İkinci Hama Katliamı mı?

İkinci Hama Katliamı mı?

Suriye'deki 100'ü aşkın insanın hayatını kaybettiği son Hama olayları -burada 1982 yılında Hafız Esad döneminde 20 binden fazla müslümanın katledilmiş olmasından dolayı da- doğal olarak İslam dünayısnda ve ülkemizde büyük bir infialle karşılaşması kuşkusu

YENİ KANLI OYUNLAR

Mübarek Ramazan ayının hemen arefesinde, Suriye rejim güçlerinin tanklarla girdiği Hama kentinde yüzün üstünde insanın hayatını kaybettiği kanlı olaylar, kuşkusuz ki 4 aydan fazladır sürmekte olan rejim karşıtı gösteriler noktasında Suriye gündemini bir dönüm noktasına getirmiştir.

İlk bakışta bakıldığında, genel haberlerin verdiği intiba, Suriye rejim güçlerinin gösteri yapan sivil halkın üzerine dört koldan saldırarak, sivil halkı kana buladığı "ikinci Hama katliamı"nı gerçekleştirdiği şeklindedir. İnsanlık dışı, barbarca bir katliamın gerçekleştirildiğine ilişkin bu haberlerin İslam dünyasında ve doğal olarak gelişmeleri yakından takip etmeye çalışan ülkemizde büyük bir infiale yol açmaması mümkün değildi. Nitekim dışişleri bakanı Sayın Davudoğlu'nun konu ile ilgili yaptığı açıklama ve dışişleri bakanlığının resmi bildirisi de bunun bir yansımasıdır.

Ancak, bizim Hama'daki son kanlı olayların başlama süreci ve arka planına ilişkin ortaya koyduğumuz veriler, meselenin göründüğünden öte başka anlamlar taşıdığını gösteriyordu.

Ramazan ayının girmesiyle birlikte, Suriye'de Cuma'ların yanısıra, teravih namazları ve sabah namazlarından sonra da kitlesel protesto gösterileri planlandığı önceden biliniyordu. Yani Ramazan ayı Suriye'de rejim karşıtı gösteriler için yeni bir merhale olacaktı. Çünkü Ramazan'ın manevi ve toplumsal atmosferi bunun için elverişli bir zemindi.

Suriye'de haklı ve meşru taleplerle rejim karşıtı gösterilerini sürdüren kitleler, Ramazan vesilesiyle tepkilerini daha etkin ve daha yüksek bir şekilde yansıtacakken, birtakım dış bağlantılı odaklar da, "Suriye muhalefeti" adı altında, rejimi sert ve kanlı bir şekilde karşılık vermeye itme amaçlı, ülkedeki sivil direnişi kanlı çatışmalara, silahlı isyanlara dönüştürmenin provakosyonlarını da yapmaktan geri durmuyordu.

Mesela, Suriye Müslüman Kardeşler örgütü yetkilileri ve bazı rejim muhaliflerinin rejim karşıtı gösterilerin sivil tutulması yönündeki ısrarlı vurgularına rağmen, Suudi Arabistan ve Ürdün merkezli mahfillerin direktif ve talimatlarıyla "halkı rejim güçlerinin saldırılarından koruma" adı altında kamu kuruluşlarına, emniyet ve askeri birimlere yönelik silahlı saldırılar düzenlemesi, rejimin de kamu otoritesini sağlama gerekçesiyle bu saldırılara tanklarla karşılık vermesi, sözkonusu kanlı tabloların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

İLK ÖRNEK: CİSR ŞUĞUR

Daha önce asker ve polislere karşı saldırılar bir kenara, önceden tasarlanmış ve planlanmış bir saldırı olarak, Cisr Şuğur kentinde 120 polis ve askerin öldürülüp boğazlarının kesilmesi, cesetlerinin nehirlere atılması, kentteki kamu ve güvenlik binalarının ateşe verilmesi, araçların yakılması gibi şok eylemin gerçekleştirilmesi üzerine, ilk planda dünyaya verilmek istenen görüntü, Suriye rejiminin "halka kurşun sıkmayan asker ve polisler"ibu şekilde vahşice katlettiği yönünde olmuştu. Daha önce de polis ve askerler öldürüldüğünde ileri sürülen gerekçe de bu şekilde olmaktaydı. Silahlı kuvvetler ve emniyet birimleri içinde, halka şiddet uyğulanmasına karşı çıkanlar rejim muhaberatı tarafından acımasızca katlediliyordu. (!)

Cisr Şuğur saldırısının hemen ardından, rejim güçlerinin bölgede halka karşı büyük çaplı bir katliam gerçekleştireceği haberleri de bu şekilde yayılmaya başlandı. Türkiye sınırına 15 km kadar uzaklıktaki bu bölgede önce böyle bir saldırı ardından da büyük katliam yapılacak haberleri doğal olarak, binlerce Suriyelinin büyük bir endişe ve panikle Türkiye sınırına giderek ülkemize sığınmasını beraberinde getirdi. Bu da ilk planda insani bir dramdı. Katliamdan kaçan aileler, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar canlarını korumak için kendilerini Türkiye'nin himayesine atmışlardı.

Diğer taraftan ise, CIA şefinin Cisr Şuğur saldırısından önce Türkiye'de, Hatay sınırlarında incelemelerde bulunması, İngiltere büyükelçilik personelinin Hatay'a gelip mülki makamları baypas ederek "sınırda incelemeleri" adı altında keşifler yapması, gelecek mülteciler ile ilgili konaklama yeri belirlemelerinin yapılması da kamuoyu bilgisinden saklanmış olacaktı.

Aynı şekilde, Cisr Şuğur'da 120 polis ve askerin Suriye muhebaratı -istihbarat birimleri- tarafından öldürüldüğü haber ve iddiaları henüz soğumamışken, Suriye ordusundan ayrıldığını ve "halkı saldırılardan korumak için" rejim güçlerine karşı askeri yollarla karşılık vereceğini açıklayan Yarbay Hüseyin Hermuş adlı bir subay televizyon kanallarına yaptığı açıklamada, Cisr Şuğur'daki saldırının kendileri tarafından gerçekleştirildiğini, halka ateş açmamaları konusundaki uyarıları dinlemeyen polis ve askerlerin cezalandırıldığını söylüyordu. Ancak bu bu açıklama nedense bizim kamuoyumuzda yankısını pek bulmadı. Zihinlerde kalan yine, Suriye rejiminin halka ateş açmayan asker ve polisleri vahşice katlettiği şeklindeydi.

Yine Cisr Şuğur'daki saldırı sonrasında, saldırıyı gerçekleştirenlerin Suriyeli mültecilerle birlikte Türkiye'ye geçtiği haberleri ortaya çıkınca, bu haberin de uydurma olduğu ileri sürülmesine karşın, Yarbay Hüseyin Hermuş'un da mülticilerin arasında Türkiye'ye geçtiği hem görüntülü olarak ajanslara yansıyor, hem de Kanal D muhabiri bu kişi ile Hatay'dan röportaj yayınlıyordu.

Belki bileri bu saldırıyı, halkını ezen zalim bir rejimin güvenlik güçlerinin bu şekilde öldürülmesini memnunlukla karşılayabilir, "halka kurşun sıkan katiller hak ettikleri cezayı buldu" diyebilir. Ancak, bu olayın Türkiye sınırında gerçekleştirilmesi, önceden planlandığı üzere Türkiye'ye bir mülteci akınının başlatılması, Hatay'da bir insanlık trajedesinin gözler önne serilerek uluslararası bir kamuoyunun oluşturulmak istenmesi ve bu cihetle gereken hazırlıkların da yapılıp ilgili yerel ve uluslararası kişilerin devreye sokulması, gerçekten Suriye halkının yararını ve esenliğini gözeten bir organizasyon muydu, yoksa, Suriye üzerinden planları olan dış güçlerin bir planı mıydı, artık bunu vicdanların takdirine bırakıyoruz. (Cisr Şuğur olayları ile ilgili bir belgeseli yakında yayınlayacağız)

