Söz ile Eylem Arasında: Seyyid Hasan Nasrallah’ın Siyasetinde Doğruluk ve Vefa
Seyyid Hasan Nasrallah’ın siyasi hayatı, destekçileri açısından söz ile eylem arasındaki uyumun, müttefiklere vefanın ve bedeli ne olursa olsun savunulan çizginin bir örneği olarak hafızalarda yer etti.
Siyasette söz çoktur, fakat söz ile eylem arasındaki uyum her zaman aynı ölçüde güçlü değildir. Halkın önünde verilen vaatler, kürsülerde yükseltilen sloganlar ve şartlara göre şekillenen siyasi tutumlar, gerçek sınav anlarında anlam kazanır. Çünkü o an geldiğinde, söylenenlerle yapılanlar arasındaki mesafe görünür hâle gelir.
Şehid Seyyid Hasan Nasrallah’ın siyasi tecrübesi, destekçileri açısından tam da bu noktada farklı bir yerde duruyor. 1992’de Hizbullah’ın liderliğini üstlenmesinden itibaren söylemi “İsrail” ile mücadele, ilan ettiği tutumlara bağlılık ve müttefiklere vefa ekseninde şekillendi. Bu çizgi, onu Lübnan’dan Suriye’ye, Irak’tan Yemen’e ve Filistin’e uzanan geniş bir bölgesel mücadelenin merkezindeki isimlerden biri hâline getirdi.
Bu nedenle Nasrallah’ın destekçileri açısından “doğruluk”, yalnızca kişisel bir özellik değil, onun siyasi kimliğinin temel unsurlarından biri olarak görüldü. Onlara göre Nasrallah, kamuoyu önünde söylediği sözün arkasında sahada da duran, müttefiklerine karşı tutumunu şartlara göre kolayca değiştirmeyen ve karşı tarafın tehditlerini yalnızca retorik olarak değerlendiremeyeceği bir liderdi.
Bu imajın yerleşmesinde, liderlik yıllarının sürekli sınavlarla geçmesi belirleyici oldu.
Bir Babanın Sınavı: Hadi Nasrallah’ın Şehadeti
Bu sınavların en ağırlarından biri, büyük oğlu Seyyid Hadi Nasrallah’ın 12 Eylül 1997’de, henüz 18 yaşındayken Güney Lübnan’daki İklim et-Tuffah bölgesinde İsrail güçleriyle çıkan çatışmada hayatını kaybetmesiydi.
Nasrallah, oğlunun ölümünün ardından yaptığı konuşmada liderlerin çocuklarının kanının diğer direniş mensuplarının kanından daha değerli olmadığını vurguladı.
Bu tutum, destekçileri açısından onun söylemiyle kişisel hayatı arasındaki uyumun erken örneklerinden biri olarak değerlendirildi. Çünkü yıllardır fedakârlık ve mücadeleden söz eden bir lider, aynı bedelin kendi ailesine ulaşması karşısında farklı bir söyleme yönelmedi.
“İsrail” ile Mücadelede Vaat ve Eylem
Nasrallah’ın Hizbullah liderliğini üstlendiği dönemden itibaren “İsrail” ile mücadele, siyasi ve askeri çizgisinin merkezinde yer aldı.
Mayıs 2000’de İsrail güçlerinin Güney Lübnan’ın büyük bölümünden çekilmesi, Hizbullah ve destekçileri tarafından direniş stratejisinin en önemli kazanımlarından biri olarak değerlendirildi.
Nasrallah’ın bu dönemde kullandığı “İsrail örümcek ağından daha zayıftır” ifadesi de zamanla onun İsrail’e yönelik söyleminin en bilinen sembollerinden biri hâline geldi.
Ancak çatışma 2000’de sona ermedi. Sonraki yıllarda gerilim ve askeri karşılaşmalar devam etti ve süreç 2006 Temmuz Savaşı’na kadar uzandı.
Esirler meselesi de Nasrallah’ın söyleminde önemli bir yer tuttu. Hizbullah yıllarca Lübnanlı ve Arap esirlerin serbest bırakılması gerektiğini savundu. Bu süreç 2004 ve 2008’de gerçekleştirilen esir takaslarıyla sonuçlandı.
2006 Savaşı ve İsrailli iki askerin esir alınması kararı konusunda Lübnan’da ve bölgede farklı değerlendirmeler ortaya çıktı. Ancak Nasrallah’ın destekçileri açısından esir takasları, yıllarca dile getirilen bir vaadin siyasi söylemin ötesine taşınmasının örneklerinden biri oldu.
Doğruluk, Bedel Yükseldiğinde Sınanır
Bir siyasi tutumun gerçek ağırlığı, onu savunmanın kolay olduğu zamanlarda değil, bedelinin yükseldiği dönemlerde ortaya çıkar.
Nasrallah’ın 2000 sonrasındaki siyasi çizgisi de bu açıdan yoğun tartışmalara sahne oldu.
Suriye’de çatışmaların genişlediği dönemde Hizbullah, savaşın dışında kalmadı. Nasrallah 2013 yılında Hizbullah mensuplarının Suriye’de savaştığını açıkça ilan etti ve bunu direniş ekseninin stratejik güvenliği çerçevesinde savundu.
Nasrallah, Suriye’yi “direnişin sırtı” olarak nitelendirdi ve bu hattın tehdit altında kalmasının Hizbullah açısından doğrudan güvenlik meselesi olduğunu ifade etti.
Bu karar Lübnan içinde ve dışında ciddi tartışmalara yol açtı. Destekleyenler bunu direniş ekseninin korunması olarak değerlendirirken, karşı çıkanlar Hizbullah’ın Lübnan dışındaki bir savaşa dâhil olmasını eleştirdi.
Nasrallah ise bu politikanın arkasında açık biçimde durdu.
Onu destekleyenlere göre doğruluk anlayışının önemli unsurlarından biri de buydu: Bir tutumu yalnızca kolay zamanlarda değil, ciddi siyasi ve askeri maliyetler ortaya çıktığında da savunmak.
Irak: Bölgesel Mücadelenin Bir Başka Cephesi
2014 yılında IŞİD’in Irak’ta geniş alanları ele geçirmesi, bölgesel dengeleri önemli ölçüde değiştirdi.
Nasrallah, Irak’taki gelişmeleri Lübnan’dan bağımsız bir mesele olarak değerlendirmedi. Hizbullah’ın bazı Iraklı silahlı gruplara eğitim ve danışmanlık desteği verdiğine ilişkin çeşitli araştırmalar ve haberler yayımlandı.
Haziran 2014’te Nasrallah, kutsal mekânların tehdit altında olması durumunda Hizbullah’ın Irak’a daha fazla savaşçı göndermeye hazır olduğunu açıkladı.
Bu yaklaşım da farklı siyasi çevrelerce farklı şekillerde değerlendirildi. Ancak Nasrallah’ın bölgesel perspektifinde Irak, Suriye ve Lübnan birbirinden tamamen bağımsız cepheler değildi.
Yemen: Siyasi Tutumun Sınırları Genişliyor
Nasrallah’ın bölgesel meselelerde en açık tavır aldığı alanlardan biri de Yemen oldu.
Suudi Arabistan öncülüğündeki askeri müdahaleye karşı çıkan Nasrallah, konuşmalarında Yemenlilere destek verdi ve Sana yönetimine yönelik saldırıları eleştirdi.
Bu tutum, Lübnan’ın Körfez ülkeleriyle ilişkileri açısından da tartışmalı sonuçlar doğurdu. Buna rağmen Nasrallah Yemen konusundaki söylemini geri çekmedi.
Onun siyasi perspektifinde Lübnan, Filistin, Suriye, Irak ve Yemen giderek birbirine bağlı cepheler olarak tanımlanmaya başladı.
Bu yaklaşım daha sonra “cephelerin birliği” söyleminin de temelini oluşturdu.
Filistin: “Kudüs Yolunda”
Ancak bütün bölgesel dosyalar arasında Filistin, Nasrallah’ın siyasi söyleminde özel bir yere sahipti.
Ekim 2023’te Gazze savaşının başlamasının ardından Hizbullah, Lübnan’ın güneyinden İsrail’e karşı saldırılar düzenlemeye başladı ve bu çatışmaları Gazze’ye destek cephesi olarak tanımladı.
Nasrallah da yaptığı konuşmalarda Lübnan cephesinin Gazze’deki savaşla doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi.
Bu dönemde Hizbullah mensuplarının hayatını kaybetmesiyle birlikte “Kudüs Yolunun Şehidleri” ifadesi kullanılmaya başlandı.
Nasrallah’ın el yazısıyla yayımlanan bir mesajda da çatışmalarda ölen Hizbullah mensuplarının bu ifadeyle anılması istendi.
Böylece “Kudüs yolunda” söylemi, Hizbullah açısından yalnızca siyasi bir slogan değil, Gazze savaşı sırasında Lübnan cephesindeki kayıpları tanımlayan sembolik bir ifadeye dönüştü.
27 Eylül 2024: Bir Dönemin Sonu
27 Eylül 2024’te Beyrut’un güney banliyösüne düzenlenen İsrail hava saldırısında Hasan Nasrallah hayatını kaybetti.
Nasrallah’ın ölümü, Hizbullah ve destekçileri açısından yalnızca bir liderin kaybı olarak görülmedi. Onlara göre bu olay, yıllardır İsrail ile mücadeleyi siyasi çizgisinin merkezine koyan bir liderin aynı çatışmanın içinde hayatını kaybetmesi anlamına geliyordu.
Destekçileri bu nedenle Nasrallah’ın ölümünü, söylemiyle siyasi kaderinin birleştiği an olarak değerlendirdi.
Nasrallah uzun yıllar boyunca İsrail’in hedefindeki isimlerden biriydi. 2006 Savaşı’nın ardından kamuoyu önündeki fiziksel görünürlüğü önemli ölçüde azalmış, konuşmalarını çoğunlukla güvenlik tedbirleri altında gerçekleştirmişti.
Buna rağmen Hizbullah’ın siyasi ve askeri liderliğini ölümüne kadar sürdürdü.
Lübnan’da Müttefiklere Vefa
Nasrallah’ın siyasi mirasında yalnızca dış çatışmalar değil, Lübnan içindeki ittifaklar da önemli bir yer tuttu.
Bunların başında Şubat 2006’da Hizbullah ile Özgür Yurtsever Hareket arasında imzalanan Mar Mikhael Mutabakatı geldi.
Bu anlaşma, Lübnan’ın yoğun siyasi kutuplaşma yaşadığı bir dönemde, farklı siyasi ve toplumsal tabanlara sahip iki hareketi bir araya getirdi.
Mutabakatta seçim sistemi, yolsuzlukla mücadele, Suriye ile ilişkiler ve Hizbullah’ın silahları gibi tartışmalı konular ele alındı.
Hizbullah ile Özgür Yurtsever Hareket arasındaki ittifak yıllarca Lübnan siyasetinin en etkili siyasi ortaklıklarından biri oldu.
Bu ilişkinin sonuçları ve ülkeye etkileri konusunda farklı siyasi değerlendirmeler ortaya çıktı. Ancak ittifakın uzun süre devam ettiği ve Lübnan siyasetindeki güç dengelerinde önemli rol oynadığı açık bir gerçekti.
Nasrallah’ın destekçileri de bu ilişkiyi onun müttefiklerine yönelik “vefa” anlayışının örneklerinden biri olarak değerlendirdi.
Bedeli Olan Bir Siyasi Çizgi
Hasan Nasrallah’ın otuz yılı aşkın liderlik dönemi boyunca Hizbullah, Lübnan sınırlarını aşan siyasi ve askeri bir aktöre dönüştü.
2006 Savaşı, Suriye savaşı, Irak’taki IŞİD tehdidi, Yemen savaşı ve son olarak Gazze savaşı sırasında açılan Lübnan cephesi, Nasrallah’ın liderliğinin en önemli dönüm noktalarını oluşturdu.
Bu tercihlerin her biri destek ve eleştiriyi beraberinde getirdi.
Nasrallah’ın destekçileri bu çizgiyi direnişe ve müttefiklere bağlılık olarak değerlendirdi. Muhalifleri ise Hizbullah’ın bölgesel askeri ve siyasi rolünün Lübnan’a ağır maliyetler getirdiğini savundu.
Fakat Nasrallah’ın siyasi kişiliğini şekillendiren en belirgin unsurlardan biri, savunduğu politikaları açık biçimde sahiplenmesi oldu.
Geriye Ne Kaldı?
Nasrallah’ın ölümünün ardından onun siyasi mirasının nasıl değerlendirileceği konusunda Lübnan’da ve bölgede birbirinden oldukça farklı görüşler bulunuyor.
Destekçileri onu İsrail’e karşı uzun süreli mücadelenin, müttefiklere bağlılığın ve verilen sözün arkasında durmanın sembolü olarak görüyor.
Eleştirenler ise Hizbullah’ın askeri gücü, Suriye savaşındaki rolü ve bölgesel müdahalelerinin Lübnan üzerindeki siyasi ve ekonomik sonuçlarına dikkat çekiyor.
Ancak Nasrallah’ın destekçileri açısından onun siyasi kimliğini tanımlayan temel düşünce değişmedi:
Söylediği sözün arkasında durmak.
Bir mücadeleyi ilan ettiğinde onun içinde yer almak.
Müttefik olarak gördüğü aktörleri zor dönemlerde terk etmemek.
Filistin meselesini siyasi söyleminin merkezinde tutmak.
Bu nedenle Hasan Nasrallah, destekçilerinin hafızasında yalnızca Hizbullah’ın uzun yıllar görev yapan genel sekreteri olarak değil, söz ile eylem arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca azaltmaya çalışan bir lider olarak yer aldı.
Onların ifadesiyle o, “Vaatte Sadık” bir liderdi.
Ve onun siyasi mirasını destekleyenler açısından asıl fark da burada yatıyordu:
Bir sloganı yalnızca dile getirmek değil, o sloganın gerektirdiğine inandığı yolu sonuna kadar yürümek.
