izlediği güzergah 950 km idi. Toprak yollar ve stabilize yollardan ilerlendi.
O araçların ortalama seyir hızı düzgün yolda 25–35 km/saat, bozuk yolda 15–25 km/saat idi. Günde fiilen 150–200 km yol alınabiliyordu; bu da 8-10 saat sürüş demekti. Ancak yakıt ikmali ve dinlenme molaları ile bu süre daha da uzamıştı. 6 gece konakladıkları varsayılarak 7 günde katedilecek yol; durulan yerlerdeki karşılamalar, yemekler, araçların bakımı ve görüşmelerle 11 güne uzadı. Otomobil sayısı 2-4 arası değişken idi; yollar bozuk olduğu için çoğu zaman at sırtında veya bazı yerlerde yürüyerek ilerlendi. Yanında daimi 4-5 kişilik bir ekip olmakla birlikte, geçilen şehirlerde yeni katılan ve dönenler de vardı. Mustafa Kemal İzmir’e 5 otomobille girdi. Bu arabalarda toplam yaver ve kurmay subaylardan oluşan 20 kişi vardı. Heyetteki ilk 7 kişi: Mareşal Fevzi Paşa (Çakmak) – Genelkurmay Başkanı, İsmet Paşa (İnönü) – Batı Cephesi Komutanı, Asım Bey (Gündüz) – Batı Cephesi Kurmay Başkanı, Başyaver Salih Bey (Bozok), Yazar Halide Edip (Adıvar), Ruşen Eşref (Ünaydın), Mahmut Soydan idi.
30 Ağustos 1922’den 1930’a 8 yılda çok şey değişti. “Büyük biraderler” öyle buyurdular; Eleftherios Venizelos 27-31 Ekim 1930’da Ankara’daydı. Bu ziyarete iki tarafı da ikna eden İngiltere idi. Yunan’ı İzmir’e çıkartan da onlardı, savaşı bitirip onları evlerine gönderen de İngiltere idi. Yunan’ı denize dökmedik. İlk kurşun da Sabetay Hasan Tahsin tarafından Yunan askerine değil, Hatay Dörtyol’da Fransız işgal kuvvetlerine karşı açıldı. 10.06.1930’da imzalanan nüfus mübadelesi sözleşmesinin ardından iki taraf arasında esir mübadelesi de yapıldı. Türk kaynaklarına göre 200.000 kişilik bir güçle gelen Yunanistan’ın kaybı: Ölü yaklaşık 18.250, yaralı yaklaşık 16.030, esir + kayıp yaklaşık 35.000, savaş dışı (kaza, hastalık vb.) yaklaşık 3.720, toplam zayiat yaklaşık 73.000 kişi idi. Bu süreçte yaklaşık 20.826 Yunan askeri esir alınmıştı. Bunların önemli bir kısmı Trikupis Grubu’ndandı. 2 Eylül 1922’de esir alınan Trikupis, Yunan ordusunun ana grubunun komutanıydı. General Kimon Digenis ise 2. Kolordu Komutanıydı. Ayrıca çok sayıda üst rütbeli subay, yüzlerce subay esir alınmıştı.
Türk tarafının asker kaybı ise: Şehit 9.100-13.000 civarı, yaralı 30.000-36.000 civarı, kayıp / esir 7.000–10.000 arasında… Yunan işgali ile geri dönüşleri arasında Türklerin sivil kaybı korkunç bir sayıya ulaşır. Bu Gazze’yi hatırlatan bir KATLİAM’dır. Türk kaynaklarında, özellikle Justin McCarthy gibi araştırmacılara göre Batı Anadolu’da Yunan işgali ve geri çekilişi sırasında yüz binlerce, bazı iddialara göre 600.000’i aşkın yerli halktan oluşan Müslüman sivilin öldüğü, köylerin yakıldığı yazılır.
