• BIST 83.124
  • Altın 147,600
  • Dolar 3,7839
  • Euro 4,0578
  • Ankara -1 °C
  • İstanbul 9 °C
  • Konya -3 °C
  • Antalya 14 °C
  • Diyarbakır 9 °C
  • Erzurum -16 °C
  • İzmir 10 °C
  • Rize 8 °C

Mücahid Eyyub'un Seyfi, Ye Cahid Fazıl'ın Keyfi

Ahmed Kalkan

“Allah İçin Savaşmayan Tehlikededir” Diyen Kimsenin Adı Lüks Tatil Adasına, Eğlenceye Ad Olmuş; Bundan Büyük Kıyâmet Alâmeti mi Olur?

 

 

Oh ne güzel, bir bu eksikti. Okyanuslarda özel plajları olan 7 yıldızlık ultra lüks tatil köyümüz yoktu. Jet Fazıl sayesinde o da oldu. Bundan da tuhafı, aşırı israf ve lüksün yansıması bu gök görmediğin oteline “Ebu Eyyub el-Ensari House” adının verilmesi. 80’i geçen yaşta cihad için İstanbul’lara gelen, hayatını Allah’a adamış bir zâtın adına lüks eğlence yerleri yapmak gibi ucubeler rekoru bu ülke insanına ait. O, at sırtında cihad için binlerce kilometre kat eden mücahid; bu, yat üstünde eğlence için binlerce kilometre kat eden yecahid. O, 80 yaşını aştığı bir dönemde cihad için surlarda kanı akan, bu ise görgüsüzce israfın tadını çıkarmak için okyanustaki adalarda terini suya atan. O, savaşa gitmek için at sırtında bacakları şişen, bu yedi yıldızlı tatil köyünde yata yata gözleri şişen. O Allah yolunda savaşmayanın helâk olacağını söyleyen, bu Karunlar gibi tatil yapmayanın yaşamış sayılmayacağını geveleyen. O, Mus’ab bin Umeyr’in kardeşi, Peygamber’in arkadaşı; bu şeytanın kardeşi, Karun’un arkadaşı. Benzetme ağır mı oldu? Bakın Kur’an ne diyor: “Saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridir.” (17/İsrâ, 27) Öyleyse çok isabet buyurmuşlar Jet Fâzıl Beyler, o lüks otellerin adı “Ebu Eyyub el-Ensari House” olmuş, ne yani, Bay Fâzıl, böyle faziletli ve fazilet’in hilâli gibi hem de yıldız yerine 7 hilalli oteline Ebû Cehil veya Karun’un adını mı versindi? Hem, nasıl olsa ashab da yıldızdı, bu otel de yıldız, hem de tam 7 yıldız.

 


Bu otel Maldivlerde. Sayesinde Maldivler diye bir ülkeyi de öğrendik. Maldiv Cumhuriyeti, Hint Okyanusu'nda 1.196 adadan oluşan bir devletmiş. Hindistan'ın güneyinde ve Sri Lanka'nın yaklaşık 750 kilometre güneybatısında yer alıyor. Sri Lanka Türkiye’ye 9.189 km. olduğuna göre, Maldivler de yaklaşık on bin km. uzaklıkta (Havayolundaki düz rota ile 5475 km.). Gözünüz korkmasın; haritaya baktığınızda bir karış uzaklıkta bir yer. Alt tarafı dokuz saatlik bir yol; tabii uçakla. Yedi yıldızlı/hilalli otel de görmemişsinizdir, kesin. “Kabirde sorulacak, ‘niye görmedin?’ diye ahrette hesaba çekilecek bir durum değil, çok mu önemli?” Böyle mi diyorsunuz? Fazılgiller çarpmaya görsün veya kapitalizm rüzgârı esmeye dursun, bir bakmışsınız siz de soluğu Maldivler’de almışsınız. Beş yıldızlı otelleri (içine girmediysek de) duyduk, yedi yıldızlı oteller de, lüks sayılan otellerin fersah fersah üstünde imiş; lüksün de lüksü bir otel. Tabiri caiz ise lüks içinde boğulabileceğiniz bir dinlenme yeri. Tabi bu lükse sahip olmak için varlığınızın da lüksün lüksü olması gerek. Bu kadar lüksün Müslümanla, İslâm’la ilişkisini sormaya kalkmayın. Minareyi çalan kılıfını da hazırlamıştır: Kim bilir kaç tane çağdaş yazardan, kaç modernist veya hurafeci hocadan aldığı fetvayı gözünüze sokabilir, O âlimlerin(!) oteldeki resimlerini gösterebilir. Hacı amca tipi Müslümanlık yaygın şimdi. “Haccıma da giderim, her haltı da yerim” demeye çalışan kapitalist, düzenci, rahatına düşkün hacıağa tipi. Tabii bu dünyevîleşmiş tipleri otele çekmek zor değil de, bunların çevresine kendi yaptıklarını meşru gösterme ihtiyaçlarına da cevap vermek gerekiyor. Bunun için yıldız yerine “hilâl” ölçüsü getirilmiş. Bu tip otellerde yıldız standardı yerine  şeriata uygunluğu simgeleyen “hilal” standardı uygulanıyor. Yani 7 yıldızlı yerine 7 hilâlli; yani Şeriata uygun lükste zirve. Ve tabii, kazanılan para şeriata uygun, eğlenilen yer şeriata uygun; ona ne şüphe. İsterse uygun olmasın, alırsın kapı gibi bir fetva belgesini, dayarsın itiraz edenin gözüne. Getirirsin Cübbeli’yi, o da otelde bir dua ettimi iş biter. Hatta, Jet Fazıl gerekirse sarık bile sarar, Kur’an’dan aşır bile okur; yeter ki din(i)dar halk bol para akıtsın. 

Otelin özelliğinin “İslâmî” olarak lanse edilmesi ayrı ve büyük bir cinayet. İslâmî olanla Müslümanca olan, İlâhî olanla beşerî olan kadar farklı. İslâm, tek hak dinin adı.  Müslüman da bu dinin mensûbuna Allah'ın verdiği isim.  Biri her şeyiyle kutsal, eksiksiz, yanlışsız bir nizam; diğeri ise bazı üstün vasıfları yanında, beşer oluşundan dolayı eksiklik ve yanlışlıklarla mâlûl.

Müslümanların tarihten bu yana iyi-kötü yapa geldikleri şeyleri İslâm'a mal etmek büyük yanlış. Günümüzde bu yanlışlık o kadar geniş bir alanda ve o kadar büyük ki... Müslümanlara kan kusturan zâlim tâğutların yönettiği ülkelere hiç tereddüt etmeden “İslâm ülkeleri” denilebilmekte. Örtülü fâiz dâhil, diğer bankalarda olan tüm şeylerin aynısının mevcut olduğu kapital işleriyle uğraşılan yerlere hiç çekinmeden İslâm Bankası tesmiye edilebilmekte. İslâm edebiyatı, İslâm sanatı… Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Meşhur hadis-i şerifte buyrulduğu gibi "İslâm yücedir. Ondan daha üstün hiçbir şey olamaz." O, Allah katında makbul tek dindir. Allah'a âittir. Müslümanların bütün beşerî zaaflarıyla ortaya koydukları bir şey; yanlışsa, illetli ise (ki eleştirdiğimiz konuda olduğu gibi) İslâm mı yanlış olacak? Evet, maalesef “İslâmî” sıfatı, yapılan çirkin şeyin başına getirilince, İslâm lekelenmeye çalışılmış olacak. 

Tarihten günümüze müslümanların ortaya koydukları Müslümanca eserler bile şu veya bu sebeplerle "İslâmî" denecek ideal ölçülere uygun değil. Hele, Suriye’de, Filistin’de kardeşlerimiz yiyecek ekmek bulamazken belki yüz kişinin bir aylık yiyeceğini 3-5 gün içinde yalancı cennetlerde harcamak, haram olan israfın özendirilmesi, meşru olmayan eğlenceler, İslâmî olmadığı gibi, insanî de, insafî de değildir. Bırakın İslâmî olmasını, “Müslümanca” demek için de bin dereden su getirmek gerekir. Tam bir istismar örneği…

Villalar, suitler, teras odalar, havuz ve plajların yanı sıra lokanta ve çeşitli eğlence tesisleriyle donatılmış bu herkesin gidemeyeceği lüks otele, fakir halde yaşayan mütevazı bir sahabinin adını vermek bizi yapılan işten daha fazla rahatsız ediyor, istismarın, dinin sırtından geçinmenin bu denli seviyesizliği tiksindiriyor. Çünkü Ebu Eyyub’un evi, Peygamberimizin de bir müddet eviydi. Yani bu ultra lüks tesisin Hz. Peygamberin evine benzetilmesi Peygamberlerine iftira edildiği için Müslümanların tümüne hakaret içermiyor mu? Çirkinliğin bu kadarını İslâm düşmanları bile Peygamber’e yapamamış, tarihte bu kadar alçaklık görülmemiştir.

Sağlıklı olan herkesin Allah yolunda savaşa katılması gerektiğine inanan Ebû Eyyûb el-Ensârî, "Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayınız." (2/Bakara, 195) mealindeki âyette sözü edilen tehlikeyi, savaşa gitmeyip işiyle gücüyle meşgul olmak şeklinde açıklardı. Bu sebeple ihtiyarlık döneminde bile her yıl bir savaşta bulunmaya gayret etti. Katıldığı seferlerin sonuncusu Müslümanların ilk İstanbul kuşatması oldu. Böyle bir sahabinin Fazıl’ın israf ucubesi ile ne ilgisi olabilir?

Vah Ebu Eyyub, vah, vah! Sen ki, Peygamber döneminde “sahabi”, ashabın içinde “ensar” idin. Osmanlı döneminde “sultan” oldun, övgü gibi ifade saydı halk, ama değil;  sultanlar sana sultan diyerek kendi sultanlıklarını onaylattılar, saltanata karşı olan dini senin adınla şirin gösterip saltanatı sevdirmeye, senin adınla aklamaya çalıştılar. Demek ki bu da gelecekti başına; şimdi de lüks ve israfın simgesi yaptılar seni. Peygamber’i evinde misafir eden zâtın evi, o mübarek “hâne-i saâdet”  şimdi “house” oldu. İçinde vahyin geldiği, vahyin konuşulduğu, vahyin yaşandığı Ebû Eyyub evi, şimdi vahiyle bağdaşmayacak nice eğlencelere mekân oluyor. Fâzıllıktan Maldivler kadar uzak Fâzıl’ın eski otelinin adı, yaptığı işe ve oteline yakışıyordu. “Caprice”, Fransızca bir isim; Fransızlarınkine benzemeye çalışan bir tatil için, öyle otel hayatı için uygun bir isim. Caprice, yani Kapris. Değişken ve geçici heves, düşüncesizce istek demek. Kaprislilerin oteli. Eh, öyledir. Şimdi, taa Maldivler denilen dünyanın öteki ucunda tatil adası ve “Ebu Eyyub el-Ensari House” adı verilen eğlence ve tatil köyü. Maldivler’i de bilecek hacı amcalar artık; umre ziyareti gibi Ebu Eyyub’un evini ziyaret edecek ve okyanus sularında kulaç atmanın, 7 yıldızlı (yıldız yerine hilâl diyorlar, istismar edilmedik hilal de kalmasın diye) otelde yatmanın sevap ve faziletinden mahrum kalmayacaklar. Oldu olacak, otelin yanına bir-iki mezar da kondurup, birkaç hacı amcaya süpermen filmlerinden birkaç sahne de anlatırsın, keramet sahibi evliya türbeleri de olur. Böylece, Ebu Eyyub adına lüks otelin manevî ögeleri de, kutsallığı da tamamlanır. Türbenin yanında da lüks bir evliya havuzu. Yüzmek için değil, para atmak için, âdettir, olmazsa olmaz. Türbelerdeki yatırlar, çaput bağlayanların ihtiyaçlarını karşılarken para da kazanmalıdır tabii. Bedava keramet olur mu, nerede görülmüş?

Tatil Mekke’si

Maldivler’deki bu lüks tatil köyünün Jet Fazıl’la birlikte ortaklarından Ahmed Nashid, “Maldivler, dünyanın en lüks ve en pahalı tatil bölgesi... Caprice Gold, İslam dünyasının tatil Mekke’si olacak” diye Fazıl’la birlikte açıklama yapıyor. Oldu olacak bir de yanına Kâbe maketi yaparsınız, denizden çıkan Ebu Eyyub el-Ensârî’nin mayolu misafirleri, umre de yapmış olurlar. Peygamber’in kaldığı ev kesmedi ise, alın size Allah’ın evi. (Hâşâ!) “Tatilin Mekkesi” imiş; pehpeh! Hacı amcalara, seyahat acenteleri bundan sonra soracak: “Hangi Mekke’ye gideceksin, Arabistan’dakine mi, Maldivler’dekine mi?”  Cihadın merkezi, putlara kıyamın sembolü, Allah’a ibadetin en canlı ve en heyecanlı yeri Mescid-i Haram ve Mekke; kapitalistçe, Karunca eğlence mekânının kendisine benzetildiği yer oldu. Kıyametin küçük alâmeti mi saymalı, büyük alâmeti mi? Tasavvufçular, İslâmî kavramların içini boşalttılar, dini yozlaştırdılar, modernist Fâzılgiller de dini kapitalizmle, sefahat ve eğlenceyle kaynaştırdılar. Hayatlarını “Kitab”a uydurmayanların “Kitab”ı hayatlarına uydurma çabalarına bir de “cihad” demeleri, yaşadıkları yeri mücahid ashabın evine benzetmeleri var ya, insan ona yanıyor. Kapitalist ve modernist yaşam biçimi, her şeyin “İslâmî”sini sunmakta, yani üçkâğıtçılık becerisin de çok mahirdir. Maldivlerdeki “İslâmî plajların” kısaca altyapısını hatırlayalım: “Tekbir” giyimle başlayan İslâmî(!) moda, “Âlâ” Dergisiyle kamuoyuna sunuldu. Başlara taç olmaktan çıkıp ayağa düşmüş şekliyle başörtüsü, artık bir aksesuara, modaya dönüştü; genç kızlarımız artık mini eteklerinin altına yeşil çorap giyerek “İslâm modası”nı takip ediyor. Amerikalı artistlerle Ramazan sofralarında reklamları yapılan Cola Turka “helal gıda” sembolü oldu. Sonradan bankalaşan ve faizin her çeşidinin kâr payı adıyla işleme geçirildiği finans kurumları “İslâm Bankası” diye yutturuldu. “Helâl sex-shop”lar da açıldı. Helâl faiz ve helal sex-shoptan sonra, helal genelevlere geldi sıra.  Bir uyanık Fazılın biri de onu açar, iyi de tutar hani. Zor değil; kapısına boynunda kravat, başında sarık olan bir diyanet görevlisi koyarsın, girenlere nikâh kıyar, vizite ücretinin adına da mihir dersin, çıkınca da “üç talâkla boşadım” dedirtirsin iş biter; kılıfına uydurmuş olursun. Dul kalmış nice hacı amcaların da sadece parasını almazsın, aynı zamanda da duasını alırsın; hem dünyan kurtulur, hem âhiretin… Ne yani, İslâm Bankası oluyor da, İslâm bilmem ne hanesi, niye olmasın?

Ne demişler? “Demokrasilerde çare tükenmez” demişler. Nasıl olsa, muvahhid mü’minler uyuyor, ya da birbirleriyle uğraşıyorlar.  Onların kutsal(!) meşguliyetleri devam ede dursun, jet hızıyla birileri Müslümanların eksiklerini kapatma cihadındalar. Müslümanların okyanustaki adalarda “helâl tatil” yapacakları bir yerleri bile yoktu, bu kadar geri kalmış olanlara hizmet götürülmeli idi. Ebu Eyyub’un evini ihyâ ettiler, bu ad, bu zât, peygamber’i davet eder gibi evine sizi de davet ediyordu, bu davete icabet etmeyip gitmemek çağdaş mü’minlere tabii ki yakışmazdı. Müslümanlar kaprisli idiler, şimdi Maldivli olsunlar, hizmette sınır ve sinir yoktur. Tabii, Müslümanlar her şeyin en iyisine lâyıktırlar; Eğlencenin de tatilin de. Özel ultra tatil, onların da hakkıdır; “çalışmak da ibadettir” diyerek çalışıp para biriktirdiler, Ebu Eyyub’a verilen para nasıl olsa “infak” yerine geçecektir; çünkü bu tatil, tabii canım helâl cinsinden. Bakın işte delil ve ispatı: Plajlarda haremlik-selamlık uygulanacak; özel aile plajlarına girmenin Suriye’deki savaş benzeri kaç cihaddan daha faziletli olduğuna dair rivayetleri tatil köyünün imamı belirleyecektir. Gülenciler de oradaki plajlarda Ebu Eyyub el-Ensari’nin ruhu ile karşılaşacak, hatta onun evinde kalan zâtı görenler çıkacak, onun nurdan cismini orada kamyonet olmadığı için jet-ski’ye bindirecekler. İsrail zulmü altında inleyen, kamplarda karnını zor doyuran Filistin’deki Müslümanlar sorarlarsa söylersiniz, Türkiye’li Müslümanlar meşguller; Maldivlerde mübarek tatil cihadı içindeler. Filistinliler Yahudilere taş atmaya baksınlar, buradakiler de onca uzağa hicret edip kulaç atıyorlar. Filistin’de, Suriye’de açlıktan kemikleri mi sayılıyor Müslümanların? Buradakileri de normal teraziler tartmıyor, araba kantarlarında tartılıyorlar. Fazla kiloları vermek için Okyanus’ta adalarda yedi yıldızlık tatil israf mı sayılır, hadi canım sen de…

Arz-talep meselesi… Hayat şekli değişti, evler değişti, kıyafetler değişti. Her şeyden önemlisi inanç değişti. Müslümanım diyenler artık farklı. Müslümancıklar varsa, bunlara hizmet de olacak. Bunların tatil ihtiyacı da karşılanacak. Ne zamandır yurtdışı tatili yapamamanın sıkıntısını çeken bu insanlara karşı biri el uzatmalıydı. Nihayet büyük insan Jet Fazıl jet gibi yetişti, bu ihtiyacı da giderdi; demek ki insanlık ölmemiş, bu tür ihtiyaçları karşılamaya kendisini adamış fedâkâr insanlar var. Cübbeli hocalar da bunların kıymetini, otellerinin faziletini takdir etmişti, ama sonra sevap paylaşımında anlaşamadılar demek ki, uzun sürmedi cübbeli Fazıl’lık.

Medine’ye geldiğinde devesinin çöktüğü yere en yakın olan Ebu Eyyûb’un evine misafir olan Peygamber’in bu mütevazı evde fakir muhacirlere yemek verdiğini, kendisine sunulan hediyeleri fakirlere dağıttığını biliyoruz. Jet Fazıl’ı da hemen herkes tanıyor. 1998’de JetPa’yı kurdu. Yerli malı otomobil üretme projesiyle gurbetçilerden para topladı. İflas etti, paraları geri öde(ye)medi. 2003’te müebbetle yargılanmaya başladı. 1,5 yıl tutuklu kalıp 150 bin lira kefaletle serbest bırakıldı. Sonrasında 4 yıl 2 ay hapis cezası aldığında yurt dışına kaçtı. 2008’de davası zaman aşımından düştü. Hâlâ Avrupa’daki Türk işçiler, kaptırdıkları paralarını geri almaya çalışıyorlar. Kendilerine adres olarak Maldivler gösteriliyor. Ya Maldivler ya mağdurlar. Milletvekili seçildi, Tayyip ondan boşaltılan koltuğun yerine yapılan özel seçimle vekil ve sonra başbakan oldu.

Bugün çarşıda, pazarda, tezgâhta, masa ve kasa başında, başörtülü bayanların “örtülü çıplak” diye tanımlanabilecek şekilde başörtülü yozlaşmanın görüntüleri olayın geri planını veriyor aslında. Dış giysi cinsinden bir şey olmaksızın sadece başörtü, altına etek veya pantolon, üstüne bluz cinsinden bir şey giyerek çarşı pazarda dolaşma veya işyerlerinde ya da okullarda bu kıyafetle yabancı erkeklere (iş arkadaşlarına, sınıf arkadaşlarına, müşterilere…) boy gösterme… Yasak savma cinsinden bile kabul edilemeyecek tarzda, çok ince veya çok kısa ya da çok dar ceket gibi bir dış giysi. Yüzde makyaj, dudaklarda ruj, yanaklarda allık, gözlerde boya ve hatta başörtüsünün rengine uygun özel lens, kaşlarda inceltme ve vücutta ağır parfüm kokusu gibi acâyiplikler… Yani, başörtülü sekreter veya tezgâhtar bayanların büyük çoğunluğu başta olmak üzere ev hanımı veya ev kızı olmadıkları imajını her haliyle yansıtmaya çalışarak entel takılan genç bayanların da önemli bir kesiminin çarşıda, okulda, işte… başörtülü mankenlere benzeme gayreti… Üstü kapalı altı havalı; uygunsuz etek üstü türban; üstte başörtüsü altta dar kot pantolon; üstü Mekke, altı Paris; bacakları açık ama başı kapalı tipler… Bunların babaları var, akrabaları var, bazılarının kocaları da. Sayıları da giderek artıyor. Peki, bunların tatil ihtiyacını kim giderecek? Bunların plaj ihtiyaçları görmezden mi gelinecek? Yazık değil mi, insanlık öldü mü yani? Kimse kalkıp hayrına bu ihtiyaçlara cevap vermezken, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan bay Fâzıl’ın, bu büyük hizmeti de ifa etmenin, bu kesime özenen diğer orta halli gariban kimselerin de fırsat ve imkân bulursa bu kervana kapılması için teşviki ve özendirmesi içinde cehd etmesi… İnsanın ağlayası geliyor. Gerçekten çok duygulandırıcı, tamamen duygusal… 

Fadıl Akgündüz, web sitesinde, dünyadaki yüzbinlerce sahil otelinin hiçbirinde Müslümanların kullanabileceği mahiyette, yani ‘Hicab’ üzere plajlar olmadığını beyan edip Maldivler’deki özel bir adada lüks bir otelin 250 özel plajıyla Müslümanların hizmetine sunulduğunu “şükürler” eşliğinde müjdeliyor. Neden Ebu Eyyûb el-Ensarî adını münasip gördüğüne de şöyle açıklık getiriyor Akgündüz: “Hz. Eyyubel-Ensari nasıl ki ‘Kötüden İyiye Geçiş’ anlamına gelen ‘Hicret’ günü, Peygamber Efendimiz’i Medine’deki evinde misafir ettiyse önümüzdeki hicret gününden itibaren (25 Ekim 2014) tüm dünya Müslümanlarını Caprice Gold Maldivler’deki Ebu Eyyub el-Ensari’nin Evi’nde misafir olmaya davet ediyoruz.” Ehh, bu davete orkestra eşliğinde mevlit okuyarak katılmak da sosyete Müslümanlarının görevi. Sanki adam, Allah rızası için ve Allah’ı razı edecek hicret benzeri iş yapıyor… Ebu Eyyub el-Ensarî pozlarına bürünmeye çalışıyor. O nasıl Peygamberimizi misafir ettiyse, Fazıl da Müslümanları bu eve davet ediyor. Müslümanlar da kime benzetildiğinin tatlı sarhoşluğu ile ver elini Maldivler…

Görüyorsunuz; “Tatilin Mekke’si, Ebû Eyyub el-Ensarî’nin Peygamber’e lâyık evi, hicret”… Tahrifin bu kadarı, dinin bu denli istismarı…

Fidan halindeki dâvâyı verimsiz topraktan çıkarıp elverişli bir toprağa götürüp dikmek demek olan hicret, Karunlar gibi israf içinde keyif sürmenin adı olabiliyor.

Doğduğumuz veya doyduğumuz yerin Allah için terk edilemeyecek değerde olmadığını ilan edip Allah'ı her şeye tercih etmek demek olan hicret, nefsin hevâsı için gâvurlara özenmenin simgesi olarak sunulabiliyor.

Hicret, memleketinde müslümanca yaşayamayan bir mü’min için, Allah’ın geniş arzında mutlaka müslümanca ve insanca yaşanacak bir yer olduğunun bilincine varmaktır. Yoksa, özel ve nurlu(!) plaja girip yüzmek ve hevâî şekilde gezmek için on bin km. mesafeyi kat etmek değil. Bireyden cemaate, cemaatten devlete adım atmak, Hak dâvâya uygun ortamlar aramak, meş’aleyi uzaklara taşımak, muhteşem dönüş için hazırlanmak demek olan hicret, kendisinden hicret edilmesi şart olan ultra lüks eğlence yerlerine gitmeye ad verilebildi. Ne büyük iftira! Dini istismar edip kapitalizmi dinleştirme, meşrulaştırma demek olan hedonizm denilen hazcılığı İslâmî kavramlarla uzlaştırma çabaları, önce “Cihad Köfte Salonu, Takvâ Kereste, İhlâs Banka, Uhuvvet Fırın, Vahdet Nalbur, Nur Berber” tabelaları ile başladı. İhlâstan tümüyle uzak zihniyetlerin “İhlâs” Finansları “İflâs” Finansa dönüşmekte gecikmedi. “Onların iflâsı da tatil köyleri ile başlamıştı” diye Fazıllara birileri hatırlatmalı diyeceğim, ama her ikisinin de bu düzende kolay kolay sırtı yere gelmez. Düzen bunların düzeni.   

Allah’ın dinine yardım etmeyince, Allah’ın yardımından ve O’nun ayakları sağlam tutup kaydırmaması müjdesinden de mahrum oluyor insanlık.  “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı istikamet üzere sâbit kıl (Bize cesaret ver ki tutunalım), kâfir kavme karşı bize yardım et!”(2/Bakara, 250) demesi gereken insanımız, “Rabbimiz, bize aceleyi (dünyayı) ver, biz korkmayı tercih ediyoruz, ayaklarımızı sâbit kılma, çünkü biz bâtıla doğru değişip geri adım atmak istiyoruz, kâfirlere karşı çıkmak istemiyoruz, onlara benzeyip onlar gibi olmayı tercih ediyoruz, onlarla bizi karşı karşıya getirme!” diye fiilî olarak duâ ettiği müddetçe, her halde (her durumda) İlâhî yardım gelmez. 

İnsanımızın çoğu şaşkınlığı ve sapkınlığı hidâyete tercih ediyor. Hakkı arama içinde bile değil. Doğru ile eğriyi ayırt edemiyor. Hakla bâtılı karıştırmayı seviyor. Kitabın, doğru ile eğri arasında bir ölçü, bir furkan olduğunu çoktan unutmuş. “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan (hakkıyla) ittika eder (şirk ve isyandan) sakınırsanız; O, sizin için furkan kılar (hakla bâtılı, doğru ile yanlışı ayırt edecek özellik ihsan eder).” (8/Enfâl, 29) müjdesi, yalancı politikacıların bâtıl çağrılarının gürültüsüyle duyulmaz olmuş.  

Müslümanların önemli bir kısmı, gerçek anlamıyla iman etmediği, imanlarına zulüm karıştırdığı veya en azından imanın tadına varacak bir kaliteye erişemediği için, İsrailoğullarının gittiği yoldan giderek dünyevîleşmiş ve yozlaşmış durumda. Adı konulmamış irtidadı, gerisin geriye cahiliyyeye dönüşü yaşıyor nice insanımız.

Tâğutî düzen ve câhiliyye toplumu insanı nasıl değiştirip dönüştürüyor? Dünyaya gelişi güzel bir bakış bile yeterli (Zaten hep gelişi de gidişi de güzel olmalı bakışlarımızın ve davranışlarımızın). Batılı kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahudilere ait Kur'an'da beyan edilen olumsuz özelliklerin çoğu, bugün "müslümanım" diyenlerde hiç eksiksiz bulunmakta. Dolayısıyla hıristiyan ve yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü'min geçinenlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, İlâhî adâletin gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları da... Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar, toplum için de geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık yolu izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları, tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah'ta (Allah'ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, İsrâil'leşmek de mümkündür. Bu tercih; mutluluk veya felâketi, cennet veya azâbı seçmektir. Dışımızdaki kâfirden daha tehlikeli olan, içimizdeki küfür ve kâfirdir, yahûdileşmedir; inanç, ahlâk ve yaşayış tarzı olarak gâvurlaşmadır; içimizdeki tâğutlar ve onlara destek olan anlayıştır. Akıllı düşman ve akılsız dost örneği… "Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette olan kimseler size zarar veremez.” (3/Âl-i İmrân, 139) “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (O’nun dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar.” (47/Muhammed, 7). Bu toplum değişir mi, yönetim değişir mi? “Bir toplum, kendini değiştirinceye kadar Allah onlarda bulananı değiştirmez.” (13/Ra’d, 11). Yapılması gereken ne var, ıslaha nereden başlamalıyız, diye soruluyorsa: "Ey iman edenler, iman edin!" (4/Nisâ, 136) İman ettiğini sanan gâfiller, nasıl iman edilmesi gerekiyorsa öyle iman edin. İman nasıl ispatlanabilirse davranışlarınızla öyle ispatlayın.

