Hürmüz’ün tuzlu nefesi, Fars Körfezi’nin o hiç yaşlanmayan suları üzerinde asılı duran tarihin buğusunu bir kez daha dağıttığında, 2026 baharında ufukta beliren alevler, bir askeri harekatın çok ötesinde bir hakikati fısıldıyordu: Yarım asırlık bir jeopolitik ikiyüzlülük, nihayet kendi küllerine gömülmeye mahkûm edilmişti. İran İslam Cumhuriyeti’nin, Basra Körfezi’nin incisi, modernitenin çölde yükselen kibirli aynası Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) vurması, basit bir misilleme ya da askeri bir seçenek değil; bastırılmış bir stratejik sabrın volkanik püskürmesi, bir medeniyet havzasının maruz kaldığına inandığı sistematik bir kuşatmanın ontolojik isyanıydı. Bu çatışma, İran’ın stratejik zihninde BAE’nin yalnızca bir devletten, bir komşudan ibaret olmadığını; onun, Batı’nın ve İsrail-Siyonizm’in Fars coğrafyasını kalbinden hançerlemek üzere inşa ettiği ileri bir karakola, bir tür “çöl panoptikonu”na dönüştüğünü ilan eden acımasız bir yüzleşme anıydı. İşte tam da bu yüzden, son savaşta okların Riyad’a değil de Abu Dabi ve Dubai’ye çevrilmesi, dikkatle hesaplanmış stratejik bir zorunluluğun yanı sıra, derinlerde yatan bir hayal kırıklığının, bir tür ihanet duygusunun ve nihayetinde bölgesel düzenin yeniden dizaynına yönelik sarsıcı bir manifestonun tezahürüydü.
Bu analiz, söz konusu saldırının köklerini, yalnızca güncel krizlerin değil, son elli yıllık “zoraki komşuluk” denilen o paradoksal ilişkinin yapısal katmanlarında arayacaktır. İran ile BAE arasındaki münasebet, başlangıcından itibaren, şizofrenik bir aşk-nefret sarmalı olarak şekillendi. Bir yanda, özellikle Dubai üzerinden akan ve her türlü ideolojik duvarı delen milyarlarca dolarlık bir ticaret hacmi, İran’ın yaptırımlarla boğulmuş ciğerlerine oksijen taşıyan bir ticari soluk borusu; diğer yanda ise BAE’nin, İran’ın egemenlik ve güvenlik hassasiyetlerini hedef alan, kronikleşmiş stratejik hamleleri. Bu ikili yapı, Tahran’ın kolektif hafızasında BAE’yi, eli kanlı bir düşmandan daha tehlikeli bir varlığa dönüştürdü: güvenilmez, iki yüzlü ve her an sırtından bıçaklamaya hazır bir stratejik parazit. 2026’da o parazitin nihai tasfiyesine girişilmesinin ilk sinyali, 1971’den beri kanayan bir yara olan Ebu Musa, Büyük ve Küçük Tunb adaları meselesinde düğümlenmektedir. Ancak bu jeopolitik kırılmanın asıl derin katmanı, basit bir sınır anlaşmazlığının çok ötesine uzanmakta; silahların gölgesinde, haritaların ve isimlerin üzerinde yürütülen çok daha kadim bir savaştan beslenmektedir.
İsim savaşı: Bir denizin kimliğini çalmak
Fars Körfezi’nin yalnızca bir su kütlesi değil, medeniyetlerin kolektif şuuraltı olduğunu kavrayan her stratejik akıl, 2026 baharında yükselen alevlerin basit bir askerî harekât değil, ontolojik bir isyan olduğunu hemen fark edecektir. Çünkü bugün başta Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere bazı Arap ülkelerinin “Fars Körfezi” yerine ısrarla “Arap Körfezi” ifadesini kullanması, yalnızca coğrafi bir terminoloji tercihi değil; bölgesel güç mücadelesinin, İran karşıtlığının, Arap milliyetçiliğinin ve kültürel hegemonya rekabetinin en sinsi cephelerinden biridir. Özellikle 1960’lardan sonra Cemal Abdülnasır’ın öncülük ettiği pan-Arap dalganın yükselişiyle birlikte, İran’ın tarihsel ve medeniyet temelli bölgesel ağırlığını dengelemek, hatta mümkünse görünmez kılmak amacıyla “Arabian Gulf” söylemi bilinçli biçimde yaygınlaştırılmıştır. Körfez monarşileri açısından mesele yalnızca bir isim tartışması değil; bölgenin tarihsel kimliğinin yeniden tanımlanması, kolektif hafızanın dönüştürülmesi ve coğrafi aidiyetin siyasal bir müdahaleyle yeniden inşa edilmesidir. Çünkü “Persian Gulf” adı, binlerce yıllık Pers/İran uygarlığının bu sular üzerindeki tarihsel etkisini, kültürel damgasını ve medeniyet sürekliliğini temsil etmektedir.
Özellikle BAE’nin bu konuda en sert ve tavizsiz çizgiyi benimsemesinin temelinde, İran ile yaşadığı çok katmanlı jeopolitik rekabet yatmaktadır. Abu Musa ile Büyük ve Küçük Tunb adaları üzerindeki egemenlik ihtilafları, İran’ın Körfez’deki askerî nüfuzunun yarattığı güvenlik kaygıları ve 1979 Devrimi sonrasında Tahran’ın devrim ihracı söylemi, bu isim tartışmasını sıradan bir harita meselesi olmaktan çıkarıp ideolojik bir mücadele alanına dönüştürmüştür. Bu nedenle bazı Körfez ülkeleri için “Arabian Gulf” ifadesi, coğrafi bir tanımlamadan çok, İran’a karşı alınmış siyasî bir pozisyonun ve kimlik temelli meydan okumanın sembolü hâline gelmiştir. İran ise bu yaklaşımı, tarihsel hafızaya müdahale, kültürel silme girişimi ve medeniyet mirasına yönelik bir tasfiye çabası olarak görmektedir. Tahran’ın stratejik zihninde bir denizin adını değiştirmeye çalışmak, o coğrafyada binlerce yıldır varlık göstermiş bir uygarlığın tarihsel meşruiyetini tartışmaya açmak anlamına gelir. Bu yüzden mesele yalnızca bir isim meselesi değil; hafıza, kimlik ve tarih üzerinde yürütülen derin bir jeopolitik mücadeledir.
Nitekim tarihsel ve bilimsel kaynakların tarafsız aynasına bakıldığında, “Fars Körfezi” adının çok daha köklü, çok daha evrensel ve tartışmasız biçimde yerleşik olduğu görülmektedir. Antik Yunan kaynaklarında “Sinus Persicus”, Roma kaynaklarında “Persicum Mare” olarak kaydedilen bu kadim isim, İslam döneminde Arap coğrafyacıları tarafından dahi uzun yüzyıllar boyunca hiçbir komplekse kapılmaksızın “الخليج الفارسي” yani “Fars Körfezi” olarak kullanılmıştır. El-Mesudi, El-İstahri, İbn Havkal ve El-Makdisi gibi Arap coğrafyacılığının devleri, eserlerinde bu su kütlesini tereddütsüz biçimde Fars ismiyle anmışlardır. Birleşmiş Milletler, Uluslararası Hidrografi Örgütü (IHO), klasik atlaslar ve uluslararası akademik yayınların ezici çoğunluğu bugün hâlâ “Persian Gulf” adını resmî ve bilimsel terminoloji olarak kabul etmekte, bu ismin değiştirilmesine yönelik girişimleri siyasi ve gayri-ilmi bulmaktadır. Bu evrensel mutabakat, BAE’nin yürüttüğü isim savaşının, aslında tarihe, bilime ve uluslararası hukuka karşı yürütülen beyhude bir meydan okuma olduğunu göstermektedir.
Daha da dikkat çekici ve İran’ın elini tarihsel olarak güçlendiren husus ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu konudaki tutumudur. Osmanlı kaynaklarının bu denizi “Basra Körfezi”nden tamamen ayrı biçimde, çoğunlukla “Fars Körfezi” veya “Bahr-i Fars” olarak tanımlamış olması, meselenin modern dönemde ortaya çıkan siyasî bir revizyon olduğunu çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir. Osmanlı arşiv belgelerinde, denizcilik kayıtlarında ve haritalarında “Bahr-i Fars” kullanımı son derece yaygındır. Özellikle büyük Osmanlı denizcisi ve kartografı Piri Reis, 1521 tarihli eşsiz eseri Kitab-ı Bahriye’sinde, bu su kütlesini “Bahr-i Fars” olarak kaydetmiş ve çizdiği haritalarda bölgeyi açıkça Pers/Fars coğrafyasıyla ilişkilendirmiştir. Yine 17. yüzyılın dev Osmanlı müverrihi ve coğrafyacısı Kâtip Çelebi, meşhur eseri Cihannüma’da bu denizi Fars ismiyle zikretmiş ve coğrafi izahını bu adlandırma üzerinden yapmıştır. Seyahatname-i âlem olan Evliya Çelebi ise, on ciltlik devasa seyahatnamesinde burayı “Bahr-i Fars” olarak anmış, Basra’ya kadar uzanan seyahatinde dahi terminolojik ayrımı titizlikle korumuştur. Sultan III. Murad döneminde yazılan ve Hint Okyanusu’ndaki Osmanlı deniz seferlerini anlatan Seydi Ali Reis’in Mir’atü’l-Memalik adlı eserinde de aynı kullanım mevcuttur. Osmanlı Devleti, İran’daki Safevi hanedanıyla yüzyıllar boyu süren amansız bir askeri ve ideolojik rekabet içinde olmasına, Sünni-Şii kamplaşmasının en ateşli cephelerinden birinde yer almasına rağmen, tarihsel terminolojiyi değiştirme, coğrafi hakikati tahrif etme yoluna asla gitmemiştir. Bu durum, tarihsel rakiplik ile coğrafi gerçekliğin birbirinden ayrılabileceğinin, yeter ki bunu yapacak medeni olgunluğun mevcut olması gerektiğinin en güçlü kanıtıdır. Osmanlı’nın düşmanına dahi gösterdiği bu coğrafi ve tarihi saygı, günümüzde BAE’nin yaptığı ideolojik dayatmanın ne kadar sığ, ne kadar dayanaksız ve ne denli modern bir politik icat olduğunu kanıtlamaktadır.
İran’ın bu konuda sadece milliyetçilikten beslenmeyen, çok daha derin ve varoluşsal bir sert tepki göstermesinin nedeni de tam olarak budur. İran açısından “Persian Gulf” adı; tarihin, medeniyetin, kültürel mirasın, bölgesel kimliğin ve binlerce yıllık kesintisiz bir varoluşun en güçlü sembolüdür. Bu nedenle İran’da rejim yanlısı veya muhalif, Şii veya Sünni, Fars veya Türk-Azeri çok farklı kesimler dahi “Persian Gulf” konusunda ortak ve neredeyse refleksif bir hassasiyet göstermektedir. Çünkü mesele İranlılar açısından sadece bir deniz adı değil, tarihsel varlığın ve medeniyet hafızasının korunması meselesidir. BAE’nin bu ismi değiştirme ısrarı, Tahran’ın gözünde, İran’ı haritadan silme arzusunun sembolik bir prova eylemidir. İşte bu ontolojik güvenlik saldırısı, 2026’daki askeri harekatın meşruiyet zeminini hazırlayan ideolojik harcın en temel bileşenlerinden biri olmuştur.
Adalar: İran’ın koparılmaya çalışılan uzuvları
Bu simgesel savaşın somut jeopolitik yansıması ise, İran’ın ulusal bedeninden koparılamaz parçalar olarak gördüğü Ebu Musa, Büyük Tunb ve Küçük Tunb adaları meselesinde düğümlenmektedir. 1971’den beri akan bu kronik yara, iki ülke arasındaki her siyasi depremin merkez üssü, her diplomatik krizin kırılma noktası olmuştur. BAE’nin bu üç stratejik kara parçasını uluslararası platformlara taşıyarak İran’ın egemenliğini çürütme girişimi, Tahran’ın zihninde sıradan bir sınır anlaşmazlığının çok ötesine geçmiştir. Bu adalar, İran’ın Fars Körfezi’ndeki stratejik varoluşunun yapıtaşları, jeopolitik omurgasının birer omuru, Hürmüz Boğazı’nı kontrol eden askeri birer kartal yuvasıdır. BAE’nin bu ihtilafı her seferinde yeniden, yeniden ve yeniden BM’ye, Arap Birliği’ne, İslam İşbirliği Teşkilatı’na taşıyarak İran’ı bölgesel meşruiyetinden koparma çabası, Tahran tarafından egemenliğine yönelik tekrarlanan bir hançer darbesi, medeniyet coğrafyasında sürekli kanatılan bir yara olarak kodlanmaktadır. İran stratejik aklı, bu adalara göz diken bir komşunun, esasen Fars vatanının etini tırnaktan ayırmaya, tarihsel bedeninden bir uzvu koparmaya çalıştığını düşünmektedir. Bu adalar, İran için sadece askeri değil, aynı zamanda duygusal ve tarihsel birer kutsaldır; onlara yönelik her talebin altında, İran’ın bölgedeki varlığını kuşatma ve boğma niyeti okunmaktadır.
Hal böyleyken, BAE’nin son yıllarda izlediği “çift taraflı” politikalar, bu jeopolitik husumeti ihanet boyutuna taşıyan asıl dinamik olmuştur. BAE, bir yandan İran için dünyaya açılan en kritik “nefes borusu” olmaya devam ederken, özellikle Dubai üzerinden akan milyarlarca dolarlık ticaret ile İran ekonomisinin yaptırımlar altında tutunmasını sağlayan can simidi rolünü oynarken; diğer yandan bu bağımlılığı acımasız bir “pazar silahı”na dönüştürmüştür. ABD yaptırımlarına uyum adına İranlı iş insanlarının banka hesaplarını dondurmak, vize kısıtlamaları getirmek, para transferlerini boğmak ve ticari lisansları keyfi olarak iptal etmek, Tahran’da “ekonomik bir savaş” olarak içselleştirilmiştir. BAE’nin, Hürmüz Boğazı’nı devre dışı bırakacak stratejik Füceyre boru hatları gibi projelerle İran’ın elindeki en büyük asimetrik caydırıcılık kozunu jeoekonomik olarak anlamsız kılma girişimi ise, coğrafi kaderin yeniden yazılması anlamına geliyordu. İran için Hürmüz, yalnızca bir su yolu değil, ulusal gücün metafizik bir uzantısı, tarihsel direnişin bir sembolüdür; onu baypas etmek, İran’ın tarihsel dokusuna ve coğrafi gücüne kasteden bir hakarettir. 2026 Mart’ında BAE’nin İran limanlarına giden gemiler için sigorta kapsamını aniden iptal etmesi, Abu Dabi ve Dubai borsalarını kapatarak tüm İran bağlantılı ticari faaliyetleri askıya alması ve Dubai’deki yaklaşık 400 bin İranlıya yönelik şirket lisans iptallerini kitlesel boyutlara taşıması, bu ekonomik kuşatmanın artık resmen bir savaş ilanı olduğunu tescillemiştir. Bu, Tahran’ın gözünde, Fars Körfezi’nin ortak ekonomik kaderini dinamitleyen, akıl almaz bir ihanetti.
Askeri kuşatma ve 'küçük Sparta'nın kibri
İşte tam da bu noktada, İbrahim Anlaşmaları’nın 2020’de imzalanması, zaten derin olan yarayı onulmaz ve geri döndürülemez bir kopuşa çeviren tarihi eşik olmuştur. BAE’nin İsrail ile normalleşmesi, Tahran tarafından “Siyonist rejimin Fars Körfezi’ne ayak basmasına izin vermek” ve “İslam dünyasının güvenliğini Siyonist bir hançerin ucuna teslim etmek” olarak yorumlanmıştır. Bu, Fars şiirinin ve Şii direniş mitolojisinin derin kodlarında, kutsal vatan toprağının işgaline göz yummakla eşdeğer bir ihanet suçudur. Mossad ile BAE istihbaratı (Signals Intelligence Agency - SIA) arasında kurulan ve doğrudan “İran Masası” olarak adlandırılan ortak yapılanma, İran’ın nükleer programı, balistik füze kapasitesi, Devrim Muhafızları’nın bölgedeki vekil ağları ve ülke içindeki hassas tesisleri hakkındaki en mahrem bilgilerin paylaşıldığı zehirli bir istihbarat merkezi haline gelmiştir. Al Dhafra Hava Üssü’ne konuşlanan gelişmiş sensörler, sinyal istihbaratı ekipmanları ve yabancı askeri personel, İran’ın her nefes alışını kaydeden, her füze rampasının koordinatını işleyen bir dinleme kulesine, Michel Foucault’nun kavramsallaştırmasıyla tam bir “çöl panoptikonu”na dönüşmüştür. Yemen’de İran destekli Ensarullah’a (Husiler) karşı savaşan BAE’nin, “Küçük Sparta” doktriniyle şekillendirdiği yüksek teknolojili ve paralı asker ağırlıklı ordu yapısı, İran’ın bölgesel nüfuz alanlarına doğrudan bir meydan okumadır. 2026 Nisan’ında BAE hava savunma kuvvetlerinin, İran menşeli olduğu iddia edilen 537 balistik füze, 2.256 adet intihar ve taarruz dronu ile 26 seyir füzesini THAAD ve Patriot bataryalarıyla havada imha ettiğini açıklaması, Tahran için bardağı taşıran son damlalardan biri olmuştur. Bu kuru ve soğuk rakamlar, BAE’nin artık pasif bir sığınak veya zengin bir ticari merkez değil; İran’ın en büyük askeri gücü olan füze kapasitesini söndürmek, caydırıcılığını komik duruma düşürmek için ABD ve İsrail ile tam entegre olmuş, etkin ve kendine güvenen bir savaş makinesi olduğunu ilan etmiştir. O füze yağmurunu püskürten kalkan, İran için bir savunma aracı değil; doğrudan İran’ın stratejik vuruş kabiliyetini aşağılayan, onu jeopolitik bir acizliğe mahkûm eden ve Körfez üzerindeki tarihsel iddialarını alaya alan teknolojik bir kibir abidesidir. Nitekim İran Meclisi Ulusal Güvenlik Komisyonu üyesi Ali Hızıryan’ın, bir sonraki savaşta BAE’de “teknoloji diye bir şey kalmayabilir” sözleri, bu kalkanın mutlaka ve öncelikle yok edilmesi gereken bir hedef haline geldiğini en üst perdeden ilan etmiştir.
Neden BAE? Stratejik yol ayrımı ve zayıf halkanın cezalandırılması
Peki, tüm bu sayılan gerekçeler varken, neden hedef örneğin Suudi Arabistan değil de BAE olmuştur? İşte 2026 vuruşunun asıl stratejik dehası ve felsefi derinliği tam da bu sorunun cevabında saklıdır. BAE ile Suudi Arabistan arasında son on yılda yaşanan derin stratejik yol ayrımı, Tahran’a bir yumrukta birden fazla kuş vurma fırsatı vermiştir. Suudi Arabistan, devasa coğrafyası, İslam’ın iki kutsal mekânına ev sahipliği yapmanın verdiği manevi sorumluluk ve liderlik vasfı ile “Vizyon 2030”un gerektirdiği ekonomik dönüşümün devasa maliyetleri altında, İran’la topyekûn bir savaşın getireceği riski derinden kavramıştır. Riyad, askeri bir maceradan ziyade, diplomatik diyalog kanallarını açık tutmaya, Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan’ın Abbas Arakçi ile yaptığı diplomatik trafiğe ve savaşı kendi topraklarından uzak tutma stratejisine odaklanmıştır. Buna karşılık BAE, Enver Karkaş’ın o meşhur tespitinde ifade ettiği gibi, Körfez’de her zaman var olan “şahinler” ve “kumrular” arasındaki diyalogda, şahinlerin tartışmasız ve nihai biçimde galip geldiği bir safhaya geçmiştir. BAE, İran’la güvene dayalı bir ilişkinin on yıllar boyunca mümkün olmadığını resmen ilan etmiş; OPEC’ten ayrılarak Suudi Arabistan’ın ekonomik ve siyasi vesayetinden koptuğunu tüm dünyaya göstermiş; İbrahim Anlaşmaları’yla İsrail ve ABD’nin sarsılmaz askeri ve siyasi koruması altına girerek, tıpkı Soğuk Savaş’ın küçük ama stratejik olarak hayati ileri karakolları gibi, Batı’nın Fars Körfezi’ndeki en asli müttefiki rolünü üstlenmiştir.