Ama olsun; “Yurtta sulh, cihanda sulh” gerekliydi, kucaklamamız gerekiyordu. Çünkü bunu bugün de başımızın belası olan “uluslararası sistem” istiyordu. Onların istediği gibi oldu ve Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos, Dışişleri Bakanı Andreas Mihalakopulos ve eşleri, yanlarında diplomatlar ve gazetecilerle geldiler. Övgülerle ve alkışlarla karşılandılar. Heyet Ankara’da Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras tarafından karşılandı. Atatürk ile görüşmeler yaptı (Ankara Palas’ta karşılanma anı ünlüdür; Atatürk halkı alkışlamaya teşvik etmiştir). 30 Ekim 1930’da Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Hakemlik Antlaşması imzalandı. Buna bir de deniz silahlarının sınırlandırılmasına dair protokol eklendi. Türk-Yunan dostluğunun temelleri atıldı. Bu yakınlaşma, 1934 Balkan Antantı’nın yolunu açtı. Venizelos daha sonra 1934’te Mustafa Kemal’i Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi!? 12 Ocak 1934’te Oslo’daki Nobel Komitesi’ne Fransızca yazılmış 3 sayfalık mektupla… 1930 Türk-Yunan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Hakemlik Antlaşması’nın imzalanması ve Yakın Doğu’da barışın sağlanmasına yaptığı katkı nedeniyle… Venizelos, Atatürk’ü “bu barışa en değerli katkıyı sağlayan kişi” olarak tanımlamıştı. Ancak 1934 Nobel Barış Ödülü Mustafa Kemal’e değil, Milletler Cemiyeti bünyesindeki Dünya Silahsızlanma Konferansı’ndaki çalışmaları nedeniyle İngiliz siyasetçi Arthur Henderson’a verildi. Bugünkü, PKK ile sürdürülen “TÜRKİYE BARIŞI” o günkü Mustafa Kemal’in “TÜRK-YUNAN BARIŞI”na ne kadar benziyor!? İnşallah uluslararası sistem Gazze halkı için de İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde Kushner-Dahlan senaryosunun bir parçası olan SİYON KARDEŞLİĞİ temelinde böyle bir GAZZE BARIŞI dayatmaz.
Size süreçle ilgili birkaç ayrıntı daha yazayım (hani derler ya “Şeytan ayrıntıda gizlidir” diye): Mustafa Kemal Büyük Taarruz’dan bir yıl önce, Sakarya Meydan Muharebesi öncesi Polatlı’da attan düşmüş; 1-3 kaburga kemiği kırılmış/zedelenmiş, biri ciğere baskı yapmıştı. Röntgenle tespit edilmiş, bandaj yapılmıştı. 17 Ağustos’ta sargılı şekilde cepheye dönmüş ve Sakarya Savaşı’nı yönetmişti (olay yeri: Polatlı güneyi, Karadağ / Karapınar köyü civarı, Alagöz Çiftliği-Malıköy bölgesi). 30 Ağustos’ta ise sıtma hastalığına yakalanmıştı. Gençlik yılları Manastır’dan beri sıtma hastasıydı. Çanakkale’de, 1919 Sivas Kongresi döneminde vb. sıtma nöbetleri nüksetmiştir. O dönemde sağlığı ile ilgili kayıtlara göre Mustafa Kemal’de daha çok böbrek ağrıları, yüksek ateş, yorgunluk ve genel bitkinlik belirtileri vardır.
Hikayenin sonu çok daha ilginç. Ecevit’in ifadesi ile: “Rakıyı içince anladık Yunanla kardeş olduğumuzu.” Ve tabii resmi tarihe göre hazırlanmış tarih kitaplarında İslam tarihi ve Osmanlı tarihi aşağılanırken “Yunan Medeniyeti Tarihi” kapsamlı bir şekilde övülerek anlatılır. Zaten daha sonra Maarif Vekaleti Yunan klasiklerini de yayınlayacaktır. İlginç bir ayrıntı daha: Çanakkale Savaşı’ndan sonra biliyorsunuz savaşın komutanı Liman von Sanders Filistin Cephesi’ne komutan olarak atanmıştı. Mustafa Kemal de oradaydı. Liman von Sanders daha sonra Siyonist bir Yahudi kadınla evlenmiş, iyi mi? Bir başkadır bizim tarihimiz… Meğerse “dostumuz, müttefikimiz, stratejik ortağımız, İslam ordusuna komutan” olarak atadığımız adamın da aşkı bir Siyonist Yahudi imiş.
Bu hikayede Çerkes Ethem ve isyanlar ayrı bir önem taşır. Ama burada bu konuya girmeyeceğim. Mussolini İtalyası’nın “terbiye diktatörlüğü” dedikleri faşizme hayran, Anadolu yaylalarında çıplak ayakları ile şaraplık üzüm ezen Anadolu kadınlarını arayan Kemalistler, daha sonra gelişen isyanlar ve irtica ile mücadele ile ilgili olarak “İrtica ile mücadele, istila ile mücadeleden daha zor ve elzemdir” derler. Tarih övgü ve sövgü kitabı değildir; ama ne yazık ki resmi tarih de karşı tarih de bu konuda masum değildir. Bizden istenen “adil şahitler” olmamızdır. Osmanlı’nın son dönemi sütten çıkmış ak kaşık değildi. Cumhuriyet dönemi, ideolojik olarak farklı da olsa o sürecin tabii sonucuydu. Osmanlı’yı yıkan zihniyet İttihat ve Terakki’nin askeri kanadıydı; Cumhuriyeti kuran ise İttihat ve Terakki’nin siyasi kanadıydı. Dünden ders alan var mı? Ne gezer! Tarihten ders alan var mı? “Görünen köy”ün hikayesi gelecek günler hakkında iyi şeyler söylemiyor. Korkarım tarih yine tekerrür edecek.
Selam ve dua ile…