 


Tehlike ve Helâk

 


Tarihin helâk olayları tekrarlanmasın, eski kavimlerin başına gelen âfetler, içinde yaşadığımız toplumlara ulaşmasını istiyorsak, helâk sebeplerini tümüyle terk etmek zorundayız. İbret alınmadığı müddetçe tarihin tekerrür edeceğini unutmamalıyız. Kur’an sırf ibret alalım, bizden öncekilerin başına neler gelmiş görelim ve aynı tehlikeli yolu tutmayalım diye yeryüzünde gezip eski kavimlerin durumunu öğrenmemizi ister. Bu gerekçelerle helâk olan kavimleri anlatır.

 


Türkçe’de tehlike olarak bilip kullandığımız kelimenin aslı, helâk kavramıyla ilgilidir. Helâk kelimesiyle tehlike kelimesi aynı kökü paylaşırlar. Tehlike (aslı, tehlüke): Helâke sebep olan, helâke yani yok olmaya, büyük zarara sebep olabilecek durum demektir. İnsanlar tehlikeden, tehlikeli olan şeylerden kaçınmak ister. Bu, doğaldır; insanın kendini koruma fıtratıyla ilgilidir. Yok olmak, helâk olmak istemez insan. Ama insanların çoğu, tehlikenin ne olup olmadığı ve esas tehlikeye karşı nasıl bir tedbir aldıkları konusunda çoğunlukla aldanmaktadır.

 


Şeytan günahı, haramları, sağlığa zararlı, birey ve toplum için tehlikeli olan şeyleri tehlikeli olarak göstermeyip, içinde câzibe gösterir. “Şeytan, onların amellerini ziynetleyip süsler.” (16/Nahl, 63; 27/Neml, 24; 29/Ankebût, 28…). Tehlikeli olanları unutturmakla yetinmez; insanları Allah'ın rahmetinin ve affının geniş olması ile aldatır ve onları âhiretleri ve hatta dünyaları için tehlikeli şeylere teşvik eder, günahları süsler. Onlara sanki 'yiyin, için, zevkinize bakın, ibâdeti sonra yaparsınız, Allah nasıl olsa affedicidir, sizi de affeder' der. İman açısından, âhiret ve dünya saâdeti açısından tehlikeli olan şeyleri unutturarak, te’vil ettirerek, hiç değilse önemsiz göstererek insanları helâke sürükler. "...Sizi ğarûr/aldatıcı (olan şeytan), sakın Allah'a güvendirerek aldatmasın." (31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5)

 


Başta şirk ve küfür olmak üzere bütün günahlar, insanın âhiretini ve dünyasını mahveden tehlikelerdir. Kur’an, sırât-ı müstakîm yolcusuna bu tehlikeli hususları kırmızı ışık gibi “haram” işaretleriyle uyarmakta, tehlikeyi ve helâki bildirmektedir. Başta şirk olmak üzere her çeşit haram, tehlike ve uyarı işaretleriyle, Cennet yolcusu mü’min, yoldan sapmaması, kazaya uğramaması için İlâhî rahmet ikazlarıyla uyarılmaktadır. Peygamberler ve onların izinden giden âlim ve sâlih insanlar, bu yoldaki trafik görevlileri gibidir. Onların temel görevlerinden biri inzâr (uyarı, ikaz ve korkutma)dır.  

 


Esas tehlike nedir?“(Mallarınızı) Allah yolunda infak edip harcayın, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın, ihsân/iyilik edin, doğrusu Allah muhsinleri, iyilik edenleri sever.” (2/Bakara, 195). Bu âyette müslümanlara, Allah yolunda mallarını infak edip harcamaları, cimrilik edip kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmamaları, iyilik etmeleri, Allah'ın, iyilik edenleri sevdiği buyurulmaktadır. Buhârî'nin Huzeyfe'den naklettiğine göre âyet infak/sadaka hakkında inmiştir. Müslümanların İstanbul'u kuşattığı sırada bir müslüman, düşman saflarına hücum edip düşmanın arasına dalmış, sonra çıkıp gelmiş, herkes ona: "Subhânellâh! Kendisini tehlikeye attı!" diye bağırmış, Ebû Eyyûb (el-Ensârî) onlara: "Siz, âyeti yanlış yorumluyorsunuz. Bu âyet biz Ensâr hakkında inmiştir. Allah, dinini güçlendirip, dinin yardımcıları çoğalınca biz kendi aramızda: ‘Keşke artık biz mallarımızın başına dönsek de onlara baksak!’ demiştik de Allah bu âyeti indirdi." demiştir (Kurtubî, el-Câmiuli Ahkâmi’l-Kur’an, II/361-362; İbn Kesir, Tefsir, I/229).

 


Ebu Eyyub el-Ensarî’nin belirttiği gibi, esas tehlike, Allah yolunda infak etmemek, fedâkârlık yapmamak, cihadın tüm şûbelerini hayata geçirmede yeterli gayret sarf etmemektir. Kısaca, Allah’ın tüm emirlerine tam bir teslimiyetle itaate yönelmemek, tüm yasaklarından kaçmaya çalışmamaktır. Helâk budur, tehlike budur. Esas tehlike, esas helâk; dünyada başa gelenler değil; esas ahiretteki ebedî felâketlerdir.

 


Var eden de, helâk edip yok eden ve edecek olan da Allah’tır. O’nun izni dışında helâk yoktur. O yüzden O istemedikçe dünyadaki bütün insanlar ve imkânları bir araya gelse bir insana en küçük bir zarar veremezler. O yüzden esas tehlike insanlardan gelecek olan şeyde değil; kendi elimizle yapacağımız suçların cezâsı olarak Allah’ın cezalandırmasındadır.

 


Filmlerde çeşitli tehlike sahneleri, artık yerini helâk sahnelerine bırakıyor. Toplumsal helâk senaryoları romanların ve filmlerin temel konusu gibi oldu. Armagedon, Altıncı Element, Yarından Sonra gibi filmler, bir taraftan yaklaşan helâkin sinyallerini verirken, diğer yandan bu yaşayışın çıkmaz sokağını, yolun sonunun nasıl bir helâk olduğunun cezâsını da düşündürüyor, hatta sanal âlemde de olsa, psikolojik olarak kısmen yaşatıyor. Küresel ısınma, çölleşme, buzullaşma gibi insanın iklim değişikliklerine sebep olabilecek küresel fitne ve fesatlarının sonuçlarını, Allah bilir, ama bu çağın insanı tadacağa benziyor. Batının gidişi, teknolojinin aldığı boyut, uygarlık diye takdim edilen İslâm dışı dünya görüşünün durumu, toplu helâkleri paratoner gibi çekiyor. Kıyâmet senaryoları yetmiyor, Tanrıyı kıyâmete zorlama(!) faâliyetleri için Ortadoğudaki Müslümanlar, uygar Batının insanat bahçelerini dolduranlar tarafından, sözüm ona insan eliyle helâk edilmeye çalışılıyor. Aslında kıyâmeti, çevre felâketlerinin yol açacağı bir tabiat olayı olarak düşünmek, Kur’an’daki kıyâmet olayını çarpıtmak demektir. Bütün bunlarla birlikte, Kıyâmeti unutan, Kıyâmet sonrasına hazırlanmayan, hatta Kur’an’daki Kıyâmet olayını inkâr eden insan, bunun dehşetini istemese de daha şimdiden yaşıyor. Ne dersiniz, bu tehlikeli gidiş tümüyle helâke doğru değil mi? Toplumlar şimdiden helâki yaşamaya başlamadılar mı? Helâk gelip çatmadı mı?!

 


“Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” (42/Şûrâ, 30)

 


Bazı insanlar “Allah, nimetlerini kulu üzerinde görmekten hoşlanır” şeklindeki hadis rivâyetini, kendilerini gurur ve kibre, lüks ve isrâfa yönelten haramları nimet diye takdim ederek, farkında olmadan da olsa, davranışlarıyla Allah’a ve Rasûlüne iftira atma gibi büyük bir yanlışa düşebilmektedir. Bu hadisle cimrilik, malı gerektiği şekilde kullanmama, sadece biriktirmekten hoşlanma kınanmış olmakla birlikte; nimeti Allah yolunda ve meşrû bir şekilde kullanmak tavsiye edilmiştir. Ama unutulan veya yanlış bilinen “nimet” tanımıdır. Esas nimet; İslâm’dır, takvâdır, yardımlaşmadır, kötü değil; iyi örnek olmadır. Allah, her şeyden önce bu nimetleri kulu üzerinde görmek ister.  

Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş olsaydık, farz edin ki Maldivlerde bir ay tatil yapmış olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı, gafletle geçirilen, dolayısıyla kaybedilen zamandan başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye dikkat etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü olacaktı. Yok, dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek bir şey değişmeyecek, hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda bu, mutluluk sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah için idiyse ve sabrettiysek, bugüne ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibaret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Hayat oyun ve eğlenceden ibaret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat ise bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir yokmuş.

Lüks hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü unutmuş, sabrı lügatından silmiş, şikâyetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok. “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Ashâb birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı yaşıyor bunlar.

Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye, lüks otellerde kahkaha atmaya, içki ve uyuşturucuya, futbol, tv. seyretmek, müzik dinlemek gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek müslüman için söz konusu değildir.

“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.” (61/Saff, 10-13). Allah’ı, âhireti akıllarına getirmeden Maldivlerde ve eğlence yerlerinde keyif sürenler mi? “Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş emel onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!”(15/Hicr, 3). Yakında, çok yakında!

 


İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya hevâmız veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!


vuslatdergisi

Bu yazı toplam 1654 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim