BATI ŞERİA’DA ADIM ADIM İLHAK: İŞGALİN YARIM ASIRLIK PLANI

BATI ŞERİA’DA ADIM ADIM İLHAK: İŞGALİN YARIM ASIRLIK PLANI

İşgal rejimi, 1967’den bu yana yerleşim inşası, askerî emirler ve idari düzenlemeler yoluyla Batı Şeria’daki hâkimiyetini kalıcı hâle getiriyor.

Batı Şeria, uzun yıllardır İsrail’in sömürgeci yayılma hedeflerinin merkezinde bulunuyor. Bölge, bir tarafta silahlı Yahudi yerleşimcilerin saldırıları, diğer tarafta ise topraklarını korumaya çalışan Filistinlilerin direnişi arasında coğrafi ve siyasi bir mücadele alanına dönüştü.

Uluslararası toplumun itirazlarına rağmen birbirini izleyen İsrail hükümetleri; yerleşim projeleri, askerî emirler, arazi gaspları ve idari düzenlemeler aracılığıyla işgal altındaki Filistin toprakları üzerindeki denetimini sürekli genişletti.

Kurulan yerleşimler, yalnızca yeni nüfus alanları oluşturmakla kalmadı. İsrail’e bağlı yollar, kontrol noktaları, askerî bölgeler ve altyapı hatları, Filistin şehir ve köylerini birbirinden kopararak Batı Şeria’yı parçalanmış bölgelere ayırdı.

Smotrich ile hızlanan ilhak süreci

Batı Şeria’nın ilhakına yönelik politikalar, mevcut İsrail yönetimi döneminde daha açık ve sistematik bir nitelik kazandı. Maliye Bakanı ve eski yerleşim idaresi sorumlusu Bezalel Smotrich, bu sürecin başlıca aktörlerinden biri oldu.

Batı Şeria’da İsrail egemenliğinin resmen ilan edilmesini savunan Smotrich, yerleşimlerle ilgili önemli idari yetkilerin askerî makamlardan alınarak yerleşimci yönetim organlarına devredilmesini sağladı.

Bu adımlar, geçici olarak sunulan askerî işgalin kalıcı bir yerleşimci yönetimine dönüştürülmesini hedefliyor. Böylece uzun süredir fiilen sürdürülen kontrolün hukuki ve idari bakımdan resmî ilhaka taşınmasının zemini hazırlanıyor.

Ancak bu süreç yalnızca mevcut İsrail hükümetiyle başlamadı. Batı Şeria üzerindeki kalıcı hâkimiyet planının temelleri, 1967 Savaşı’nın hemen ardından atıldı.

İlhakın temelleri 1967’de atıldı

İsrail, 1967’de askerî güç kullanarak ele geçirdiği Batı Şeria üzerinde o tarihten bu yana fiilî denetim kuruyor. Savaşın ardından İsrailli siyasetçilerin önünde iki temel seçenek bulunuyordu.

Bunlardan ilki, Batı Şeria’nın büyük bölümünü Ürdün Kralı Hüseyin bin Talal’ın yönetimine bırakmaktı. İkinci seçenek ise Filistinlilere sınırlı bir özerklik veya bağımsızlık görüntüsü verilirken toprağın asıl denetiminin İsrail’de tutulmasıydı.

İsrail yönetimi ikinci seçeneği benimsedi.

Bu yaklaşım, dönemin İsrailli siyasetçilerinden Yigal Allon’un adıyla anılan “Allon Planı” çerçevesinde şekillendi. Plan, işgal altındaki Filistin topraklarının önemli bir bölümünün İsrail egemenliğinde tutulmasını, rejimin savunması ve varlığını sürdürmesi açısından zorunlu görüyordu.

Allon, 1967 Savaşı’nın ardından İsrail’in yapması gereken son şeyin Batı Şeria’nın “tek bir karışını dahi” Ürdün’e geri vermek olduğunu söylemişti.

Allon’un tasavvurunda Filistinliler, İsrail topraklarıyla çevrilmiş bir bölgede kendi idari yapılarını kurabilecek ancak güvenlik, dış politika, sınırlar ve toprak üzerindeki gerçek hâkimiyet İsrail’in elinde kalacaktı.

Bugün Batı Şeria’da ortaya çıkan yapı büyük ölçüde bu planı yansıtıyor. Filistinlilerin kendi yerel yönetimlerini seçmelerine izin verilirken kamu düzeni, güvenlik, sınırlar ve hareket özgürlüğü İsrail işgal güçlerinin kontrolünde tutuluyor.

Yerleşimler sömürge düzeninin aracı oldu

Birleşmiş Milletlerin 1979 tarihli bir bülteninde “koloni” olarak nitelendirdiği Yahudi yerleşimleri, 1967’den sonra hızla yayılmaya başladı.

