Abdurrahman Dilipak

Abdurrahman Dilipak

Asıl mesele

Derin Gerçekler

Bir sözün karşılığı olmalı. Sonuca etkisi olmalı değil mi? Değilse o sadece artırılmış bir sanal gerçeklik ya da algı olur. Yorumlamaya bile değmeyen bir rüyaya dönüşür. İşin kötü yanı, gerçek anlaşıldığında artık çare düşünmek için çok geç olmuştur ve son pişmanlık fayda vermez.

“İstanbul sözleşmesinden çekildik” diyoruz. Gerçekten çekildik mi? Bakın bu sözleşme ile ilgili süreç, daha sonraki süreçle ilgili olarak önemli ipuçları vermektedir.

6284 sayılı “Ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesine dair kanun” 8.3.2012’de kabul edildi. 29 Nisan 2021 tarihinde imzalanan 30 Nisan 2021’de Resmi gazetede yayımlanan bir kararla geri çekildiğimizi ilan ettik. (Resmi Gazete, sayı : 31470 – Tarih : 30 Nisan 2021 Cuma –Cumhurbaşkanı kararı karar sayısı:3928). Tamam da, bu konuda sözleşmenin genel sekreterliğine ne gibi bir müracaatta bulunuldu, sonra ne oldu bilmiyoruz. Bu arada 6284 sayılı kanun aynen yürürlükte. Bu kanunun (Amaç, kapsam ve temel ilkeler) bölümün1. Maddesi şöyle: Madde 1 – (1) bu kanunun amacı; şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasları düzenlemektir. (2) bu kanunun uygulanmasında ve gereken hizmetlerin sunulmasında aşağıdaki temel ilkelere uyulur:

a) Türkiye Cumhuriyeti anayasası ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, özellikle kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi ve yürürlükteki diğer kanuni düzenlemeler esas alınır.”

Şimdi, bu yasanın uygulama yönetmeliğine bakalım: “6284 sayılı aı̇lenı̇n korunması ve kadına karşı şı̇ddetı̇n önlenmesı̇ne dair kanuna ı̇lı̇şkı̇n uygulama yönetmelı̇ğı̇ dayanak Madde 2 -(1) bu yönetmelik, 8/3/2012 tarihli ve 6284 sayılı ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesine dair kanunun 22 nci maddesine dayanılarak hazırlanmıştır. “

Varsayalım 6284 sayılı yasa iptal edilirse, bu yönetmeliğin uygulaması diye bir şey sözkonusu olabilir mi? Peki, Aynı yasanın müstenidatı “İstanbul sözleşmesi” ondan çekildiğinizde bu yasanın hukuki bir değeri kalır mı? Yasa aynı lafızla yürürlükte olduğuna göre, sözleşme hükümleri AİHM tarafından da aynı şekilde geçerli olacaktır.

Madem, sözleşmeden çekildiniz, bu sözleşme ile birlikte CEDAW ve Lanzarotte sözleşmesinin hükümlerinin uygulanması, denetlenmesi ve desteklenmesi için kurulan UN WOMAN’a diplomatik imtiyaz ve mali muafiyet, ile yargı bağımsızlığını vermek nasıl bir mantık! Yani GREVİO’nun görevini şimdi UN WOMAN yapacak. Merkezi hükümet, yerel yönetim, eğitim kurumları, STKlar ve Media ile, her türlü Özel, Resmi Tüzel kişilerle her türlü ortak faaliyet gösterebilecekler, eğitim kurumlarında ortak pprojeler gerçekleştirebilecekler, kaynak aktarabilecekler.

Bir sorun daha var. Zaten BM İnsan Hakları Komiserliği, CEDAW, İstanbul Sözleşmesi ve Lanzarateyi birbiri ile ilişkilendiren bir protokolü taraflara imzalattı. Yani bu sözleşmeler bir bütün olarak ele alınıyor artık. Sözleşme hükümlerinden yola çıkarak bu ek protokole göre, sözleşme hükümlerine akırı hukuki ya da idari işlem konusunda BM İnsan Hakları Komiserliğine başvuruda bulunabilecek, tazminat alabilecekler.

Peki biz bu durumda İstanbul sözleşmesinden çekilmiş oluyor muyuz(?)

25.11.2023 tarihinde Erdoğan “6284 sayılı kanun başta olmak üzere hukukumuza derç ettiğimiz mevzuat ile zihinlerde gerçekleştirdiğimiz dönüşümdür” derken İstanbul sözleşmesine muhalefet edenler, marjinal gruplar ve sapkın topluluklar olarak tanımlıyor ve yakınmalara şikâyet ve taleplere nedense değinmiyor. 6284 sayılı yasa ve Lanzarote’yi sahiplenen bir dil kullanıyor.

Bu örnekten yola çıkarak, AK Partinin Gazze politikasını sorgulayacak olursak, şimdi neye, nasıl inanacağız ve güveneceğiz.. Benim anlamakta zorluk çektiğim bir hadise var: Gazze’deki katliam, “uluslararası sistem”in insanlığın başına açtığı bir gailedir. Bu BOP Projesi, Dahlan Senaryosu, HABAT komplosunun, Siyonizm’in bir oyunudur.

HABAT’la ilişkimizi sürdürecek miyiz? Türk Hahambaşılığını, İthal Musevilere vatandaşlık vererek HABAT’a verecek miyiz(?) Ardından Türk Dünyası Hahamlar Birliğinin merkezi olarak İstanbul ilan edildikten sonra Merkezinde Musevi Karayların, Türk Yahudileri, Pakradunlar, Rus, Arap, Fars, Kürt Yahudilerinin olduğunu, “Nuhi yasalar” temelinde, Hazara temelli yeni bir Musevi devletinin inşası için Türkiye’nin üs olarak kullanılmasına izin verecek miyiz? KKTC’deki gelişmelere ne kadar göz yumacağız?

Neden bizim siyasilerimiz her fırsatta “Uluslararası sistemle birlikte hareket etme” vurgusu yapmaktalar. Ve Uluslararası sistemin talepleri konusunda çekincesiz, yargı muafiyeti tanıyarak destek olunmaktadır? DSÖ’de, aşı sürecinde mRNA, PCR, Maske, HES konusundaki politikalar konusunda bugüne gelindiğinde, hala mRNAnın sebeb olduğu ölümler konusunda resmi makamlar nedense hiçbir açıklama yapmamaktadırlar.

Mesela Güneydeki büyük depremde ölenlerin bile sayısını bilmiyoruz bugün, organ kaybına uğrayanlar, dullar ve yetimler konusunda da nedense bir bilgi yok.

İklim konusunda da Ankara tam bir uyum içinde. COP 28 ve Karbon ayak izi tamamen insanlığa karşı kurgulanmış bir tuzak. Bu kirli oyuna nasıl bu kadar kolay ikna oluyoruz.5G yetmedi, 6G ye geçiyoruz. NeuraLink için hazırlık yapıyoruz. TRANSHUMANİZM konusunda resmi makamlardan ses çıkmıyor. Kimliklerimizden biyolojik cinsiyet kimliğimiz silindi yerine “Toplumsal cinsiyet kimliği” anlamına GENDER yazıldı. Chemistrail konusunda bir açıklama yapan yok, ama uygulama aynen devam ediyor. Ata tohumu fiilen yasak hale getirildi, Sentetik et konusunda çalışmalar büyük ölçüde tamamlandı. Geni ile oynanmış hibrit tohumlar her yerde. Öte yandan bugün için hem oksijen hem de sağlık, hem de ekonomik öneme sahip Kenevir konusunda bu inat niye. Tiner her yerde, bonzai her yerde, Metamfetamin her yerde. Siber uyuşturucu geliyor, uyuşturucu ile mücadelede tek suçlu Kenevir. Bunu anlamak mümkün değil.

Yeni Delhi’de 50 sayfaya yakın bir bildiri yayınlandı, ama Türkiye’de sadece 8-10 satırlık bir açıklama yapıldı bu bildiriyle ilişkili. Mesela, LGBT’nin meşruiyet temelini oluşturan “Toplumsal cinsiyet”le ilgili iddiaları reddediyoruz da bu bildiride üç A4 sayfası toplumsal cinsiyete yer ayrılmıştı.

Söyler misiniz; İsrail Cumhurbaşkanı niye gelmişti, Netenyahu niçin gelecekti, Erdoğan niçin gidecekti? FKÖ’ün kuracağı devlet, Abbas’ın yerine Dahlan benzeri biri gelirse, bizim için yeterli mi? Böyle bir devletin Garantörü olabilir miyiz? Mescid-i Aksa bölgesini başkaları ile paylaşacak mıyız, Doğu Kudüs dedikleri yer neresi. Neden bizimkiler hiç Hz. Ömer beyannamesinden, emannamesinden söz etmiyorlar..

