İki Yıl Sonra Lübnan’da Direniş Tabanı: Bağ Neden Kopmadı?

İki Yıl Sonra Lübnan’da Direniş Tabanı: Bağ Neden Kopmadı?

Lübnan’daki direnişin kuruluşundan bu yana maruz kaldığı en ağır darbelerin üzerinden iki yıl geçti.

Lübnan’daki direnişin kuruluşundan bu yana maruz kaldığı en ağır darbelerin üzerinden iki yıl geçti. Bu süreçte direnişin tarihî lideri Seyyid Hasan Nasrallah suikastla şehid edildi, çağrı cihazlarının patlatılması olayı yaşandı, çok sayıda askerî komutan şehid edildi ve iki ağır savaş yaşandı.

Bütün bunların ardından öne çıkan temel soru ise direnişin toplumsal tabanıyla ilgili: İsrail’in ve gerek Lübnan içinde gerekse dışında onun yanında yer alan çevrelerin, askerî ve insani kayıpların büyüklüğünün direniş toplumunu tercihlerinden vazgeçmeye zorlayacağı yönündeki beklentilerine rağmen bu kesim, tercihlerini nasıl korudu?

İki yılın ardından bu toplum; şehitlerin, yaralıların, yerinden edilenlerin ve yıkılan evlerin ağır yükünü taşıyor. Buna rağmen ortaya koyduğu tutum ve davranışlar, kayıpların büyüklüğünün Hizbullah ile toplumsal tabanı arasındaki bağı koparmadığını gösterdi. Aksine bu ilişkinin, yüzeysel değerlendirmelerin kavrayabileceğinden çok daha karmaşık ve derin olduğu görüldü.

Bazı araştırmalar da bu duruma dikkat çekti. Bunların başında, Carnegie tarafından Ekim 2024’te Lübnanlı yerinden edilmiş kişiler arasında gerçekleştirilen saha araştırması geliyor. Araştırma, kapsadığı kesimlerin Hizbullah’a yönelik tutumunda belirgin bir değişiklik olmadığını, hatta bağlılığın arttığını ortaya koydu. Çalışmada bu durum, birçok yerinden edilmiş kişinin kendi kaderiyle Hizbullah’ın kaderini iç içe görmesiyle; ayrıca Şii toplumunun tarihsel hafızası ile sosyal ve siyasi kurumlarının rolüyle ilişkilendirildi.

Şubat 2025’te Seyyid Hasan Nasrallah’ın cenaze töreni, ardından şehadetinin birinci yıl dönümünde düzenlenen anma etkinlikleri de dikkat çekici başka bir gösterge oluşturdu. Beyrut’taki cenaze törenine yüz binlerce kişi katıldı ve bu buluşma, Lübnan’ın yakın tarihindeki en büyük siyasi ve kitlesel toplantılardan biri olarak kayda geçti.

Bu olaylar yalnızca duygusal nitelikteki törenler değildi. Çok sayıda anlamın ve sembolün yoğunlaştığı anlara dönüştüler. Bu anlamlar, Nasrallah’ın şehadetinin ve iki kanlı savaşın üzerinden iki yıl geçmesine rağmen varlığını korudu.

Direniş toplumunun hikâyesini ve onu direniş ile Hizbullah’a bağlayan bu güçlü ilişkinin nedenlerini anlamak için, bu ilişkinin oluşmasına ve kökleşmesine katkıda bulunan tarihsel, toplumsal, siyasi ve kültürel bazı faktörlere bakmak gerekiyor.

Birincisi: Direniş toplumunun siyasi ve toplumsal bilinci onlarca yıl boyunca biriken deneyimlerin içinde şekillendi. Bu süreç, İsrail’in Güney Lübnan’ı işgalinden başlayarak işgallere, savaşlara ve zorunlu göçlere; ardından 2000 yılında Güney Lübnan’ın kurtuluşuna ve Temmuz 2006 Savaşı’na kadar uzandı.

Zaman içerisinde bu deneyimler kuşaktan kuşağa aktarılan kolektif bir hafızaya dönüştü ve toplumun kendisine, yaşadığı olaylara ve karşı karşıya olduğu tehditlere nasıl baktığını belirleyen temel unsurlardan biri hâline geldi.

Bu noktada İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm’ın toplumların geçmişleriyle ilişkisi ve tarihsel hafızanın toplumsal bilinç üzerindeki rolüne ilişkin fikirleri hatırlanabilir. Toplumlar yeni gelişmeleri geçmişten bağımsız şekilde okumaz; onları kendi kimliklerini, düşman algılarını ve dünyaya bakışlarını şekillendiren bir dizi tarihsel deneyimin parçası olarak değerlendirir.

Bu açıdan bakıldığında direniş toplumunun önemli bir bölümü son savaşı, İsrail ile uzun yıllara yayılan çatışma tarihinin ve bu süreçte kolektif hafızada biriken tecrübelerin, fedakârlıkların ve kazanımların devamı olarak okuyor.

İkincisi: Hizbullah, geçtiğimiz on yıllar boyunca Lübnan’daki Şii toplumunun sosyal, kültürel ve siyasi yapısının geniş bir kesimiyle iç içe geçti. Bu nedenle Hizbullah ile destekçilerinin önemli bir bölümü arasındaki ilişki, şartların veya güç dengelerinin değişmesiyle kolaylıkla başka bir siyasi tercih ile ikame edilebilecek klasik bir seçmen-parti ilişkisine indirgenemez.

Carnegie’den Michael Young da bu bağlamda Hizbullah’ın, destekçileri açısından yalnızca İran’la bağlantılı bir güç olmadığını; Lübnan’ın en büyük topluluklarından birinin içinde kök saldığını ve sembolik anlamının bazı Lübnanlı Şiilerin kolektif kimliğinin bir parçası hâline geldiğini yazdı.

Bu durum, can kayıplarına, evlerin ve köylerin yıkımına yol açsa dahi artan baskıların neden bazı kesimlerde daha fazla dayanışma ürettiğini açıklayan unsurlardan biri olarak görülüyor.

Üçüncüsü: Direniş toplumunda onlarca yıl boyunca sabır, şehadet, fedakârlık, onur ve boyun eğmeyi reddetme gibi kavramlar etrafında bir değerler sistemi oluştu.

Bu kavramlar yalnızca siyasi söylemde kullanılan ifadeler değildir. Maddi ve insani kayıpların ötesinde acıya ve fedakârlığa bir anlam yükleyen değerler bütünü hâline gelmiştir.

Bu yaklaşımı ifade etmek üzere İmam Ali’ye atfedilen, “Boyun eğmiş hâlde yaşamak ölümdür; galip olarak ölmek ise hayattır” anlamındaki söz hatırlatılabilir.

Bu anlayış doğrultusunda, toplum yaşadığı fedakârlıkları kendi kimliği, değerleri ve çatışmaya ilişkin yorumuyla uyumlu bir anlam çerçevesine oturtabildiği sürece maddi ve insani kayıplar ne kadar büyük olursa olsun bunların doğrudan psikolojik yenilgiye dönüşmediği savunulmaktadır.

Dördüncüsü: Hizbullah, geçtiğimiz on yıllar içinde çeşitli kurumlar, dernekler ve sosyal yardım ağları oluşturdu. Buna kendi toplumsal çevresi içerisindeki bireysel ve kolektif dayanışma girişimleri de eklendi. Bu yapılar, toplumun krizlere dayanma ve ağır koşullar altında yaşamını sürdürme kapasitesini güçlendirdi.

Söz konusu kurum ve ağlar, şehid edilenlerin ailelerine, yaralılara ve yoksul kesimlere destek sağlamada; sosyal dayanışma ve yardımlaşma ağlarını güçlendirmede rol oynadı. Böylece Hizbullah ile toplumsal tabanı arasındaki ilişki yalnızca siyasi aidiyet sınırlarını aşarak gündelik yaşamın içine yerleşmiş sosyal ve kurumsal bağlara dönüştü.

Beşincisi: Direniş destekçileri arasında, direniş seçeneğini sürdürmenin maliyeti ne kadar yüksek olursa olsun, karşı koyma ve toprağı savunma kapasitesinin kaybedilmesinin doğuracağı maliyetin daha ağır olacağı yönünde yaygın bir kanaat bulunuyor.

Bu düşüncenin, 2024’teki ateşkesin ardından İsrail saldırılarının devam etmesi, 2026’da yeni bir savaşın başlaması ve İsrail’in Lübnan topraklarındaki varlığını sürdürmesiyle daha da güçlendiği savunuluyor.

Makaleye göre Lübnan yönetiminin izlediği doğrudan müzakere seçeneği ve Lübnan tarafının verdiği tavizlere rağmen İsrail’den karşılık alınamaması da bu görüşü pekiştirdi.

Bu doğrultuda direniş destekçileri, bugün üstlenilen maliyet ile teslim olunması veya toprağı savunma kapasitesinin kaybedilmesi durumunda ortaya çıkabileceğini düşündükleri daha ağır maliyet arasında karşılaştırma yapıyor.

İsrail’in saldırılarının ve toprak üzerindeki varlığının sürmesi de bu kesim tarafından tehdidin ortadan kalkmadığının ve direnişe duyulan ihtiyacın devam ettiğinin göstergesi olarak okunuyor.

Altıncısı: Birbiri ardına yaşanan gelişmeler, Hizbullah ile toplumsal tabanı arasındaki ilişkinin yalnızca siyasi bir örgüt ile seçmenleri veya destekçileri arasındaki ilişkiden daha karmaşık olduğunu gösterdi.

Hizbullah’ın doğduğu toplumsal çevre zamanla kendi sembollerini, hafızasını, söylemini ve dayanışma ağlarını üreten bir yapıya dönüştü. Şehid edilen Hizbullah medya sorumlusu Muhammed Afif’in şu sözü de bu anlayışı özetleyen ifadelerden biri oldu:

“Hizbullah bir ümmettir ve ümmet ölmez.”

Bu ifade, Hizbullah ile destekçileri arasındaki ilişkinin niteliğini anlamaya yönelik temel bir bakış açısını özetliyor. Buna göre direniş düşüncesi, örgütsel sınırları aşarak kolektif bilincin ve sosyal-siyasi kimliğin bir parçasına dönüşmüş durumda.

Makaleye göre birçok değerlendirme tam da bu noktada yanıldı. Direniş, liderlerinin şehid edilmesi ve kurumsal yapısının tahrip edilmesi yoluyla zayıflatılabilecek bir örgüt olarak değerlendirildi. Ancak yaşananlar, bu olgunun anlaşılabilmesi için içinde geliştiği toplumun ve taşıdığı tarihsel hafızanın da dikkate alındığı daha farklı bir yaklaşım gerektiğini ortaya koyuyor.

Yazar, askerî ve maddi kayıpların büyüklüğüne rağmen Hizbullah’ın toplumsal tabanında geniş çaplı bir sosyal çözülme veya siyasi yön değişikliğinin ortaya çıkmadığını savunuyor ve bunun Hizbullah’ın Lübnan’daki siyasi rakipleri ile dışarıdaki düşmanları tarafından dikkate alınması gerektiğini belirtiyor.

Not: Bu makalede yer alan görüşler El Meyadin’in yayın politikasını zorunlu olarak yansıtmamakta, yalnızca yazarın görüşlerini ifade etmektedir.

MAKALEYE GÖRE İFADESİNİ ÇIKAR DEĞİŞTİRME

Tamam. Sadece “Makaleye göre” ifadesini çıkarıyorum; cümlenin geri kalanını değiştirmiyorum:

Lübnan yönetiminin izlediği doğrudan müzakere seçeneği ve Lübnan tarafının verdiği tavizlere rağmen İsrail’den karşılık alınamaması da bu görüşü pekiştirdi.

Ve:

Birçok değerlendirme tam da bu noktada yanıldı. Direniş, liderlerinin şehid edilmesi ve kurumsal yapısının tahrip edilmesi yoluyla zayıflatılabilecek bir örgüt olarak değerlendirildi.

BAŞTAN YAZ

Lübnan’daki direnişin kuruluşundan bu yana maruz kaldığı en ağır darbelerin üzerinden iki yıl geçti. Bu süreçte direnişin tarihî lideri Seyyid Hasan Nasrallah suikastla şehid edildi, çağrı cihazlarının patlatılması olayı yaşandı, çok sayıda askerî komutan şehid edildi ve iki ağır savaş yaşandı.

Bütün bunların ardından öne çıkan temel soru ise direnişin toplumsal tabanıyla ilgili: İsrail’in ve gerek Lübnan içinde gerekse dışında onun yanında yer alan çevrelerin, askerî ve insani kayıpların büyüklüğünün direniş toplumunu tercihlerinden vazgeçmeye zorlayacağı yönündeki beklentilerine rağmen bu kesim, tercihlerini nasıl korudu?

İki yılın ardından bu toplum; şehitlerin, yaralıların, yerinden edilenlerin ve yıkılan evlerin ağır yükünü taşıyor. Buna rağmen ortaya koyduğu tutum ve davranışlar, kayıpların büyüklüğünün Hizbullah ile toplumsal tabanı arasındaki bağı koparmadığını gösterdi. Aksine bu ilişkinin, yüzeysel değerlendirmelerin kavrayabileceğinden çok daha karmaşık ve derin olduğu görüldü.

Bazı araştırmalar da bu duruma dikkat çekti. Bunların başında, Carnegie tarafından Ekim 2024’te Lübnanlı yerinden edilmiş kişiler arasında gerçekleştirilen saha araştırması geliyor. Araştırma, kapsadığı kesimlerin Hizbullah’a yönelik tutumunda belirgin bir değişiklik olmadığını, hatta bağlılığın arttığını ortaya koydu. Çalışmada bu durum, birçok yerinden edilmiş kişinin kendi kaderiyle Hizbullah’ın kaderini iç içe görmesiyle; ayrıca Şii toplumunun tarihsel hafızası ile sosyal ve siyasi kurumlarının rolüyle ilişkilendirildi.

Şubat 2025’te Seyyid Hasan Nasrallah’ın cenaze töreni, ardından şehadetinin birinci yıl dönümünde düzenlenen anma etkinlikleri de dikkat çekici başka bir gösterge oluşturdu. Beyrut’taki cenaze törenine yüz binlerce kişi katıldı ve bu buluşma, Lübnan’ın yakın tarihindeki en büyük siyasi ve kitlesel toplantılardan biri olarak kayda geçti.

Bu olaylar yalnızca duygusal nitelikteki törenler değildi. Çok sayıda anlamın ve sembolün yoğunlaştığı anlara dönüştüler. Bu anlamlar, Nasrallah’ın şehadetinin ve iki kanlı savaşın üzerinden iki yıl geçmesine rağmen varlığını korudu.

Direniş toplumunun hikâyesini ve onu direniş ile Hizbullah’a bağlayan bu güçlü ilişkinin nedenlerini anlamak için, bu ilişkinin oluşmasına ve kökleşmesine katkıda bulunan tarihsel, toplumsal, siyasi ve kültürel bazı faktörlere bakmak gerekiyor.

Birincisi: Direniş toplumunun siyasi ve toplumsal bilinci onlarca yıl boyunca biriken deneyimlerin içinde şekillendi. Bu süreç, İsrail’in Güney Lübnan’ı işgalinden başlayarak işgallere, savaşlara ve zorunlu göçlere; ardından 2000 yılında Güney Lübnan’ın kurtuluşuna ve Temmuz 2006 Savaşı’na kadar uzandı.

Zaman içerisinde bu deneyimler kuşaktan kuşağa aktarılan kolektif bir hafızaya dönüştü ve toplumun kendisine, yaşadığı olaylara ve karşı karşıya olduğu tehditlere nasıl baktığını belirleyen temel unsurlardan biri hâline geldi.

Bu noktada İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm’ın toplumların geçmişleriyle ilişkisi ve tarihsel hafızanın toplumsal bilinç üzerindeki rolüne ilişkin fikirleri hatırlanabilir. Toplumlar yeni gelişmeleri geçmişten bağımsız şekilde okumaz; onları kendi kimliklerini, düşman algılarını ve dünyaya bakışlarını şekillendiren bir dizi tarihsel deneyimin parçası olarak değerlendirir.

Bu açıdan bakıldığında direniş toplumunun önemli bir bölümü son savaşı, İsrail ile uzun yıllara yayılan çatışma tarihinin ve bu süreçte kolektif hafızada biriken tecrübelerin, fedakârlıkların ve kazanımların devamı olarak okuyor.

İkincisi: Hizbullah, geçtiğimiz on yıllar boyunca Lübnan’daki Şii toplumunun sosyal, kültürel ve siyasi yapısının geniş bir kesimiyle iç içe geçti. Bu nedenle Hizbullah ile destekçilerinin önemli bir bölümü arasındaki ilişki, şartların veya güç dengelerinin değişmesiyle kolaylıkla başka bir siyasi tercih ile ikame edilebilecek klasik bir seçmen-parti ilişkisine indirgenemez.

Carnegie’den Michael Young da bu bağlamda Hizbullah’ın, destekçileri açısından yalnızca İran’la bağlantılı bir güç olmadığını; Lübnan’ın en büyük topluluklarından birinin içinde kök saldığını ve sembolik anlamının bazı Lübnanlı Şiilerin kolektif kimliğinin bir parçası hâline geldiğini yazdı.

Bu durum, can kayıplarına, evlerin ve köylerin yıkımına yol açsa dahi artan baskıların neden bazı kesimlerde daha fazla dayanışma ürettiğini açıklayan unsurlardan biri olarak görülüyor.

Üçüncüsü: Direniş toplumunda onlarca yıl boyunca sabır, şehadet, fedakârlık, onur ve boyun eğmeyi reddetme gibi kavramlar etrafında bir değerler sistemi oluştu.

Bu kavramlar yalnızca siyasi söylemde kullanılan ifadeler değildir. Maddi ve insani kayıpların ötesinde acıya ve fedakârlığa bir anlam yükleyen değerler bütünü hâline gelmiştir.

Bu yaklaşımı ifade etmek üzere İmam Ali’ye atfedilen, “Boyun eğmiş hâlde yaşamak ölümdür; galip olarak ölmek ise hayattır” anlamındaki söz hatırlatılabilir.

Bu anlayış doğrultusunda, toplum yaşadığı fedakârlıkları kendi kimliği, değerleri ve çatışmaya ilişkin yorumuyla uyumlu bir anlam çerçevesine oturtabildiği sürece maddi ve insani kayıplar ne kadar büyük olursa olsun bunların doğrudan psikolojik yenilgiye dönüşmediği savunulmaktadır.

Dördüncüsü: Hizbullah, geçtiğimiz on yıllar içinde çeşitli kurumlar, dernekler ve sosyal yardım ağları oluşturdu. Buna kendi toplumsal çevresi içerisindeki bireysel ve kolektif dayanışma girişimleri de eklendi. Bu yapılar, toplumun krizlere dayanma ve ağır koşullar altında yaşamını sürdürme kapasitesini güçlendirdi.

Söz konusu kurum ve ağlar, şehid edilenlerin ailelerine, yaralılara ve yoksul kesimlere destek sağlamada; sosyal dayanışma ve yardımlaşma ağlarını güçlendirmede rol oynadı. Böylece Hizbullah ile toplumsal tabanı arasındaki ilişki yalnızca siyasi aidiyet sınırlarını aşarak gündelik yaşamın içine yerleşmiş sosyal ve kurumsal bağlara dönüştü.

Beşincisi: Direniş destekçileri arasında, direniş seçeneğini sürdürmenin maliyeti ne kadar yüksek olursa olsun, karşı koyma ve toprağı savunma kapasitesinin kaybedilmesinin doğuracağı maliyetin daha ağır olacağı yönünde yaygın bir kanaat bulunuyor.

Bu düşüncenin, 2024’teki ateşkesin ardından İsrail saldırılarının devam etmesi, 2026’da yeni bir savaşın başlaması ve İsrail’in Lübnan topraklarındaki varlığını sürdürmesiyle daha da güçlendiği savunuluyor.

Lübnan yönetiminin izlediği doğrudan müzakere seçeneği ve Lübnan tarafının verdiği tavizlere rağmen İsrail’den karşılık alınamaması da bu görüşü pekiştirdi.

Bu doğrultuda direniş destekçileri, bugün üstlenilen maliyet ile teslim olunması veya toprağı savunma kapasitesinin kaybedilmesi durumunda ortaya çıkabileceğini düşündükleri daha ağır maliyet arasında karşılaştırma yapıyor.

İsrail’in saldırılarının ve toprak üzerindeki varlığının sürmesi de bu kesim tarafından tehdidin ortadan kalkmadığının ve direnişe duyulan ihtiyacın devam ettiğinin göstergesi olarak okunuyor.

Altıncısı: Birbiri ardına yaşanan gelişmeler, Hizbullah ile toplumsal tabanı arasındaki ilişkinin yalnızca siyasi bir örgüt ile seçmenleri veya destekçileri arasındaki ilişkiden daha karmaşık olduğunu gösterdi.

Hizbullah’ın doğduğu toplumsal çevre zamanla kendi sembollerini, hafızasını, söylemini ve dayanışma ağlarını üreten bir yapıya dönüştü. Şehid edilen Hizbullah medya sorumlusu Muhammed Afif’in şu sözü de bu anlayışı özetleyen ifadelerden biri oldu:

“Hizbullah bir ümmettir ve ümmet ölmez.”

Bu ifade, Hizbullah ile destekçileri arasındaki ilişkinin niteliğini anlamaya yönelik temel bir bakış açısını özetliyor. Buna göre direniş düşüncesi, örgütsel sınırları aşarak kolektif bilincin ve sosyal-siyasi kimliğin bir parçasına dönüşmüş durumda.

Birçok değerlendirme tam da bu noktada yanıldı. Direniş, liderlerinin şehid edilmesi ve kurumsal yapısının tahrip edilmesi yoluyla zayıflatılabilecek bir örgüt olarak değerlendirildi. Ancak yaşananlar, bu olgunun anlaşılabilmesi için içinde geliştiği toplumun ve taşıdığı tarihsel hafızanın da dikkate alındığı daha farklı bir yaklaşım gerektiğini ortaya koyuyor.

Yazar, askerî ve maddi kayıpların büyüklüğüne rağmen Hizbullah’ın toplumsal tabanında geniş çaplı bir sosyal çözülme veya siyasi yön değişikliğinin ortaya çıkmadığını savunuyor ve bunun Hizbullah’ın Lübnan’daki siyasi rakipleri ile dışarıdaki düşmanları tarafından dikkate alınması gerektiğini belirtiyor.