Şu ana kadar ABD ile İran arasında gelişmelerin hangi yönde ilerleyeceğine dair belirsizlik ve öngörülemezlik hâkimdir. İki taraf arasındaki siyasi ve siyasi olmayan gerilimin uçurumun kenarına geldiği ilk durum bu değildir. Son müzakere turu öncesinde taraflar arasındaki temasların çöktüğü ilan edilmiş, ancak Umman’ın başkenti Maskat’ta gerçekleştirilen ilk tur görüşmelerle süreç yeniden başlamış, ardından Cenevre’de ikinci tur yapılmıştır.
Her iki müzakere turunun ardından yapılan olumlu açıklamalara rağmen, özellikle ABD tarafı ve başta ABD Başkanı Donald Trump olmak üzere üst düzey yetkililerin dili hâlâ tehdit ve tırmanma ekseninde şekillenmektedir. ABD’nin Irak savaşından bu yana bölgedeki en büyük askeri yığınak olarak nitelenen sevkiyatı sürerken, bugün en çok sorulan soru şudur: “Trump İran’a savaş ilan edecek mi, etmeyecek mi?”
ABD karar alma mekanizmasındaki belirgin dalgalanma, olası bir savaşın sonuçlarının —askerî boyutta olduğu kadar iç kamuoyu ve Amerikan ekonomisi üzerindeki etkileri açısından da— öngörülemediğini göstermektedir. Aynı zamanda, ilk darbe ile kesin sonuç alınabileceğine dair belirsizlik söz konusudur. Uzmanların çoğu, İran’ın açık ve örtülü hazırlıkları nedeniyle hızlı ve kesin bir sonucun mümkün olmadığı görüşündedir. Bu tablo, Trump yönetiminin ciddi bir açmaz içinde olduğu yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmektedir.
Askerî seçenekten anlaşma olmaksızın geri adım atılması yenilgi anlamına gelirken, yapılacak bir anlaşmanın da Demokratların 2015’te İran ile imzaladığı ve Trump’ın 2018’de ilk başkanlık döneminde çekildiği anlaşmadan daha kârlı olması gerekmektedir. Öte yandan savaş seçeneği ise sonucu garanti olmayan, bölgeyi bütünüyle ateşe atabilecek ve Washington’un son dönemde elde ettiği kazanımları tersine çevirebilecek uzun soluklu bir çatışma riskini barındırmaktadır.
Bu gelişmelerin olası sonuçlarını anlamak için, Trump’ın 2025 yılı sonunda “Önce Amerika” başlığıyla açıkladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne dönmek gerekmektedir. Söz konusu strateji, Orta Doğu’nun öncelik sıralamasında gerilemesine ve odağın Latin Amerika’ya kaymasına işaret etmektedir. “Trump Doktrini” olarak anılan bu yaklaşım, Orta Doğu’yu özellikle “İsrail” güvenliği bağlamında tamamen göz ardı etmese de İran’ın ortadan kaldırılması yerine çevrelenmesini ve kontrol altına alınmasını hedeflemektedir. Ayrıca bölgede özellikle Gazze’de istikrar ve “barış” vurgusu öne çıkarılmaktadır.
Strateji, enerji bağımlılığının azaltılmasını ve bölge kaynakları yerine yerli ve Latin Amerika kaynaklarına yönelmeyi öngörmektedir. Çin ile rekabette ise ideolojik boyuttan ekonomik boyuta geçiş söz konusudur; özellikle dijital teknoloji, yapay zekâ ve kritik madenler alanında tedarik zincirlerinin ABD’ye taşınması ve Çin’e bağımlılığın azaltılması hedeflenmektedir. Bununla birlikte Pasifik, Hint Okyanusu ve Güneydoğu Asya’da askerî caydırıcılığın sürdürülmesi planlanmaktadır.
Bu çerçeve, İran’a yönelik “maksimum baskı” politikasının ve yoğun askerî yığınağın arkasındaki gizli hedefleri daha net anlamamızı sağlamaktadır. Washington, savaş kararı alıp almamasından bağımsız olarak bu baskı stratejisinden jeopolitik ve jeoekonomik kazanımlar elde etmektedir. Amaç yalnızca İran’dan taviz koparmak değildir; ABD, bölgesel ve küresel birçok dosyada kendi lehine sonuçlar üretmektedir.
Washington’un askerî baskı gölgesinde ilerlettiği başlıca dosyalar:
1. Hindistan’ın yeniden çevrelenmesi
ABD, Yeni Delhi’yi daha bağımsız bir dış politika çizgisinden uzaklaştırarak yeniden kendi eksenine çekmeyi başarmıştır. Hindistan’ın Rus petrolü alımı, Kuzey-Güney Koridoru ve İran’ın Çabahar Limanı yatırımları gibi adımlar Washington tarafından baskı altına alınmış; Şubat ayında Hindistan-ABD ticaret anlaşmasının imzalanması bu sürecin sonucu olarak değerlendirilmiştir.
2. Azerbaycan ve Ermenistan
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in Erivan ve Bakü ziyaretleriyle Güney Kafkasya’da ABD etkisi güçlenmiştir. “Trump Koridoru” olarak adlandırılan ve Hazar’dan Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan hattın, Rusya ve İran’ın Kuzey-Güney Koridoru’na alternatif oluşturması hedeflenmektedir.
3. Gazze ve “Trump Barış Konseyi”
Washington’da düzenlenen Gazze konulu toplantıda 40 ülkenin katılımıyla 17 milyar dolarlık yeniden imar fonu toplanmış, barış gücü oluşturulması gündeme gelmiştir. Konferansın zamanlamasının, İran üzerindeki baskıyla eşzamanlı olması dikkat çekmiştir.
4. Diego Garcia Üssü
ABD ile İngiltere arasında Diego Garcia üssünün statüsüne ilişkin tartışmalar sürerken, Trump askeri yığınak sürecini üssün önemini vurgulamak için kullanmıştır. Bu durum, Çin’e karşı Hint-Pasifik bölgesinde caydırıcılık stratejisinin parçası olarak değerlendirilmektedir.
Trump’ın İran ile müzakerelerde ilerleme sağlanması için 10 günlük süre ilan etmesi, Washington’un birçok dosyada istediğini elde ettiğini düşündüğüne işaret etmektedir. Ancak iç siyasette Yüksek Mahkeme kararları, gümrük vergileri ve “Epstein dosyası” gibi başlıklar Trump üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Sonbahardaki ara seçimler de risk faktörü olarak öne çıkmaktadır.
Trump’ın ikinci döneminin tehlikede olduğu ve yeni muhafazakâr çevrelerin yönetimde daha fazla söz sahibi olduğu yorumları yapılmaktadır. Bu bağlamda soru şudur: Kendini “barış adamı” olarak tanımlayan Trump, İran’a karşı savaşı başlatan lider mi olacak, yoksa elde ettiği kazanımları diplomatik başarı olarak sunarak savaştan kaçınmayı mı tercih edecek?