Abdurrahman Dilipak

Abdurrahman Dilipak

Yarın; hac, kurban ve ezan bayramı

Gazze’den çocuk çığlıkları yükselirken aşra...

Can sunmaya söz vermiştik, ama sunamadık işte. Şeytan taşlayacaktık, taşlayamadık. Daha doğrusu, şeklen yaptı birçoğumuz bu görevi. Dil ile ikrar ettiklerimiz konusunda kalb ile tastik ve fiil ile ilgili sorunlarımız vardı. Dilimizden dökülenlerle ayaklarımızın gittiği yön aynı değildi.

Hacı adayları bugün böyle diyorlar Mekke sokaklarında. Hz. İbrahim zamanındaki gibi “Mekke’nin Şeytanları” ise pusuda bekliyor!: “Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk, innel hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk, lâ şerîke lek.” Manası; “Buyur (emret) Allah’ım! Emrine amadeyim buyur! Senin hiçbir ortağın yoktur. Emrine amadeyim buyur! Şüphesiz hamd sana mahsustur. Nimet de mülk de senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur.”

Ezan ve ibadetin Türkçe olması fikri 1918’lere dayanır aslında. Ziya Gökalp o zaman şöyle diyordu: "Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur. / Köylü anlar manasını namazdaki duanın / Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kuran okunur / Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda'nın / Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın." Türkleşmek, İslamlaşmak, Batılılaşmak şeklinde özetlenen 3 tarz-ı siyaset döneminde birçok konu konuşuldu, tartışıldı. Arapça ezan okunmasını yasaklayan kanun Atatürk döneminde çıkarılmadı. Mustafa Kemal ezanın ve kametin Arapça okunmasını Diyanet İşleri Başkanlığının 18 Temmuz 1932 tarihli bir tamimi ile yasaklattı.

Ezan’ın ve İbadet’in Türkçeleştirilmesi çalışmalarına Aralık 1931'de, 9 hafızın katılımı ile Mustafa Kamal ve İnönü’nün başkanlığında Dolmabahçe sarayında başlandı. Türkçe Kur’an ilk kez 22 Ocak 1932 tarihinde İstanbul’da Yerebatan camiinde Cumhurbaşkanlığı orkestrası Alaturka bölüm şefi Hafız Yaşar Okur tarafından Türkçe şekli ile Arapça okuyuş tarzında okudu. 30 Ocak 1932’de de ilk Türkçe ezan, Hafız Rıfat bey tarafından Fatih Camii'nde okundu. 3 Şubat 1932 günü Kadir gecesi idi ve o gün Ayasofya camiinde Türkçe Kur'an, tekbir ve kamet okundu. Ardından Diyanetin tamimi geldi ve takip eden günlerde, illerdeki Evkaf Müdürlüklerine Türkçe ezan metni gönderilerek buna uygun davranılması istendi. DİB Rıfat Börekçi 6 Mart 1933'te yayımladığı yeni bir tebliğ ile Sela’nın da Türkçe okunmasına karar verildi. Daha sonra iş camilere ayakkabı ile girilmesi, sıralar konmasına, müzik eşliğinde ezgiler okunmasına kadar gitti. Ama halktan gelen tepkiler sebebi ile uygulamaya geçilemedi. Hatta daha sonraki yıllarda, Kur’an’dan ahkam ayetlerinin çıkartılıp, yerine Nutuk’tan parçalar eklenmesi bile tartışıldı. Kimileri de “Türkün dini Kemalizm’dir” diye bir kampanya başlatarak, “Yeni Amentü”, Mustafa Kemal’e “yeni Mevlid”ler yazdılar.

Yasa ile Arapça ezan yasağı, 2 Haziran 1941 tarihinde İnönü döneminde kabul edilen 4055 sayılı kanunla oldu. Buna göre, “Arapça ezan ve kamet okuyanlar 3 aya kadar hapis veya 10 liradan 200 liraya kadar hafif para cezası ile cezalandırılacaktı.