Yarbay Hüseyin Hermuş ve Cisr Şuğur saldırısı ile ilgili nedense Türkiye'de bir şeyler konuşulup tartışılmazken bu kez Hüseyin Hermuş'un, Suudi Arabistan'ın finansı ile kurulan El Visal televizyonunda Suriye muhalefeti adına programlar yapan, programdaki konuşmasında Suriye içine talimatlar yağdıranŞeyh Adnan Arur ile bağlantısı ortaya çıktı. Öyle ki, Adnan Arur'un programına katılan Hüseyin Hermuş, gösterdiği "yararlılık ve üstün başarılar"ından dolayı, canlı yayın esnasında Şeyh Arur tarafından Yarbay'lıktan Albay'lığa terfi ettiriliyordu. Aslında bir tiyotro komedisini çağrıştıran bu tablolar ne yazık ki, Suriye'de kentlerin sokaklarında rejim karşıtı gösteriler düzenleyen halk adına yapılıyor, televizyon ekranlarındaki bu şaklabanlıklar "İslam alimi kisvesi" altında, Suriye devrimi adına sergileniyordu.

Adnan Arur'un oğlunun İstanbul'daki son sSuriye muhalefeti toplantısı için Türkiye'ye gelmesi ise ayrı bir konu.

Bu sadece, Hüseyin Hermuş ile, Adnan Arur arasındaki bir ilişkiden ibaret değildi. Yarbay Hermuş Suriye ordusundan ayrılıp "Hür Subaylar Ordusu"nu kurduğu ilan ederken, diğer yandan Suriye ordusundan ayrıldığını açıklayan Riyad el Esad adındaki bir başka albay da beraberindeki yedi komutanla birlikte,"Özgür Suriye Ordusu"nun kurulduğunu deklare ediyordu. Genelkurmay Başkanlığını Riyad el Esad'ın yaptığı belirtilen bu "yeni ordu" da, halkı saldırılardan korumak için, rejim güçlerine askeri yollarla karşılık vereceğini ilan ediyordu.

Nitekim "Özgür Suriye Ordusu" adı altında kurulan bu yapıda, Riyad el Esad'ın yardımcısı olan Albay Ahmed Hicazi ise El Visal televizyonuna katılarak, gelişmeler hakkında Şeyh Adnan Arur'a bilgiler veriyor, Suriye'deki devrim sürecini birlikte canlı yayınlarda müzakere ediyordu.

Biz bu haberleri/gelişmeleri yansıtttığımızda ise, bazı kardeşlerimiz ve dostlarımız, Şeyh Adnan Arur'a takılıp kaldığımızı, halbuki Arur'un Suriye devriminde hiç de önemli bir yerinin bulunmadığını ileri sürerek, kamuoyunu yanıltıcı bir pozizyon sergilediğimizi iddia etmekteydi.

Nasıl oluyor da, Suriye'de rejim karşıtı silahlı mücade verdiklerini, yeni ordular kurduklarını açıklayan ve bir kerede 120 asker ve polisi öldürenlerin irtibatlı olduğu bu Şeyh Arur, Suriye'deki gelişmeler bağlamında önemsiz bir kişi olabilirdi? Ancak bu Şeyh Arur fotoğrafı, Suriye ile ilgili oluşturulmak istenen görüntüyü bir hayli bozduğu için, ya hiç görülmüyor ya da, geçiştirilmeye çalışılıyordu.

Halbuki, Şeyh Arur, Cisr Şuğur saldırısının arkasında olduğu gibi, son Hama olaylarının da arkasında olan kişi idi. Suud merkezli televizyon ekranlarından ülkedeki silahlı eylemler ile ilgili stratejiler çiziyor, ilgili kişilere talimatlar verebiliyordu. Nitekim kentlerde barikatlar kurulması talimatını da kendisi vermiş, ordudan ayrılanlara ise "benim talimatımı bekleyin" demişti.

HAMA'DA KANLI OLAYLAR

İşin gerçeği, Hama olayları, kente düzenlenen gösterilere rejim güçlerinin tanklarla saldırması şeklinde değil de, kentteki barikatları kaldırmak için kente giden askeri güçlerin silahlı saldırıya uğraması üzerine, çıkan çatışmalar sonucu ortaya çıkmış, nitekim bu çatışmalarda biri üst rütbeli bir subay olmak olmak çok sayıda asker de öldürülmüş ve yaralanmıştı. Kentteki kamu kuruluşlarının, güvenlik binalarının saldırılara uğraması, silahlı ve roketli grupların panik oluşturma amaçlı etrafa ateş açması, bu kentte sivil bir gösterinin bastırılmasından öte başka şeylerin olduğunu gösteriyordu.

Zira bir rejim ne kadar acımasız, gaddar ve zalim olursa olsun, bir Ramazan arefesinde bir kente tanklarla girip katliam yapacak kadar ahmak olamaz. bir taragtan ülkede köklü reformlar yapmaya başladığını ileri süren bir rejimin diğer yandan hem ülke içinde ve hem ülke dışında büyük infiallere yol açacak bir saldırıyı gerçekleştirmesi, ancak onun intihar etmesi anlamına gelir ki, intihar edecek bir rejimin de yapacağı saldırılar bunlarla sınırlı kalmaz.

Ancak, Suriye'de yasal ve sivil yollarla yapılacak gösteriler ile amaçlarını elde edemeyeceğini çok iyi bilen birtakım güçler, Suriye halkı üzerinden, onun dökülen kanları, acısı ve çığlıkları üzerinden böylesi kirli ve kanlı provokasyonlara girmekten kaçınmıyorlar. Zira onların asıl silahı "dökülen kan"dır. Onlar ancak ne kadar kan akarsa amaçlarına doğru ilerleyebilirler.

Tunus ve Mısır'la başlayıp Yemen, Libya, Suriye ve Bahreyn'le devam eden halk hareketlerinde şimdiye kadar rejim güçleri ile halk arasında gösteriler veya çatışmalarda ölenlerin karşılıklı istatistikini çıkardığımızda, acaba Suriye'de olduğu gibi başka hangi ülkede bu kadar asker ve polis öldürüldü? Suriye'de öldürülen asker ve polislerin sayısının çokluğu Suriye halkının özgürlük ve adalet mücadelesine bir katkı mı sağlıyor, yoksa Suriye'yi hem dış müdahalelere açık hem de iç savaş çıkarma amaçlı çok yönlü bir kaosun içine mi sürüklüyor?

Acaba Suudi Arabistan ve Ürdün merkezli provokasyon mahfillerinin planları, sonuçta Suriye'ye Libya örneğinde olduğu üzere, ABD ve NATO askeri müdahalesinin zeminini mi açmaya çalışıyor? Nitekim Hama olaylarının hemen ardından ABD, İngiltere, İtalya, Almanya ve diğer batı ülkelerinin Suriye'ye karşı "acil önlem" çağrıları ve artık açıkça gündemleştirilen "askeri müdahale seçenekleri", sistematik bir planın bir parçası olarak önümüzde durmuyor mu?

Suriye'de dökülen her bir damla kanın, sahte timsah gözyaşları döken ABD ve NATO'nun iştahlarını kabarttığını görmüyor muyuz? Sözüm ona Suriye'de dökülen kanlar üzerine televizyon ekranlarından "mazlum halk" diye ağlaşanların gerçekte ellerini nasıl oğuşturduklarını bilmiyor muyuz?

Suriye halkının esenliğinin gözeten her bir kardeşimizin, Suriye rejim muhalifi söylem ve tavırlarını tamemen saygıyla karşılayarak, Suriye halkının kanı üzerinden böylesi kirli ve karanlık ilişkilere giren güdümlü ve kontrollü odaklar karşısında da bir o kadar sözlerini yükseltmelerini de bekliyoruz.

Müslüman Suriye halkına mübarek Ramazanı zehir etmeye kalkanları bu vesileyle telin ederken, bu rahmet ayında, bir damla kanın akmaması dileğiyle Suriye halkının bir an önce özgür ve adil bir Suriye'ye kavuşmalarını Rabbimizden niyaz ediyoruz.

velfecr