Sahi “Tek dünya, tek aile, tek gelecek” iddiasına katılıyor muyuz? Tek para sistemine geçiyor muyuz? Haziran 2024 de kurulacak olan yapay zekâ kontrollü yeni Global Reset projesinin uygulanma, yönetme ve denetiminde görev yapacak, koordinasyon, senkronizasyon ve oryantasyon sağlayacak yeni Asamblenin kurulmasına destek veriyor muyuz?

Küresel tek sağlık, küresel tek finans, küresel tek eğitim, yapay zekâ tarafından yönetilecek, nesnelerarası iletişim ve güvenlik protokolünün uygulanacağı din, ahlak, gelenek ve biyolojik cinsiyetten bağımsız, nesnelerarası iletişimin objesi olan GENDER diye tanımlanan, GENOM BİREY projesine destek veriyor muyuz? Döngüsel, Global ölçekli bir tarım, endüstri ve ekonomi tasarımına destek veriyor muyuz? Dijital ofis ne zaman Dijital diktatörlüğe giden yolda dijital kamu altyapısı için çalışmalara başlayacak. Daha kapsayıcı bir dünya için Kripto varlıkların yönetimi, dijitalk eko sistem, dijital para ve bankacılık sisteminin yeniden yapılandırılmasına ne zaman başlıyoruz. Uluslararası güvenlik, bilgi paylaşımı, uluslararası kişisel, kamu mali sistemin denetim ve entegrasyonu için neler yapılıyor acaba.

Aile zaten bitik. Adalet desen Aileden daha beter. Adalet özellikle aile konusunda mevcut mevzuat çerçevesinde adalet dağıtmıyor, zulüm aracı haline geldi. KHK hala sorun. İnsan Hakları desen öyle. Türkiye mevzuat çöplüğüne döndü. Bu kadar mevzuat sonuçta rüşvet ve torpile kapı aralıyor. Birileri adamını buluyor ve iş sonuçta kitabına uyduruluyor. Her şeyin borsası var artık, adaletin, sporun bile. “Kefenimin kefili karaborsa”ya geldi iş. Para pul oldu. İşçinin hali ortada. İtibardan tasarruf edilmiyor öte yandan. İsraf gösterişli törenler hız kesmiyor. Seçime gidiyoruz ya da partiler ve başkanlar, icraatlarını anlatma perdesi arkasında kendilerini anlatıyorlar, kamu parası ile, hem de borç batağında. Tarımı yazacak olsa, en az bu kadar da o tutar. Köylüden mi söz edelim, Meracılık düzenlemesinin hayvancılığı nasıl bitirdiğinden mi, geliyorum diyen İstanbul depreminden mi, dış politikadan mı? Uyuşturucudan mı, Fuhuşu, uyuşturucusu, kumarı ile Mafyadan mı söz edelim. Agarta’dan mı, ahlaksızlıktan mı? Deizmden, Agnostizmden mi? Hiç iyi şey yok değil de, bunca dert varken sıra onlara gelmiyor ki.. İlaç ayrı bir dert, hastaneler ayrı bir dert. Olmuyor, olmuyor. Yurtta bir dokun, bin dert dinle. Her şeyin borsası var diyoruz da siz semt pazarına gidin, dinleyin, orada herkes var. Türkiye, sonradan görmelerin tuzu kuruların şatafatlı mekanlarından ibaret değil.

Daha yazacak çok şey var da hangisini yazayım. Bunların hepsine birden “HAYIR” diyemiyorsanız, nasıl Gazze’nin yanında olacaksınız. Netenyahu, İsrail ya da ABD, AB ülkelerine karşı sert açıklamalar yaparak görevinizi yapmış olamazsınız. Bu sadece halkın tepkisini yatıştırmaktan başka bir işe yaramaz ki, zaten artık bu sözlerin etkisi de inandırıcılığı da kalmadı. Sahi, yarın iklim yasasını meclise getirecekseniz, ya da uluslararası sistemin talepleri konusunda vereceğiniz kararlar halka dönük sözlerle uyumlu değilse, bu şekilde daha ne kadar yol alabilirsiniz ki!

Şimdi söz değil, icraat zamanı. Sözün değeri kalmadı çünkü. Tıpkı FAİZ ve NAS ile ilişkili sözlerin karşılıksız kalması gibi. Selam ve dua ile.

Bu yazı toplam 214 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar