Fişleme Zulmünün Canlı Şahidi

Fişleme Zulmünün Canlı Şahidi

Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdür Yardımcılığı yaptığı dönemde üst düzey personel

Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdür Yardımcılığı yaptığı dönemde üst düzey personel fişlerini elinde tutan Mehmet Bozdemir, "Dindar bürokratların nasıl bir laikçi baskıya maruz kaldıklarının canlı şahidiyim" diyor.

Çok sayıda eski siyasetçi, emekli bürokrat ve sivil toplum temsilcilerinin üye olduğu Demokraside Birlik Vakfı Başkanı Mehmet Bozdemir, Vakit’in sorularını cevaplandırdı. 1982-84 yılları arasında Gazi Teknik Eğitim Fakülte Sekreterliği, 1984-89 yılları arasında Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdür Yardımcılığı, 1989-94 yılları arasında Başbakanlık Ekonomik Mali İşler Başkanlığı, 1994-96 yılları arasında TEDAŞ’ın Kurucu İlk Genel Müdürlüğü ve 1996-97 yılları arasında Başbakanlık İdareyi Geliştirme Başkanlığı görevlerinde bulunan Bozdemir, Türkiye’nin en büyük probleminin bürokrat dokunulmazlığı olduğunu söyledi. Bozdemir, sivil anayasa tartışmalarını ve gündemi meşgul eden bürokrat dokunulmazlığını Vakit’e değerlendirdi.
- Sivil bir anayasa için öncelikle yapılması gereken nedir?
Türkiye demokratik bir anayasaya sahip değildir. 1924 Anayasası dışında yapılan tüm anayasalar askeri yönetimlerin topluma dayattığı anayasalar oldu. Türkiye’nin demokratik sürecinde yol almasına en büyük engel ‘sivil bir anayasa’ya sahip olmamasıdır. Siyasetçilerimiz bir türlü millet için cesur olmayı göze alamadılar. Merhum Adnan Menderes’in asılışı siyasetçilerin üzerinde korku, demokrasinin üzerinde ise bir kılıç gibi durmaktadır. O zamandan beri antidemokratik adımlar cezalandırılsaydı bugün çok daha farklı bir Türkiye’yi tartışıyor olurduk. Türkiye’yi yönetenler modern ve çağdaş bir ülke olma iddiası taşıyorlarsa, ilk başta ülkenin geçmişi ile hesaplaşmayı göze alabilmelidirler. Bugün siyasetçiler önlerinde duran fırsatı iyi değerlendirmeli ve bu ülkeyi özgürlükler ile donatılmış bir anayasaya kavuşturmalıdırlar. Şu anda Türkiye’ye yapılacak en büyük hizmet budur. Buna karşı gelmek ise demokrasi karşıtlığıdır.
“LAİKLİK ZULÜM ARACI OLARAK KULLANILIYOR”
- Sivil anayasa ile birlikte laiklik tartışmaları tekrar gündemi meşgul edeceğe benziyor. Sivil anaysa ile birlikte laiklik yeniden ele alınmalı mıdır?
Laiklik meselesi kimi çevrelerin kalkanı, silahı ve baskı aracı olmaktan çıkartılmalıdır. Kesinlikle tanımı yapılmalı ve isteyenin isteyeceği yere lastik gibi sündürebileceği halden çıkartılmalıdır. Türkiye’de aynı üniversitelerden hatta aynı sıralardan mezun olan hukukçularımız bile konu laiklik olunca farklı yorumlar getirebiliyorlar. Artık tanımlanmalı ve laiklik ile din ve inanç özgürlükleri koruma altına alınmalıdır. Dünya bunları 18. yüzyılda tartışıyordu. Halen bizlerin bunu aşamaması büyük bir ayıptır. Laiklik anlayışı ile birlikte dini toplumun hayatından tamamen çıkartmaya, silmeye çalışmak kadar büyük bir cehalet olamaz. Bu, gerginliklere neden oluyor. Türkiye dışında hiçbir ülkede laiklik millete zulüm olarak kullanılmıyor. Nefes almak kadar inanç önemlidir. İnsani insan yapan inanç değerleridir. Bu kavram kargaşasından kurtulmalıyız. Artık net bir tarif şarttır. Milletin özüne güvenmekten çekinmek kimseye fayda getirmez.
- Peki, bürokrat dokunulmazlığı…
Türkiye bir demokratik hukuk devleti değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir bürokratik cumhuriyettir. Ben bürokraside yıllarımı verdim. Bürokrasiyi çok iyi biliyorum. Biz demokratik bir cumhuriyet hiç olamadık. Türkiye’deki sivil, askeri bürokrasi, kendi statükolarını kaybetmek istemiyor. Ne zaman ülke gündeminde demokratikleşme olursa başka bahaneler üretiyorlar. Temel konu ise; güçlerinin yok olmasından korkuyorlar. Eşitlikten korkuyorlar. Farklılıklarını yitirmek istemiyorlar. Sözün millete devredilmesinden büyük rahatsızlık duyuyorlar. Lüzumsuz gerginlikler ile gündemi tırpanlıyorlar. Ben Gazi Üniversitesi’nde sekreter ve öğretim görevlisi olarak bulunduğum dönemlerde, çalışan başörtülü kardeşlerimiz hatta sakallı kardeşlerimiz vardı. Ne laiklik elden gidiyordu ne de cumhuriyet tehlikedeydi. Bunlar boş laftır. Amaç ellerinde tuttukları dengeleri bırakmak istememleridir. Her darbe inanç özgürlüğüne vuruldu. Bunu bilmelerine rağmen tartışmaları din üzerinden yapıyorlar. Artık dokunulmazlıklara dokunulmalıdır.
“BİRÇOK FİŞLEMEYİ YERİNDE GÖRDÜM”
- Bürokratlığınız döneminde hassas görevlerde bulunmuşsunuz. Birçok fişlemelere de muhakkak tanıklık etmişsinizdir. Anayasa ile bunu aşmak mümkün mü?
Türkiye’de haksız fişlemeler sadece 28 Şubat döneminde yapılmadı. 1980’den bu yana aralıksız bir şekilde sürmektedir. Sivil anayasa insanların bütün hürriyetlerini korumalıdır. Bireye önem veren bir anayasamız olursa bu fişlemeler zaman içinde yok olacaktır. 1984’ten 1989 yılına kadar Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdür Yardımcılığı yaptım. Görevim kararnamelere bakmak ve güvenlik soruşturmalarını incelemekti. Kısacası üst düzey yöneticilerin atamalarına bakıyordum. Bu hassas görev bana emanet edilmişti. Türkiye’de herkes bir göreve atanacağı zaman güvenlik soruşturmaları yapılır. Bu bir fişlemedir. Güvenlik soruşturmalarında o kadar yanlışlıklara şahitlik ettim ki anlatmakla bitmez.
KAYMAKAM NASIL FİŞLENMİŞ?
- Bir örnek veremez misiniz?
Personel Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyordum. İsmini söylesem bütün vatandaşlarımızın anında tanıyacak olduğu, büyük illerimizde görev yapmış bir ünlü valimizin göreve atanması söz konusuydu. Vali adayımız dindar bir insan, o şekilde yaşıyor. MİT, hakkında rapor ulaştırdı, dönem merhum Özal’ın dönemi. Dindar olduğunu bildirseler amaçlarına ulaşamayacaklar. Gidiyorlar, hırsızlıktan dolayı görevden atılmış olan bir bekçinin beyanlarına dayanarak kendisinin aşırı solcu Marksist örgütlerle işbirliği içinde olduğuna dair bir rapor sunuyorlar. Bu rapor önüme geldi, şüphelendim, bir araştırma da ben yapayım dedim. Kendisinin kaymakam olarak görev aldığı ilçede yaptırdığım araştırmalar sonucunda sol ile uzaktan yakından alakalı olmadığını, aksine dindar, milliyetçi muhafazakâr olarak nitelenebilecek bir kamu görevlisi olduğunu kesin olarak öğrendim. Çok büyük işlere imza atmış ve hepsinin de altından en ufak bir leke olmaksızın çıkmıştı. Ben, kendisine böyle bir iftiranın niçin atıldığını öğrenmeye çalıştım, dönemin MİT müsteşar yardımcısı Hiram Abas’a konuyu aktardım. Abas, vakit geçirmeden dosyayı araştırdı. Ortaya şöyle bir gerçek çıktı; önü kesilmek istenen vali, kaymakam olduğu dönemde bekçinin hırsızlığını yakalamış ve görevden almış. Aradan uzun süre geçtikten sonra kaymakam başka ilçeye tayin edilmiş. İstihbaratı yapan arkadaşlar da ne hikmetse gelip bu bekçiyi bulmuş, kaymakamı ona sormuşlar. Bekçiden de “Bu adam komünisttir, gizli örgütlerle ilişkilidir” beyanını almaları zor olmamış haliyle!
YENİ BİR RAPOR DÜZENLETTİM
Tabii raporun, sırf vali adayı dindar olduğu için dizayn edildiği böylece ortaya çıktı. Yeni bir rapor hazırlandı. MİT tarafından tekrar incelendi, vali adayının sol örgütlerle işbirliği içinde olduğunu iddia eden aynı MİT, bu kez aynı şahsın, ‘temiz’ olduğunu bildiriyordu. Görev sürem boyunca dindarların ayağının kaydırılmak ya da belli göreve gelmesini engellemek için sahnelenen pek çok uygulamaya şahit oldum. Raporlarda moda sözcükler, duruma göre ‘akıncı’, ‘nurcu’, ‘ülkücü’ ve ‘komünist’ oldu. Ancak değişmeyen bir gerçek vardı, mağdurların büyük bir bölümü milliyetçi, muhafazakar insanlardı. Yok şu camide namaz kılmış, şu vakfın toplantısına katılmış. Bunlar yıllarca ön kesmek için kullanıldı, bütün bunlar ortadayken “Türkiye’de dindarlara baskı yapılmamıştır” diyebilmek için ya art niyetli olmak ya da Türkiye’yi hiç tanımıyor olmak gerekir. Yargı kararı olmaksızın insanları damgalamak en büyük hak gaspıdır. Bu uygulamaların önünü kesebilmek için yeni anaysa çalışmaları son derece önemlidir.


vakit