Bu radikal farklılaşma, İran’ın stratejik hesaplarına paha biçilmez bir netlik kazandırmıştır. Suudi Arabistan’ı doğrudan vurmak, kutsal mekânlara gölge düşürmek, bu devasa ülkenin içine çekilmesi halinde İslam dünyasının tamamını İran’ın karşısında birleştirebilecek, beklenmedik bir pan-İslamcı tepkiye ve hatta nükleer bir tırmanışa yol açabilecek, sonuçları öngörülemez devasa bir kumardır. Buna karşılık, zaten uluslararası toplumda İsrail’in en yakın müttefiki olarak diplomatik anlamda yalnızlaşmış, Suudi Arabistan’ın stratejik derinliğinden yoksun, dar bir kıyı şeridine ve nispeten küçük bir nüfusa sahip BAE’yi vurmak, diplomatik olarak daha sınırlı ama sembolik ve stratejik olarak çok daha yıkıcı bir hamledir. Tahran, bu darbeyi BAE’nin şahsına değil, BAE’nin temsil ettiği ve onun kibirli gökdelenlerinde vücut bulan yeni bölgesel düzenin kalbine yöneltmiştir. Vurulan asıl şey, İbrahim Anlaşmaları’nın askeri mantığı, ABD’nin bölgedeki sarsılmaz görünen güvenlik şemsiyesinin güvenilirliği, İsrail’in Fars Körfezi’nde meşruiyet ve kalıcı askeri varlık kazanma ihtimali ve “Küçük Sparta”nın dokunulmazlık kibrinin ta kendisidir. Darbe, zayıflığın değil, aksine köşeye sıkıştırılmış, ismi silinmeye, adaları gasp edilmeye, ekonomisi boğulmaya çalışılan öfkeli bir kadim medeniyetin, kendisini sarmalayan zinciri en zayıf ama aynı zamanda en provokatif halkasından kırma, çölün ortasında yankılanacak bir ders verme girişimidir.
Son tahlilde, 2026 yılının o kader dolu baharında Fars Körfezi’nin üzerine çöken alevler, sadece askeri hedeflerin imhasını değil, bir dönemin kesin ve geri döndürülemez biçimde kapanışını simgelemiştir. Vurulan, BAE’nin gökdelenlerinden, limanlarından ve hava savunma bataryalarından önce; “Bahr-i Fars”ın üzerine Arap çölünü örtmeye kalkışan sömürgeci cüret, İran’ın egemenlik uzuvlarını koparmaya yeltenen stratejik küstahlık ve yarım asır boyunca ikili oynama lüksüne bel bağlamış bir güvenlik anlayışının sürdürülemez yanılgısıdır. İran’ın BAE’yi vurması, jeopolitik bir zorunluluğun, hesaplanmış bir stratejik fırsatın, bir isim savaşının yarattığı derin kültürel öfkenin ve yarım asır boyunca biriktirilmiş bir hayal kırıklığının kusursuz bir sentezi olmuştur. Fars Körfezi’nin suskun suları, o ilkbaharda verilen bu kararın ağırlığını, hafızadan ve isimden başlayan bu savaşın artık geri döndürülemez bir ontolojik mecburiyete dönüştüğünü fısıldamaya devam etmektedir.
Ve işte 2026'nın o kıyamet baharında, Fars Körfezi'nin üzerine çöken alevler tam olarak bu iki metaforun acımasız sentezini hedef aldı: Çöl Panoptikonu ile Küçük Sparta'nın aynı ateş çemberinde buluşmasını. BAE, Foucault'nun o meşhur kavramının ete kemiğe bürünmüş haliydi; Al Dhafra'daki sensörleri ve Mossad'la kurulan "İran Masası"yla Tahran'ın her nefesini gözetleyen, 400 bin İranlıyı camdan bir hücrede yaşamaya mahkûm eden, görünmeden gören soğuk bir iktidar kulesi. Ancak bu kule, sıradan bir panoptikon değildi; Yemen'de direnişçi avlayan, 537 balistik füzeyi havada imha etmeye çalışan ve İran'ın caydırıcılığını alaya alan "Küçük Sparta" zırhıyla kaplanmıştı. Oysa Foucault'nun kuramında hep eksik kalan o an, yani gözetlenenin zincirlerini kırıp gözetleyenin kulesine yürüdüğü o ontolojik isyan anı, 2026 baharında vücut buldu. İran, o kibirli kulenin tam orta yerine öyle bir darbe indirdi ki; ne göz kaldı ne kalkan. Ve o gün, gökdelenlerin camlarına yansıyan alevlerin ışığında herkes şu hakikati gördü: Bir medeniyeti sonsuza dek gözetim altında tutabileceğinizi, adını haritalardan silebileceğinizi, adalarını gasp edip Hürmüz'ünü by-pass edebileceğinizi sanmak, yalnızca stratejik bir körlük değil, aynı zamanda tarihe karşı işlenmiş en büyük felsefi suçtur. Fars Körfezi'nin suskun suları, o ilkbaharda yıkılan kulenin enkazından yükselen toz bulutunu seyrederken, aslında Platon'un mağarasındaki o kadim soruyu bir kez daha fısıldıyordu: Gölgeleri gerçek sananlar, ışığın ta kendisiyle yüzleştiklerinde hayatta kalabilirler mi?(Doç. Dr. Murteza Ocaklı/Aydınlık)