Aslında bunların hepsi laikliğin benimsetilmesi için düşünülen tedbirlerdi. Mehmet Akif’ten Kur’an tefsiri bunun için istenmişti ve o da bundan kurtulmak için Mısıra gitmişti. Türkçe Kuran, namazda okunan ayetler ve duaların, hutbe ve vaazların ve ezanın Türkçeleştirilmesi de Laiklik maskeli dinde Reforma için planlanan işlerdi. Bu şekilde din BİREY’sel planda vicdanlara, toplumsal planda mabetlere hapsedilecek, Ekonomik, sosyal ve siyasal alandan tecrit edilecek, modern hale getirilmiş, seremoni, ritüel ve ikonalarla folklorik bir hale getirilecekti. Bu Kemalizm ve CHP’nin halkla arasına mesafe konulmasına sebeb olmuştu. DP’nin başarısı, büyük ölçüde CHP’nin bu baskısından kaynaklanmakta idi. Kemalistlerin İslam modeli, halk nazarında, kiliseye benzer bir cami, papaza benzer bir imam, Hristiyanlığa benzer bir Müslümanlık şeklinde anlaşılmıştı.

Makam-ı Hilafet kaldırıp, Şer’iye vekaleti yerine de DİB kurulup, Dini Vakıflarla Vakıflar idaresine bağlanınca Müslümanlar büyük bir şok yaşadılar. Harf değişmiş, Medreseler kapatılmıştı. 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i tedrisat yasasından sonra Darü’l Fünun bünyesinde İlahiyat Fakültesi kurulmuştu. Bu fakültenin kuruluş gayesi dini öğretmek yerine, siyasetin dindarları yönetmesi için dinin toplumsal hayatta yerini tayin noktasında siyasete müşavir yetiştirmeye dönük bir kurumdu. İmam okulları da daha sonra buna göre düşünülecekti. 1933’teki Üniversite reformunun ardından İlahiyat fakültesi öğrenci azlığı sebebiyle kapatıldı. Bunun yerine İstanbul Üniversitesi bünyesinde bir enstitü kuruldu. Çok daha sonra 1949 yılında Ankara Üniversitesi'ne bağlı bir İlahiyat Fakültesi kurulması kararlaştırıldı.

Rejim, esasen bir yasa olmamasına rağmen ezan yasağını katı bir şekilde uyguladı. 7 Şubat 1933’de Cumhuriyet gazetesi, bu konuda haberinde şu resmi açıklamayı yayınladı: “...Hadise hattı zatında fazla ehemmiyeti haiz değildir. Her halde cahil mürteciler cumhuriyet adliyesinin pençesinden kurtulamayacaklardır. Hadiseye dikkatimizi bilhassa çevirmemizin sebebi dini siyaset ve herhangi bir tahrike vesile etmeğe asla müsamaha etmeyeceğimizin bir daha anlaşılmasıdır. Meselenin mahiyeti esasen din değil dildir. Kat’i olarak bilinmelidir ki Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatında hâkim ve esas kalacaktır”

1941’de “Arapça ezan okuma suçu” na ilişkin bir mahkumiyet kararı ile ilgili olarak Yargıtay’a itiraz eden bir avukat Yargıtay’dan “bozma” kararı alınca diğer mahkemeler de “Arapça ezanı okuyanlara” ceza vermemeye başlamış ve Arapça ezan okuyanların sayısı hızla artmış. “Ezan delileri” denilen grublar ortaya çıkmıştı. Arapça ezanın yaygınlaşması Kemalistler tarafından “rejime karşı isyan, irticai eylem, laiklik karşıtı bir hareket” olarak görüldüğünden Arapça ezan ve kamet okuyanların, Arapça öğreten, okuyup-yazanların, şapka giymemekte direnenlerin cezalandırılması istenmişti. Hemen bir yasa tasarısı hazırlanarak “Arapça ezan ve kamet okuyanların 7 günden 3 aya kadar hafif hapisle birlikte 25 liradan 200 liraya kadar hafif para cezasıyla cezalandırılmaları” istendi. TCK’nin “Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Lâyihası”, 2 Haziran 1941 tarihinde tasarı 4055 sayısıyla olarak kanunlaştı. Kanuna göre, “Arapça ezan ve kamet okuyanlar 3 aya kadar hapis veya 10 liradan 200 liraya kadar hafif para cezası ile cezalandırılacaktır”.

Fiilen 1932 de Mustafa Kemal zamanında başlayan, 1941’de İnönü döneminde yasayla dayatılan. CHP'nin tek parti dönemindeki Arapça ezan okuma yasağı, Adnan Menderes hükümeti tarafından 18 yıl süren baskı ve zulümden sonra, DP ve CHP’nin ortak kararı ile 16 Haziran 1950'de kaldırıldı.

Aslında, tam olarak “kaldırıldı” da diyemeyiz. Aslında bu çıkartılan yasa ile cezası kaldırıldı. Yoksa yasa yine Türkçe ezanı koruyor, sadece Arapça ezan okumanın cezası kaldırıldığı için bir müeyyidesi kalmamış oldu.

Bu süreç aslında ilginç bir süreç. CHP halkın niçin DP’ye yöneldiğinin farkına varmıştı. Zaten son parti kongresin de, en fazla talep, cami ve imam talep edilmişti. Çünkü birçok köyde, cenaze namazı kıldıracak imam kalmamıştı.

İşin ilginç yanı, Ezan yasağında cezanın kaldırılmasına en çok karşı çıkan Celal Bayardı. Bunu en çok savunan ise Menderes idi. Çünkü Menderes bu sözü vererek oy almış ve seçimi kazanmıştı. Bayar direnince Menderes istifa tehdidinde bulundu. Bu sırada 3 liberal, batı yanlısı, laik politikacı, “Batıya kalkan tren”i yazan Sıtkı Yırcalı (Balıkesir) ve arkadaşları Emin Kalafat (Çanakkale), Mithat Benker (İstanbul) tarafından verilen önergeyle “ezan hakkındaki yasal kısıtlamanın Anayasa’nın laiklik ilkesine aykırı olduğu ve bunun kaldırılması için, hükümetin bir yasa tasarısının hazırlanıp, 16 Haziran’dan önce TBMM’ye sunması” talebinde bulundular. Bu talep aleyhinde DP Meclis Grubunda hiçbir üye söz almadığı, oy birliği ve alkışlarla kabul edildi. Cumhuriyet gazetesi CHP’nin bu konuyu “siyasi bir mesele yapmayacağını” duyurdu. Birkaç CHP’li ise “bunun Din meselesi değil dil meselesi olduğu” şeklinde yorumlar yaptılar. Sonunda tasarı TBMM’de DP ve CHP’nin oy birliği ile kabul edildi.. Ancak Bayar’ın ikna edilmesi zaman aldı. Halbuki bu konu ABD ve İngiltere’den gelen uzmanların tavsiyesi idi. Türkiye’nin Sovyetik bir görüntü arz ettiği gerekçesiyle, daha ılımlı bir politika izlemesi gerektiği konusunda batıdan tavsiyeler geldi. Yasanın ilanından sonra Mahkûmlar serbest bırakıldı, devam eden davalar düşürüldü. 1918’de başlayan tartışma nihayet, 32 sene sonra çözüldü. O günden bu güne ise 74 yıl geçmiş. Bugün, bu tartışmaların sene-i tevriyesinde 106 yıllık bir trajedinin akılalmaz hikâyesini anlatmaya çalıştım. Türkiye neden böyle diye soruyorsanız, işte bunun için. Birçok mesele böyle. Türkiye niye kalkınamaz diyorsunuz ya, cevabı şöyle: Mevzuat ve siyasi şartlar müsaid değil. Halkın dininden korkan bir siyaset var, dini irtica, dindarı mürteci gören, darbelerin gölgesinde büyütülen.

Bu vesile ile Hac ve Kurban bayramımızın ve Zilhicce günlerinin uyanış ve dirilişimize vesile olması dileğiyle, Selam ve dua ile.

Bu yazı toplam 228 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar