"Türkiye Askeri bir cumhuriyet"

"Türkiye Askeri bir cumhuriyet"

Cesur çıkışları sebebiyle İzmir’den Kars’a sürgün edilen Savcı Gültekin Avcı, istifa edip kitap yazacağını belirtti. Anadolu Gençlik Dergisi’ne konuşan Avcı, Türkiye’de demokratik değil askeri bir cumhuriyet olduğunu söyledi.

Hrant Dink suikasti ile birlikte ayyuka çıkan ve ırkçılığa varan ulusal şovenizmi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hrant Dink, Türkiye'de insan hak ve özgürlüklerinin yerleşmesi için çalışan ve bunun için demokratikleşmenin Türkiye için kaçınılmaz bir mecburiyet olduğunu savunan bir hümanist olarak biliniyordu. Bilhassa dedelerinin hayatlarına uzanan trajik mazisinden kendisine hüzünlü ve kararlı bir mücadele örmüş ve bu mücadeleyi diasporasının aksine, bu topraklarda, Türkiye'de yürütmeyi tercih etmiş bir Ermeni'ydi.

Dink, maksadı aşmış olsa bile yazdıklarına ve söylediklerine, bir de bunların hedef gösterircesine polemik konusu yapılması eklenince, kendisinin savunduğu fikirlere düşmanlık güdenlerin yürüttüğü ekstrem milliyetçi grupların linç kampanyalarının hedefi haline dönüştü. Psikolojik baskı ve tehditlerle iyice gerginleşen hayatına rağmen Türkiye'de kalmaya ürkek bir güvercin gibi devam etti. Türk milletinin sağduyusuna güvendi.

Türkiye'nin demokratikleşmesinden, insan hak ve özgürlüklerinin tekâmülünden, farklılıklarımızla birlikte bir arada yaşama kültüründen rahatsızlık duyan güçler, Dink'in ölümüne sebep oldu. Dink'in ölümüne sebep olan derin güçlerin bu operasyonda kullandığı ideolojik materyal ise sempatize edilmeye çalışılan ekstrem Türk milliyetçiliği oldu. Burada hakiki manada menfi milliyetçilik anlayışı ve şöven bir gruplaşma göze çarpıyordu. Ama faturanın kesildiği siyasi gruplar arasında samimi ve hakiki manada vatanperver milliyetçi gruplar da yer alıp zarar gördüler. Şunu unutmamak lazım ki, istihbarat servislerinin yaptığı infial meydana getiren eylemlerde kara propaganda mevcut olup, yapılan eylemin ideolojik mesajları da vardır. Ama bu psikolojik harekatın kaynağı ve amacı bilinemez.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, adına ister Kemalist ideoloji, ister Türkçülük, ister altı okçuluk; ismi ne olursa olsun, hakikatin manipülasyonu yoluyla oluşturduğu bir ideolojiyi resmi ideoloji olarak kabul etmiştir. Ekstrem ve şöven grupların fikri altyapılarında da, işte bu şövenizm kokan ayrıştırıcı anlayış söz konusu olup, Türk devletinde, ordusunda ve eğitim kurumlarında devletleşen bir anlayış olmuştur..Halbuki Osmanlı toplumu anlayışı gibi Türk Milleti mefhumu da tüm Türk vatandaşlarını (etnisiteleri ve dinleri farklı olsa bile) kucaklayıcı ve birleştirici bir manada yorumlanmalıdır.

Televizyon ekranlarında kendilerini vatansever güçler olarak lanse eden çoğunluğu asker kökenli insanların yeminler eşliğinde sağa sola tehditler savurmasını ürkütücü gelmiyor mu size? Bu insanların amaçları ne? Bunlar meşruiyetlerini ve güçlerini nereden alıyorlar?

Bahsettiğiniz illegal oluşum ve merasim bilhassa Adana"da yeminleri yaptırılan emekli Albay Fikri Karadağ"ın başkanlığını yaptığı Kuvayı Milliye Derneğinde tebeyyün etti. Bu tür yeminler ve üzerine yemin edilen materyaller bana ittihatçıların ve masonların karanlık mahfillerde ve özel inisiasyon merasimleriyle örgüt ve localara kabul edilişini hatırlatıyor. Elbette ki biraz önce bahsettiğim emekli Albayın ettirdiği yeminlerle teşekkül ettirilecek bir hukuki oluşum düşünülemez ve kabul edilemez. Ancak böyle illegal ve sizin tabirinizle ürkütücü grupların toplum önünde arzı endam etmesi ama Savcıların bu tür yapıların üzerine kendi inisiyatifleriyle gidememelerinin en büyük amili ise ordunun ülke üzerindeki ağırlığından kaynaklanmaktadır. Bunu daha önce Şemdinli soruşturmasında da yaşamıştık. Ve ben demiştim ki, "bundan sonra hiçbir Savcı içinde askeri kişiler ve unsurların bulunduğu konu ve olaylara müdahil olmayacaktır, otomatik hareket geçemeyecektir."

Evet, görülen o ki, bütün illegal oluşumların hukuka aykırı tarafı ayyuka çıkmadan Savcılar artık hareket geçmiyorlar ve istikballerini benim gibi ve Ferhat Sarıkaya gibi riske atmıyorlar. Ne de olsa Kuvayı Milliye Derneğinin başkanı da emekli bir Albay...Şahsi bağlantıları ise meçhul.

Demokratik hukuk devleti mekanizmalarında bu tür hukuk dışı ve insan haklarına aykırı grup ve oluşumların hiçbir surette yeri ve yaşama hakkı olamaz. Böylesine yeminlerle ölmek ve öldürmek mefhumlarını bir hedef olarak lanse edenlerin de, sanki sivil devleti yani milleti yok farzedercesine ortaya çıkmaları elbette ki kabul edilemez. Ama şunu da ifade etmeden geçmeyeyim, asker menşeli bu tür kişilerin teşkil ettikleri oluşumların menbaında ise ordunun sivil alan ve siyaset üzerindeki denetleyici ve yönlendirici pozisyonu fevkalade önem arzetmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tüm sivil ve demokratik kurum ve güçleriyle ayaktadır. Ve böyle hukuk dışı oluşumların boy göstermesi için gereken bunalımlı, istilaya uğranmış bir harp zamanı veya sivil direnişin örgütlenmesi konjonktürü mevcut değildir. Bu itibarla bu tür yasa dışı grupların demokratik Türk Devletini yaralamaktan ve ona adeta darbe vurmaktan başka fonksiyonu olamaz.
Dink suikastinden sonra başlayan "derin devlet" tartışmalarını nasıl buluyorsunuz. Türkiye"de gerçekten bir derin devlet var mı? Varsa ne kadar derin? Derin devlet nerede başlıyor ve nerede bitiyor?
Türkiye"de bir derin devlet, yani "devlete rağmen devlet için" oluşumu vardır. Bu göz ardı edilemeyecek bir hakikattir. Devlet olarak sivil ve siyasi otoritenizi ülkenin her sosyal ve fiziki kademelerine teşmil edemezseniz, o bıraktığınız boşlukları yıllardır olduğu gibi derin oluşumlar doldurur.
2000"li yıllara kadar hemen her ülkenin derin oluşumları mevcuttu ve bu oluşumların konuşlandığı devlet yelpazeleri ülkeden ülkeye farklılık arzediyordu. Mesela ABD"de derin oluşumlar küresel sermaye yelpazesinde, eski SSCB"de istihbarat yelpazesinde konuşlanmıştı. İtalya"da işin içinde Gladio ve P-2 Mason locası deşifrasyonlarında olduğu gibi Mafya-İstihbarat-Siyaset-Ordu dörtlüsü vardı. Türkiye"de ise derin devlet yapılanması daha çok askeri yelpaze çekirdekli bir konuşlanma arzetmiştir. Ama buna ek olarak sermaye ve medya gruplarını, emniyetteki bazı uzantıları ve istihbarat servislerindeki bağlantıları da dikkate almak gerekmektedir. Çatlı, Yeşil, Çakıcı...gibi isimler bu manada önemsenmesi gereken isimlerdir.
İtalyan Savcı Felice Casson"un 1989"da yaptığı soruşturmalarla NATO"nun tüm NATO üyesi ülkelerdeki yeraltı yapılanmasını ortaya çıkarmasıyla Avrupa ülkeleri bu illegal yeraltı oluşumlarını muhtelif mücadelelerle lağvettiler. Ama Türkiye"de böyle bir lağvetme olmadığı gibi bu konuda bir mücadele de verilmedi. Eski başbakanlar Bülent Ecevit ve Turgut Özal tarafından ve 9.Cumhurbaşkanı Demirel tarafından da bu gerçek dile getirildi. Ecevit ve Özal suikasta maruz kaldılar.
Türkiye"de eski adıyla Özel Harp Dairesinin yeni adıyla Özel Kuvvetler Komutanlığının fiil ve işlemlerinin geriye dönük olarak sivil denetime ve siyasi otoritenin kontrolüne açılması kaçınılmaz bir mecburiyettir. Karanlık İlişkiler isimli kitabımızda konuya etraflıca yer vermeye çalıştık. Konu çok şümullü olmakla bu kadarla kesiyorum.
Kendi insanlarını fişleme ve onların kalplerine korku salma konusunda oldukça mahir olan Türk istihbaratı veya derin devleti onca karanlık ilişkileri çözme konusunda neden bu kadar başarısız?
Şunu önce belirteyim ki, devlet içi derin oluşumlar karanlık ilişkileri çözmez, karanlık işler yaparlar. Eğer karanlık bir eylem derin devlet veya uzantıları tarafından gerçekleştirilmişse bunu da o ülkenin istihbarat servisleri çözemezler demiyorum, çözmezler. Bu oyunun kuralıdır. Zaten istihbarat servisleri ile derin devlet oluşumlarındaki aktörler birbirlerini tanırlar ve bıraktıkları izleri bilirler. Ama bu analizler adli mekanizmaya ve emniyet güçlerine yansıtılmaz. Yani kuralın dışına çıkılmaz. Çıkanlar veya çıkacağı tahmin edilenler faturayı hayatı ile öderler. Ahmet Cem Ersever gibi...
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri kendisine ulusal güvenlik anlayışı perspektifinde dört temel düşman tespit etmiştir. Komünizm, Kürtçülük, Türkçülük ve İrtica...İstihbarat servislerimiz de bu anlayışa göre konuşlandırıldı.
1990 da Soğuk Savaş döneminin bitip SSCB"nin tarihe karışmasıyla Komünizm diye bir tehlike kalmadı. Geriye kalan üç hedef ise dikkatinizi celbettiyse sadece ülke içi hedefler olarak görünmektedir. Yani hala istihbarat servislerimizin ülke dışı yani uluslar arası hiçbir fiili hedefi bulunmamaktadır. Daima kendi toplumunu takip ve tarassut altında bulundurmaya eğilimli bir istihbarat anlayışı sayesinde paranoyak ve KGB sendromlu bir toplum haline geldik. Bu hastalıklı toplumun oluşmasındaki en büyük istihbarat yanılgısı ve toplum mühendisliğine soyunan özellikle askeri istihbarat birimleridir. Bilhassa 28 Şubat süreci ile DKK bünyesinde teşkil edilen Batı Çalışma Grubu ve KKK bünyesinde teşkil edilen Doğu Çalışma Grubu sadece ve sadece sivil toplumu ve bürokratları izlemekle görevlendirilerek MİT ve Emniyet istihbaratı tamamen devre dışı bırakılmış ve istihbaratçılık yozlaştırılmıştır.
İstihbarat faaliyeti askerin güdüm ve etkisinden kurtulmadığı ve askeri istihbarat faaliyetleri sivil inisiyatife bağlanmadığı sürece yozlaşma ve kokuşma devam edecektir. Ve ülke yabancı istihbarat servislerinin operasyon eğitim sahası haline gelecektir.
Halka her on yılda bir postallarını gösteren TSK"nın yeni bir darbeye hazırlandığı söylentilerini nasıl değerlendiriyorsunuz. Böyle bir ihtimal var mı? Darbe geleneği sizce hala sürüyor mu?
Şu anki siyasi konjonktürde bir darbe söz konusu olmaz. Çünkü sivil iktidar, şeklen iktidar olsa da muktedir bir şekilde vaatlerinin hiçbirisini gerçekleştiremedi. Türban, YÖK, İmam-hatipler...vs. Bu itibarla askeri vesayet hala devam etmektedir. Askeri vesayet hükümet üzerinde devam ettiği sürece de klasik bir darbeye ihtiyaç duyulmaz.
Ama şunu da kesinlikle belirtmeliyim ki, Türkiye"de klasik ihtilaller dönemi kapanmıştır diyenler yanılgı içindedirler. Türkiye"de darbe tehlikesi asker sendromunu siviller taşıdığı sürece devam edecektir. Ve tabii ki ihtilal yardakçıları siviller...
Ne zaman ki, yürekli ve milletin kendisine teveccühünü sonuna kadar meşru yetki sayıp millet iradesiyle pervasızca hareket edebilecek ve asker üzerinde nüfuz kullanacak bir siyasi iktidar, bazı dönüşümleri herşeye rağmen gerçekleştirirse işte gündönümü orasıdır. İhtilal veya demokrasi. Toplum seviyesinde gerilim yaşanmadan değişimi getiremezsiniz. Bu ülkede hiçbir zaman sosyal sahada ne kurumsal mutabakat ve ne de toplumsal mutabakat olmayacaktır. Ve ordu ve demokrasi sürecinde zikrettiğim gündönümü kaçınılmazdır.
Kanunen siyasete bulaşması yasak olan TSK"nın durumdan vazife çıkararak kendisini siyasi bir aktör olarak görmesini nasıl değerlendiriyorsunuz.
Kabul etmek gerekir ki, bu ülkede asker 1960 ihtilalinden beri iktidarın asli ve fiili sahibi olmuş, yapılan genel seçimler şekli değişiklikler getirmekten öte geçmemiştir. Millet kimi seçtiyse seçilen siyasi iktidar, askerin kırmızı çizgilerine göre politika takip etmiş ve milletin kaygılarına bir seviyede bigane kalmak durumunda olmuştur. Evet, ordu ağırlığını hem siyasette ve hem de adalette ciddi şekilde hissettirmektedir. Bunu 15 yıllık Savcılık tecrübemle bizzat müşahade ettim.
TSK İç Hizmet Kanunu 35. maddeye istinaden Cumhuriyeti koruma ve kollama görevinin, Anayasal demokratik hukuk devleti yapısıyla hiçbir surette uyumu yoktur. Kanunlar da anayasaya aykırı olamaz. Ama nedense hiçbir siyasi iktidar bu 35. maddeyi kaldırma cesaretini gösterememiştir. Bu ciddi bir demokratik zafiyettir.
Askeri bürokrasinin tüm siyasi ve sivil alanlara müdahalesi, kanunsuz ve demokrasiye ciddi şekilde aykırı bulunduğu gibi bu konuda işin gereğini yapmak isteyenlerin uğradığı akıbet malumdur. Sacit Kayasu, Ferhat Sarıkaya, Ben gibi...Bu kişilere kimse sahip çıkmadı. Demokratik siyasi iktidar da arkalarında durmadı. Peki o zaman hukuku sadece diğer insanlara mı uygulayacaksınız? Orduyu bulunması gereken kışlaya geri döndürmek için cesur bir iktidar ve istikbal kaygısı taşımayan Savcılar gereklidir.
Gelişmiş ülkelere kıyasla oldukça geride olan Türk demokrasinin önündeki engeller nelerdir? Türkiye demokrasinin ne kadar uzağındadır?
Türk demokratikleşmesinin önündeki birinci ve en önemli engel, ülkemizde ordunun kışla dışında siyasi ve sivil alanı kuşatıp, devlet üstü-denetlenemez bir konumda bulunmasıdır. Bu itibarla kararlı sivillerce kanuni düzenleme yapılıp Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanına bağlanmalı ve askeri istihbarat sivil denetime açılmalıdır.
İkinci engel ise ekonomik bağımsızlığımızın IMF, Dünya Bankası gibi küresel sermayenin gelişmekte olan ülkelere yönelik ekonomik bağımlılık politikalarını idare eden kuruluşların kontrol ve hakimiyetinde bulunmasıdır.
Üçüncü engel ise, ülkemizde mevcut bulunan hastalıklı laiklik anlayışıdır. Bu manada Türkiye"de Cumhuriyetten beri laiklik yoktur ve hiç olmamıştır. Türkiye"de sadece devlete bağlı ve devlet kontrollü din anlayışı olmuştur. Ülkemizde mevcut bulunan ve kendisini Ulusalcılar olarak adlandıran kesimlerce de savunulduğu üzere, resmen kabullenilen sapkın laiklik anlayışı, samimi mütedeyyin toplum kitlesinin üzerinde bir Demokles"in Kılıcı vazifesini icra etmiş ve yıllar boyu ardında binlerce mağdur bırakmıştır. Bu itibarla hakiki laiklik olan dinin ve devletin birbirinden bağımsızlığı gerçekleştirilememiştir. Avrupa da ise din, dini gruplar ve kiliyse bırakılmıştır.
Dördüncü engel ise skolastik Kemalist bakış açısıdır. Kemalist ideoloji geçmişten bugüne ve hala bu milletin üzerinde bir tazyik unsuru ve bazen de bir tehdit unsuru gibi lanse edilmiş ve gerçekten de 5816 sayılı Kanun ile de pek çok mağdur ortaya çıkmıştır. Demokratik mekanizma da kişilerin kanunla korunması düşünülemeyeceği gibi, milletlerin ideolojilerin mahkumu değil ideolojilerin milletlerin mahkumu olduğu gerçeği de hatırdan çıkarılmamalıdır.
SSCB, hiçbir iç ve dış baskı söz konusu olmadığı halde o kuvvetle sarıldığı Komünizm ideolojisini değiştirmeyi stratejik açıdan gerekli görüp o ideolojiyi kendi inisiyatifiyle terk etti. Bu manada Kemalist ideoloji yeni dünya düzeni mücadelesinde stratejik açıdan Türkiye"nin bölgesel aktör olmasının önünde bir engel teşkil edecekse, bu ideoloji de belli bir seviyede terk edilebilmelidir.
Türkiye"de tekrar tekrar üretilen korkular var, bölünme korkusu, irtica korkusu vb. Savcısı olduğunuz cumhuriyet gerçekten tehlikede mi? Tehlikede olan cumhuriyet mi yoksa bürokratik tahakküm mü?
Cumhuriyetin tehlikede olması gibi bir gerçeklik yoktur. Olmadı da. Ama Demokratik Cumhuriyet de olmadı. Daima askeri Cumhuriyet oldu. Şimdi de öyle... İrtica ise her zaman askeri stratejilerin ön plana geçirilmesi için bir vasıta olmaktan öteye geçmedi. Böyle bir kaygının da aslı yoktur.
Bölünme tehlikesi ise ciddi bir gerçeklik arzetse de, operasyon ABD-İngiltere-İsrail üçlüsü tarafından BOP çerçevesinde yürütülen stratejik ve askeri planlama gereği olarak dış kaynaklıdır. Sizin istihbaratınız dış operasyonlarda aktif değilse, Ortadoğu coğrafyasında bir şey ifade etmiyorsa, askeri bürokrasiniz seçilmişlere tahakküm ediyorsa, ülkenizin sınırları dışına ihraç edip bir kısım kitleleri harekete geçirecek müşterek argümanlarınız (İslamlık veya Osmanlılık gibi) yoksa ve sivil aktif bir dış politikanız yoksa elbette ki dış operasyonların sadece hedefi olursunuz.
Dokunulmazlıkları olan insanların dahi sinip köşesine çekildiği bir ortamda doğru bildiğinizi söylemekten çekinmediniz. Konuşmalarınızdan dolayı görevinizden alınıp başka bir yere sürgün edildiniz. Bedel ödediniz. Bu gücü nereden alıyorsunuz.
15 yıllık Cumhuriyet Savcılığı hayatımda, sadece doğruluk, mavera kaygısı, eylemlerimin bir gün ötelerde muhakkak sorgulanacağı ve hesap verilecek yerin neresi olduğunun şuuruyla yaşadım. Bu yolun sonu kabrin kıvrımlarına çıkıyor. Yıllarım yakın korumalarla ve tehditlerle geçti. Mesleki istikbalimi, sinirsel sağlığımı, ailemi kaybettim. Ama şerefle bitirilmesi gereken en ağır vazife hayattır. Allahtan başka kimseden korkmam ve korkmadım. Aslında dediğiniz gibi bu kararlılık ve cesareti öncelikle seçilmiş siyasiler göstermeliydi. Bir tek Gültekin Avcı nereye kadar? Ama ben üstüme düşeni yaptım ve yapmaya da devam edeceğim. Kısmet olursa yakında istifa edip yazı hayatına devam edeceğim.
Cumhuriyet'in sahiplenilmesi adına gösterdiğiniz bu sivil duruşta beklediğiniz desteği alabildiniz mi? Ne sizin ne de sahip çıktınız kişi ve ideallerin arkasında duramayan sivil inisiyatife son olarak neler söylemek istiyorsunuz?
Nazlı Ilıcak, Fehmi Koru, Ahmet Taşgetiren, Mehmet Altan, Nuh Gönültaş...bir takım köşe yazarları köşelerinde sağolsunlar manevi destek verdiler. Bunların dışında hiçbir destek görmedim. Bilhassa mesleki yönden tabiri caizse harcanmama göz yumulması beni fevkalade rencide etti. Mücadelemizi Allah takdir etsin. Dünyada bulunduğu yerin hakkını vermeyenlerin muhakemesi olmayacak mı? Kimse unutmasın ki ölüm var. Benim önümden yüzlerce ceset geçti. Bu sebeple doğruya sahip çıkmamak, yanlışın tarafını tutmaktır. Unutulmasın..

KAYNAK:ANADOLU GENÇLİK DERGİSİ
www.anadolugenclik.com.tr