Uluslararası haber ajansları son günlerde, Trump yönetiminin İran’la müzakereleri yeniden başlatma kararı aldığına dair haberler servis etti. Haberlere göre Washington, İstanbul’da 6 Şubat 2026 Cuma günü yapılması planlanan ve ABD Başkanı Donald Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ile İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi’nin katılacağı görüşmede, nükleer dosyanın tek gündem maddesi olmasını kabul etti. Bazı çevreler bu gelişmeyi, Batı Asya’yı büyük bir bölgesel savaştan uzaklaştırabilecek “olumlu bir adım” olarak değerlendirdi.
Her ne kadar son günlerde görüşmenin yeri ve zamanı konusunda kasıtlı bir belirsizlik oluşturulmuş olsa da, temasların bir şekilde gerçekleşeceği yönünde güçlü işaretler bulunuyor. Ancak yaklaşan müzakere turunun gerçekten yalnızca nükleer dosyayla sınırlı kalıp kalmayacağı ciddi soru işaretleri barındırıyor.
Bilindiği üzere Trump yönetimi döneminde yapılan önceki müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının nedeni İran’ın nükleer programı konusunda anlaşmaya kapalı olması değil; Washington’un aynı anda İran’ın savunma amaçlı füze kapasitesini Siyonist rejimin güvenlik kaygılarını giderecek ölçüde sınırlamakta ısrar etmesi ve Tahran’ın bölgedeki direniş hareketleriyle ilişkilerini kesmesini dayatmasıydı.
Eğer Trump’ın gerçek amacı İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek olsaydı, bu hedef Maskat ve Roma’da gerçekleştirilen müzakerelerde rahatlıkla sağlanabilirdi. Bunun için İran’dan beklenebilecek adımlar belliydi:
Uranyum zenginleştirme oranlarının en düşük seviyelere çekilmesi ve bu sürecin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetiminde sıkı bir teftiş rejimine bağlanması.
ABD’nin 2015 anlaşmasından tek taraflı çekilmesinin ardından İran’ın ürettiği ve Amerikan-Siyonist saldırılardan kurtulan yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumun, tarafsız üçüncü bir ülkeye devredilmesi.
Yaklaşık 400 kilogram olduğu belirtilen bu miktarın, üç ya da dört küçük-orta ölçekli nükleer bomba yapımına yetecek düzeyde olduğu iddia ediliyor. Ancak İran’ın bugün, nükleer silah üretme ya da sahip olma fikrinden tamamen vazgeçmeye geçmişe kıyasla daha yakın olduğu değerlendiriliyor. Bu da, ABD’nin tüm yaptırımları kaldırmaya gerçekten hazır olması halinde, İran’ın nükleer silaha hiçbir koşulda sahip olmamasını garanti altına alan bir anlaşmanın mümkün olduğunu gösteriyor.
Asıl sorun, İran’ın adil bir anlaşmaya karşı çıkması değil; Trump’ın İran’ı, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nın kendisine tanıdığı barışçıl nükleer haklardan dahi mahrum bırakmak istemesi, savunma sistemlerini hedef alması ve özellikle Siyonist işgale karşı direnen güçlerle ilişkilerini kesmesini dayatmasıdır. İran gibi bölgesel bir gücün bu tür dayatmaları kabul etmesi, yalnızca egemenliğinden vazgeçmesi anlamına gelmez, aynı zamanda siyasi sisteminin çöküşünü de hızlandırabilir. Bu nedenle Trump bu taleplerinde ısrar ederse, Witkoff-Irakçi görüşmesinin başarısızlıkla sonuçlanması kaçınılmazdır.
İran’ın bir gün, bölgesel güvenlik düzenlemeleri çerçevesinde, füze programını sınırlandırması ya da direniş hareketlerine verdiği desteği azaltması teorik olarak mümkün olabilir. Ancak bu ancak şu iki temel koşulun sağlanmasıyla mümkündür:
Batı Asya’nın tüm kitle imha silahlarından arındırılması,
Başta Filistin meselesi olmak üzere bölgenin kronik krizlerine adil ve kapsamlı çözümler bulunması.
Ne var ki, “Büyük İsrail” hayaliyle bölgesel hegemonyayı hedefleyen Siyonist projenin varlığı ve işgalci rejimin, Filistin halkına tarihi vatanlarının yalnızca yüzde 22’sinde bile bir devlet kurulmasına şiddetle karşı çıkması, bu koşulların kısa vadede oluşmasını engelliyor. Bu nedenle bölgede istikrarsızlığın sürmesi ve güç dengelerinde köklü bir değişim yaşanana kadar krizin derinleşmesi bekleniyor. İran krizi de bu dönüşümü hızlandırabilecek başlıca etkenlerden biri olarak öne çıkıyor.
Son haftalarda artan gerilimin arka planında, Trump’ın Aralık ayında İran’ın birçok kentinde yaşanan protestoların sistemi devireceği yönündeki yanlış hesabı bulunuyor. Trump, bu beklentiyle gösterilere açık destek verdi, hatta kışkırtıcı çağrılar yaptı ve ardından ABD donanmasını ve askeri yığınakları bölgeye sevk etti. Bu adımlar, İran’a karşı askeri saldırı hazırlığı olarak algılandı. ABD istihbaratının, Siyonist istihbarat servisleriyle birlikte bu olayların planlama ve kışkırtma sürecinde rol aldığı ihtimali güçlü biçimde dile getiriliyor.
Ancak Trump geri adım atmak zorunda kaldı. Bunun başlıca nedenleri arasında İran’ın protestoları kısa sürede kontrol altına alması, hava saldırılarıyla İran sisteminin yıkılmasının imkânsızlığının anlaşılması, İran’ın misilleme kapasitesinin ABD güçlerine ve işgalci rejime ağır kayıplar verebileceği gerçeği ve bölge ülkelerinin Amerikan-Siyonist saldırılarına hava sahalarını açmayı reddetmesi yer aldı.
Bu çerçevede Trump’ın müzakere masasına dönmesi bir tercih değil, zorunluluk olarak okunuyor. Ancak Washington, silah tehdidini masanın üzerinde tutarak İran heyeti üzerinde psikolojik baskı kurmayı hedefliyor.
Buna karşılık İranlı yetkililerin açıklamaları, Tahran’ın tüm senaryolara hazırlandığını gösteriyor. İran eş zamanlı olarak üç hatta ilerliyor:
Birincisi diplomatik; müzakerelerde taktik esneklik gösterirken kırmızı çizgilerinden taviz vermemek.
İkincisi askeri; herhangi bir saldırıya anında ve güçlü karşılık verecek hazırlığı sürekli canlı tutmak.
Üçüncüsü ise diplomasi ve askeri hazırlığı birlikte yürüterek dostlara güven vermek, düşmanlara caydırıcı mesajlar göndermek.
Önümüzdeki haftalarda diplomasinin mi yoksa askeri seçeneğin mi öne çıkacağını kestirmek zor. Ancak kesin olan şu ki, tüm taraflar zorlu sınavlarla karşı karşıya. İran, varoluşsal bir mücadele veriyor ve ne teslim olma lüksüne ne de maceracılığa sapma imkânına sahip. Direnmek, akılcı davranmak ve hem diplomatik hem askeri alanda kararlılığını kanıtlamak dışında bir seçeneği bulunmuyor.
Trump ise geri adım atarsa iç politikada bedel ödeyecek, saldırırsa uzun ve yıpratıcı bir savaşın içine sürüklenecek. Bu denklemde “Önce Amerika mı, yoksa Siyonist rejim mi?” sorusu giderek daha yakıcı hale geliyor. Netanyahu’nun durumu da giderek kırılganlaşıyor.
Bölgedeki Arap ve İslam ülkeleri açısından da tablo karanlık. Savaşın patlak vermesi halinde en büyük bedeli yine bölge halkları ödeyecek. Bu nedenle savaşın önlenmesi için tüm diplomatik imkanların seferber edilip edilemeyeceği sorusu, önümüzdeki dönemin en kritik başlığı olarak duruyor.