ABD’nin ‘ateş altında müzakere’ stratejisi İran’da nasıl çöktü?
İran, ABD’nin “ateş altında müzakere” stratejisine karşı, “sabit duruş” ve “uzun nefes” ilkeleriyle karşılık veriyor.
ABD yönetimi, özellikle Donald Trump liderliğinde, uluslararası ilişkilerde “ya gücünü gösterirsin ya da ezilirsin” mantığıyla hareket ediyor. Washington’un son yarım yüzyıldaki müdahaleleri – Vietnam’dan Irak’a, Afganistan’dan Libya’ya – göstermiştir ki, Beyaz Saray karşısında bir anlık tereddüt veya uzlaşma sinyali, daha fazla baskıyı beraberinde getiriyor. Ancak İran, özellikle son iki aylık çatışmaların ardından, tam da bu mantığı boşa çıkaran bir strateji izliyor: Sebat etmek, geri adım atmamak ve düşmanı kendi iç çelişkileriyle baş başa bırakmak. Tahran’daki yönetim, tıpkı İmam Hüseyin’in yolu Karbala’ya çevirdiğinde oğlu Ali Ekber’in söylediği o meşhur sözü – “Babacığım, biz hak değil miyiz? O halde hiçbir şeyin önemi yok” – bugünün diline uyarlamış durumda: “Biz haklı davada ısrarcıyız; bu yüzden ABD’nin tehditleri bizi yıldıramaz.”
ABD’nin ‘İyi Niyet’ Körlüğü ve Güç Mantığı
Siyaset biliminde “realist” okulun temel kabulüne göre devletler, ahlaki ilkelerden çok çıkar ve güç dengesiyle hareket eder. Ancak ABD’nin Ortadoğu’daki pratiği, bu realizmi daha da katı bir hale getiriyor: Washington, karşısındaki aktörün her türlü yapıcı adımını, eğer o adım bir direnişin değil de teslimiyetin ürünüyse, bir zayıflık işareti olarak okuyor. Bu davranış kalıbı, Soğuk Savaş sonrası “tek kutuplu dünya”nın dayattığı hegemonik reflekslerin bir ürünü olarak yorumlanıyor. Tarihsel örnekler arasında, 2003’teki Irak işgalinden önce silah denetçilerine izin veren Saddam Hüseyin’in bu adımının, Beyaz Saray tarafından nihai bir teslimiyet değil, oyalama taktiği olarak görülüp işgalin hızlandırılması sayılabilir. İran ise tam tersi bir mesaj veriyor: “Biz ne sizin iyi niyetinize güveniyoruz ne de tehditlerinizden korkuyoruz; sahadaki varlığımız ve caydırıcılığımız tek gerçeğimiz.”
İnsan Faktörü: Pentagon’un Zayıf Halkası
ABD ordusunun teknolojik üstünlüğü rakipsiz olsa da, askeri analistlerin üzerinde durduğu kritik bir kırılganlık var: insan faktörü. Amerikan askeri sistemi, profesyonel, iyi maaşlı ve fonksiyonel bir yapıya sahiptir. Ancak bu yapı, “inanç” veya “varoluşsal dava” gibi soyut motivasyonlardan yoksundur. Vietnam’dan Afganistan’a kadar her uzun soluklu çatışmada görüldüğü gibi, ABD kamuoyu, savaşın insani maliyetine karşı aşırı duyarlıdır. Her bir asker tabutu, Beyaz Saray’ın önünde siyasi bir bomba gibi patlar. 2025 sonunda bir ABD askeri üssünde yapılan gizli bir anket, askerlerin %43’ünün “İran gibi bir ülkeyle uzun süreli bir savaşta ailemin güvenliğinden endişe ediyorum” yanıtını verdiği ortaya çıktı. Bu tablo, İran’ın “uzun nefes stratejisinin” ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor. Çünkü İran Devrim Muhafızları Ordusu’nda (IRGC) savaşçıların motivasyonu, maaş veya kariyer değil, ideolojik bir inanç. Bu fark, sahadaki en büyük denge unsurudur.
Ateş Altında Müzakere Stratejisi Çöktü
Trump’ın 4 Mayıs 2026’da Fox News’e verdiği röportajda “İran’ı müzakere masasına oturtmak için askeri seçenekleri masada tutuyoruz” demesi, ABD’nin klasik “ateş altında pazarlık” stratejisinin bir yansımasıydı. Ancak bu taktik, İran karşısında işlemedi. Zira Şubat 2026’nın sonunda ABD ve İsrail’in ortak hava saldırıları düzenlediği günlerde bile, İran liderliğinde herhangi bir çatlak oluşmadı. Geçtiğimiz yılın başında suikaste uğrayan eski lider Ayetullah Hamaney’in yerine gelen yeni yönetim, kurumsal yapının ne kadar sağlam olduğunu kanıtladı. İran, 1979’dan bu yana 47 yıldır “devlet kurumları devletidir, bireylerin değil” ilkesiyle yönetiliyor. Bu, Suudi Arabistan veya Mısır gibi kişisel rejimlerden farklı bir model. Dolayısıyla “birkaç lidere suikast düzenleyerek rejimi çökertme” hayali, Pentagon’un planlarında defalarca yer almasına rağmen gerçekleşmedi.
Hürmüz’ün Kontrolü: 20 Dünya Petrolünün Anahtarı
ABD’nin İran’a uyguladığı deniz ablukası ve “Özgürlük Projesi” (gemileri refakat altında Hürmüz’den geçirme girişimi) başarısız oldu. Bunun temel nedeni, İran’ın bu stratejik boğazdaki kontrolünü sadece askeri değil, aynı zamanda coğrafi olarak yeniden tanımlamış olması. Uluslararası Enerji Ajansı’nın verilerine göre, dünya petrol arzının yaklaşık %20’si Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. İran, bu geçişi engelleme kapasitesini sadece boğazın dar noktasıyla sınırlı tutmuyor; BAE’nin Fujairah limanı gibi alternatif çıkış noktalarını da menziline almış durumda. Bu, küresel ekonomi için bir şok dalgası yaratırken, Beyaz Saray’ı Pakistan arabuluculuğu gibi daha önce hiç başvurmadığı diplomatik kanallara itti.
‘Güney’ İçin Yeni Bir Model mi?
İran’ın ABD karşısındaki bu direnişi, sadece bölgesel değil, küresel ölçekte de yankı buluyor. Küresel Güney ülkeleri ve Üçüncü Dünya ülkeleri, İran’ı “emperyal dayatmalara karşı durabilen bir model” olarak görmeye başlıyor. Kalkınma iktisadı literatüründe “bağımlılık teorisi” olarak bilinen yaklaşıma göre, merkez ülkelerin (Batı) çevre ülkeler üzerinde kurduğu ekonomik ve siyasi tahakküm, ancak ve ancak içeriden inşa edilmiş bir ekonomik bağımsızlık ve güçlü bir inanç sistemiyle kırılabilir. İran, yıllarca süren ambargolara rağmen kendi savunma sanayiini (balistik füzeler, insansız hava araçları, siber kapasite) inşa etti; Rusya ve Çin ile akıllı bir işbirliği yürüttü ve en önemlisi, halkının büyük bir kesiminin “dış müdahaleye karşı millî birlik” refleksini canlı tuttu.
Gelecek: Önümüzdeki Haftalarda Yeni Denklemler
Önümüzdeki günlerde ABD’nin iki seçeneği var: Ya askeri angajmanı artırarak daha büyük bir insani ve mali bataklığa sürüklenecek ya da İran’ın Hürmüz’deki fiili hakimiyetini ve bölgesel statüsünü kabul eden bir müzakere zeminine oturacak. Mevcut veriler, Trump’ın ikinci seçeneğe mecbur olduğunu gösteriyor. Zira ABD’de ara seçimlere aylar kala, benzin fiyatları ve asker kayıpları, Beyaz Saray için çok daha ağır basıyor. Uzmanlara göre, önümüzdeki 30 gün içinde ABD-İran hattında dolaylı görüşmelerin yeniden başlaması ve Hürmüz’de statükonun fiilen İran lehine tescil edilmesi bekleniyor.
