Türkiye İlişkileri Kesmek İçin Hazır

Türkiye İlişkileri Kesmek İçin Hazır

Il Sole 24 Ore gazetesinde, Alberto Negri'nin kaleme aldığı yazısında Türkiye'nin İsrail politikası ve bu süreçte yaşanan olayların değerlendirmesini çok boyutlu olarak yapıyor.

Bundan birkaç gün önce üzerinde sayfalarca haber yazılmasına ve yaratıcı birtakım olasılıkların öne sürülmesine neden olan gizli diplomasi bile Ankara ile Tel Aviv arasındaki kopukluğu onarma hedefine ulaşamadı: Türkiye hava sahasını İsrail askerî uçaklarına kapatıyor ve hem Orta Doğu'nun stratejik dengeleri açısından hem de Akdeniz'in güney yakasında NATO'nun izdüşümü açısından büyük önem taşıyan bir müttefikliği bir yana bırakarak aleni olarak ilk kez İsrail'le ilişkileri kesme tehdidinde bulunuyor. Bu iki güç, katı çizgiyi seçti ve böylece Filistin'den Suriye'ye, Lübnan'dan Irak'a ve İran'ın nükleer krizine varana dek bölgenin ihtilaflarının yeniden oluşumu açısından endişe verici senaryolara sebep oldu.

Hava sahasının kapatıldığına dair haber, Kırgızistan'dan dönmekte olan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Hürriyet gazetesine verdiği bir mülakatta verildi: "Askerî uçaklara uygulanan yasak, uçuşların tümünü kapsamaktadır ve sivil uçuşlara da yayılabilir. İsrail'in üç olasılığı var: Özür dilemek, uluslararası bir soruşturma komisyonunun neticelerini kabul etmek ya da Türkiye'yle ilişkilerin kesilmesine razı olmak." Ankara, İsrail Büyükelçisini zaten geri çekmiş durumda ve yine Davutoğlu bundan birkaç gün önce, İsrail Ticaret Bakanı Binyamin Ben Eliezer ile Brüksel'de gerçekleştirilen gizli görüşmede de baskı yapmıştı.

Mavi Marmara gemisine karşı girişilen saldırıda öldürülen dokuz Türk vatandaşı için özür dilenmesi talebine İsrail'in cevabı sert oldu. Netanyahu hükûmetinin Dışişleri Bakanı Lieberman şöyle cevap verdi: "Özür dilemek gibi hiçbir niyetimiz yok hatta Türkiye'nin özür dilemesi gerektiği kanısındayız: Bizi tehdit etmekle sonuç elde edilemeyeceği kesin." Lieberman'dan daha ılımlı olduğundan şüphe olmayan Savunma Bakanı Ehud Barak da katı çizgi yolunu seçti ve iki hafta önce Washington'da Davutoğlu'yla özel bir görüşme teklifi aldığını açıkladı: "Türkler mali tazminat ya da uluslararası bir soruşturma gibi talepler hedefliyorlardı, bu yüzden görüşmeyi reddettim; aynı şekilde, Ben Eliezer'e de Brüksel görüşmesinden vazgeçmesini tavsiye ettim."

Bu aylar zarfında Türkiye ile İsrail arasındaki "gizli diplomasi", Özgürlük Filosu vakasından daha önce bazı bakımlardan paradoksal bir hâle dönüştü. Buna bir örnek, Türkiye'nin PKK'lı gerilla arayışı içinde Kürdistan'da uçurduğu İsrail'in pilotsuz uçakları. 2005 senesinde Türkiye, 10 adet pilotsuz uçak siparişi vermiş ancak bunlardan sadece altısını teslim almıştı. Türkleri yatıştırmak için bizzat Barak Türkiye'ye gitmiş ve sözleşmeye riayet edileceği teminatını vermişti. Ayrıca, Mavi Marmara gemisine karşı düzenlenen saldırıdan yirmi gün sonra, krizin doruk noktasında bir Türk delegasyonu, elektronik savaş eğitimi için Tel Aviv'e indi.

İlişkilerin kesilmesi demek, Türk silahlarının teknolojik anlamda yenilenmesi ve Irak ile Türkiye sınırında yaşanan türden bölgesel ihtilaflar bakımından (Türkiye ile Suriye arasında doksanlı yıllarda yaşanan krizde ve PKK'nın sığınaklarının tespitinde belirleyici rol oynayan taraflar arası bilgi alışverişinin de ayrı önemi var) büyük önem taşıyan 1996 tarihli askerî anlaşmaları yıkmak anlamına gelir. Ancak şimdi Türkiye'de stratejik bir değişiklikle birlikte yeni bir sendrom yaşanıyor: Medyada olduğu gibi siyasetçilerin beyanatlarında da İsrail, tam olarak da Türkiye'nin savunma düzenine ilişkin derin bilgilere sahip olması bağlamında ulusal güvenliği tehlikeye sokabilecek bir düşman ülke hâline geldi. Bu sendrom internet ağında da ilerliyor: Turkish Daily'nin verdiği bilgiye göre, İslami dernek IHH'nin internet sitesi gibi bazı sitelerin doğrudan Tel Aviv tarafından bloke edildiğini haber veriyor. Bu gazete, İsrail'in Türk Silahlı Kuvvetlerinin programlarına doğrudan girebilecek kapasitede olduğunu savunuyor.

Bundan sadece üç yıl önce Şimon Peres, Ankara'da TBMM'de alkışlarla karşılanan bir konuşma yapıyordu; bir İsrail Cumhurbaşkanı tarafından bir Müslüman ülke parlamentosuna yöneltilen ilk konuşmaydı. Türkiye, İsrail'i 1949'da tanımış ve Batı'nın yanında yer alarak, 1952'de NATO'ya girmişti. 1960'lı yılların başlarında Avrupa Birliği'ne katılım için ilk başvurusunu yapıyordu. Bugünlerde görüştüğüm AB'den sorumlu Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, "40 yılı aşkın süredir bekliyoruz; başka hiçbir ülke bu kadar zaman beklemek zorunda kalmadı" diyordu. Ama Erdoğan'ın ve iktidardaki Müslüman parti AK Partinin ülkesinde de Avrupa cazibesini kaybetmekte; en azından Bağış'ın anketlerine göre öyle: Katılım yanlısı olanların oranı yüzde 60 ancak AB'nin günün birinde Türkiye'yi kabul edeceğini düşünenlerin oranı sadece yüzde 40.


tımetürk