Söz konusu belgede, Yahudi Ajansı ile Siyonist Örgüt tarafından hazırlanan planın, 1975-1995 yılları arasında Ürdün Vadisi’ne en az 8 bin İsraillinin yerleştirilmesini amaçladığı belirtiliyordu. Plan ayrıca bölgedeki toprak, su ve iklim şartları başta olmak üzere doğal kaynakların İsrail kolonilerinin yararına kullanılmasını öngörüyordu.

İşgal rejimi, Batı Şeria’daki toprakları ele geçirmek için karmaşık hukuki ve bürokratik yöntemlerden yararlanmaya devam etti. Araziler bazen “askerî ihtiyaç” gerekçesiyle gasbedildi, bazen de mülkiyeti tescil edilmemiş topraklar İsrail’e aitmiş gibi gösterildi.

Böylece Filistinlilerin kendi topraklarında yapı inşa etmesi engellenirken Yahudi yerleşimlerinin genişlemesi için gerekli hukuki ve fiziksel altyapı oluşturuldu.

Oslo düzeni işgali sona erdirmedi

1993 yılında Oslo Anlaşmaları’nın imzalanmasının ardından Filistin Yönetimi, Batı Şeria ve Gazze’nin bazı bölgelerini idare etmek üzere geçici bir yapı olarak kuruldu.

Ancak bu düzenleme İsrail işgalini sona erdirmek yerine Batı Şeria’yı A, B ve C bölgeleri olmak üzere üç ayrı idari alana böldü.

1995 tarihli Oslo II Anlaşması’na göre A Bölgesi, Filistin Yönetimi’nin sivil ve güvenlik kontrolüne bırakıldı. B Bölgesi’nde sivil idare Filistinlilere verilirken üstün güvenlik yetkisi İsrail’in elinde kaldı.

Batı Şeria’nın yaklaşık yüzde 60’ını oluşturan C Bölgesi ise tamamen İsrail’in sivil ve askerî kontrolü altında tutuldu. Bölgedeki doğal kaynakların, açık arazilerin, stratejik noktaların ve işgal altındaki Doğu Kudüs dışındaki bütün Yahudi yerleşimlerinin önemli bir bölümü C Bölgesi’nde bulunuyor.

C Bölgesi üzerindeki kontrolün nihai statü görüşmelerine kadar geçici olduğu ileri sürülmesine rağmen yetki Filistinlilere hiçbir zaman devredilmedi. Aksine İsrail hükümetleri yerleşimleri genişletmeyi, bunları İsrail’e bağlayan yollar inşa etmeyi ve Filistinlilerin yapılaşmasını askerî emirlerle sınırlandırmayı sürdürdü.

Avrupa Birliği verilerine göre Batı Şeria’daki yerleşimci nüfusu, Oslo Anlaşmaları’nın imzalandığı 1993’ten 2010’lu yılların ortasına kadar iki kattan fazla arttı.

Oslo’nun oluşturduğu sistem, Filistin Yönetimi’ne nüfus merkezlerindeki günlük sivil işleri yürütme görevi verirken sınırlar, hava sahası, güvenlik, ulaşım ve toprakların büyük bölümü üzerindeki denetimi İsrail işgaline bıraktı.

Böylece doğrudan askerî yönetim, parçalı bir kontrol sistemine dönüştürüldü. Filistin makamları halkın günlük işlerini yönetirken işgal rejimi geniş coğrafya üzerindeki hâkimiyetini korudu.

Batı Şeria neden stratejik öneme sahip?

Denize kıyısı bulunmayan Batı Şeria, yaklaşık 5 bin 660 kilometrekarelik bir alanı kaplıyor. Bölgenin büyük bölümü engebeli ve dağlık arazilerden oluşuyor. Yükselti, Ölü Deniz kıyısında deniz seviyesinin 408 metre altından Nebi Yunus Dağı’nda 1.030 metreye kadar ulaşıyor.

Batı Şeria’nın tepeleri ve dağları, batıda kıyı ovasına, doğuda ise Ürdün Vadisi’ne hâkim bir konum sağlıyor. Bu nedenle bölge, İsrail’in askerî ve güvenlik doktrininde stratejik bir alan olarak görülüyor.

İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, daha önce Batı Şeria’daki yerleşim faaliyetlerinin İsrail’in bölgede tam hareket serbestisini ve denetimini güvence altına almak için gerekli olduğunu savunmuştu.

İsrailli güvenlik kuruluşları da Batı Şeria’nın, İsrail nüfusunun yüzde 70’inden fazlasının ve sanayi kapasitesinin yaklaşık yüzde 80’inin bulunduğu kıyı ovasına komşu olduğuna dikkat çekiyor.

Bu nedenle Batı Şeria’nın ilhak edilmesi, İsrail’e batıdaki kıyı ovasını yüksek noktalardan kontrol etme imkânı sağlıyor. Aynı zamanda Batı Şeria’da gelişebilecek bir direniş hareketinin Gazze’deki Filistin direnişiyle bağlantı kurmasını zorlaştırmayı amaçlıyor.

Toprak gaspının öncü gücü: Silahlı yerleşimciler

Batı Şeria’nın ilhakına zemin hazırlayan başlıca güçlerden birini, Filistinlilere yönelik saldırılar gerçekleştiren silahlı Yahudi yerleşimciler oluşturuyor.

Genellikle gruplar hâlinde hareket eden yerleşimciler, İsrail askerlerinin koruması altında Filistinlilerin evlerine, tarım arazilerine ve hayvanlarına saldırıyor. Filistinlilerin kendilerini ve ailelerini savunmaya çalışması durumunda ise işgal güçleri doğrudan müdahalede bulunuyor.

Toprakları askerî ve siyasi amaçlarla ele geçirme planları, dini ve tarihî hak iddialarıyla meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Yerleşimciler, Filistinlilere yönelik şiddeti önlerindeki engelleri ortadan kaldırmak için kendilerine tanınmış bir hak olarak görüyor.

İsrail ordusu yerine yerleşimcilerin doğrudan kullanılması da işgal rejiminin bilinen yöntemleriyle örtüşüyor. Önce Filistinli topluluklar üzerinde yoğun siyasi, ekonomik ve silahlı baskı kuruluyor. Filistinliler saldırılara karşılık verdiğinde ise bu tepki, geniş çaplı askerî operasyonlara gerekçe hâline getiriliyor.

İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem’in 2021 tarihli raporunda, hükümetten resmî izin alınmadan kurulan yerleşim noktalarının dahi İsrail makamlarının desteğini aldığı belirtildi.

Rapora göre İsrail, bu kaçak yerleşimleri koruması için ordusunu görevlendiriyor veya güvenlik masraflarını karşılıyor; yerleşimlerin büyük bölümüne yol, su ve elektrik altyapısı götürüyor.

Yerleşimci şiddeti ilhakın bahanesine dönüştürülüyor

Son dönemde artan yerleşimci saldırıları, şiddetin ilhak sürecini hızlandırmak için kullanıldığı yönündeki endişeleri güçlendirdi.

Nablus’un batısındaki Tell köyünde topraklarını Siyonist yerleşimcilere karşı savunmaya çalışan dört Filistinli şehit edildi. Saldırılar kısa süre içerisinde çevredeki diğer Filistin yerleşimlerine de yayıldı; köyler hedef alındı ve camiler ateşe verildi.

Aynı dönemde İsrail işgal güçleri Batı Şeria genelinde geniş çaplı baskınlar düzenleyerek çok sayıda Filistinliyi gözaltına aldı.

Uygulanan yöntem açık bir döngü oluşturuyor: Yerleşimciler Filistin köylerine saldırarak sahada istikrarsızlık meydana getiriyor. Filistinlilerin ailelerini ve topraklarını savunmasıyla yaşanan çatışmalar, İsrail ordusunun daha geniş müdahalelerde bulunmasına gerekçe gösteriliyor.

Ardından Filistinlilerin hareket özgürlüğü daha fazla sınırlandırılıyor; toprakları askerî karakollara, güvenlik bölgelerine veya yeni yerleşim alanlarına dönüştürülüyor.

Birleşmiş Milletler de son haftalardaki yerleşimci saldırılarının yalnızca Filistinlileri değil; tarım arazilerini, su sistemlerini, elektrik altyapısını ve halkın geçimini sağlayan diğer kaynakları hedef aldığını belgeledi.

Yarım asırlık planın yeni aşaması

1967 Savaşı’nın ardından hazırlanan Allon Planı’ndan Smotrich’in günümüzde yürüttüğü politikalara kadar Batı Şeria, İsrail’in işgal ve ilhak stratejisinin merkezinde kalmayı sürdürdü.

Bölgenin stratejik konumu, sürekli genişletilen Yahudi yerleşimleri ve Oslo düzeniyle oluşturulan siyasi parçalanmışlık, İsrail’e Batı Şeria üzerindeki kontrolünü kalıcı hâle getirme imkânı verdi.

Bugün yaşananlar birbirinden bağımsız yerleşimci saldırıları veya geçici güvenlik uygulamaları değil; onlarca yıldır sürdürülen sömürgeleştirme planının birbirini tamamlayan aşamalarıdır.

Smotrich öncülüğünde askerî yetkilerin yerleşimci yönetimlere devredilmesi ise fiilî işgalden resmî ilhaka geçişin hızlandığını gösteriyor. Batı Şeria’daki son gelişmeler, Filistin topraklarını parçalayarak yerli halkı dar ve birbirinden kopuk bölgelere hapsetmeyi amaçlayan yarım asırlık planın yeni aşamasına girildiğine işaret ediyor.

Hasan Fakih/ Almayadeen.net

Makalede yer alan görüş ve ifadeler yazarına aittir; Tevhid Haber’in yayın politikasını yansıtmayabilir.