İslami Yöneliş: ALLAH’ın selâmı ve bereketi üzerinize olsun. Değerli hocam, öncelikle bizimle söyleşi yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkürlerimizi borç biliyoruz. Hocam, sizinle Kudüs ve Mescid-i Aksâ ekseninde bir söyleşi gerçekleştirmek istiyoruz. Önce kendinizden bahsederseniz seviniriz.
Ahmed KALKAN: İnsanın kendinden bahsetmesinin tahmin edilenden daha zor olduğunu düşünüyorum. Hayat hikâyemi ana çizgileriyle özetleyeyim: 1955 yılında Kütahya’da doğdum. İlkokuldan sonra hâfızlık ve Arapça eğitimi aldım. 1974 yılında Konya İmam Hatip Lisesini, 1978 yılında da At. Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdim. 1979-1983 yıllarında Sakarya Karasu’da Edebiyat öğretmenliği yaptım. Ticaretle meşgul oldum. İki yıl Fransa’da, altı yıl da Hollanda’da cemaat çalışmaları ve serbest hocalık/öğretmenlik yaptım. 1992 yılından bu yana İstanbul Ümraniye’de yaşıyorum. Bazı derneklerde dersler, özellikle Akaid ve Tefsir dersleri veriyorum. Evli ve dört çocuk babasıyım. Değişik dergi ve gazetelerde makalelerim yayınlandı. İlk sayısından itibaren Vuslat dergisi yazarları arasına katıldım; şimdiye kadar yayınlanan makalelerimin sayısı 80’in üzerinde. 103.2 üzerinden yayın yapan Özel FM adlı radyo kanalında Cuma günleri 19.30 - 20.30 arasında Kur’an Kavramları adıyla programlar yapıyorum. 9 yıldır konulu tefsir mâhiyetinde Kur’an Kavramları konusunda kapsamlı bir çalışma üzerinde yoğunlaşıyorum; notlarımı kitaplaştırmaya çalışıyorum. Yayınlanmış beş eserim var: Sanat Bilinci, Müslümanın Akaidi, Müslümanın Müslümanlaşması, Müslümanın Güzelleşmesi, Müslümanın Evliliği ve Aile Hayatı.
İslami Yöneliş: Hocam bizlere Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın İslâm nezdindeki önemini anlatır mısınız?
A. KALKAN: O topraklar mukaddestir, Mescid-i Aksâ’nın çevresinin mübârek kılındığını Kur’an haber verir (bkz. 5/Mâide, 21; 17/İsrâ, 1). O topraklar yeryüzü hâkimiyetinin tarih boyunca bir sembolü gibi kabul edilmiş, Kudüs'e (Mescid-i Aksâ'ya) sahip olan ülkeler ve zihniyetler, hem psikolojik moral, hem de siyasal güç yönüyle rakiplerinden öne geçmişlerdir. Onun için, Hz. Ömer'in fethinden 20. yüzyılın ilk yarılarına kadar müslümanların o topraklarda hâkimiyeti izzetlerinin bir göstergesi olmuştur.
Rasûlullah (s.a.s.) ve ilk müslümanlar, Mescid-i Aksâ'yı vahiy gereği ilk kıble olarak seçtiler; Oraya yönelerek Rablerine kulluklarını yerine getirdiler ilk önce. Biz de ilk önce oraya yönelmeli, sonra Kâbe'ye teveccüh etmeliyiz, tefekkür ve görev bilinciyle. Hem namazdaki "kıyâm"ı, hem de namaz gibi ibâdet olan "kıyâm"ı kıbleler tâyin edecek; biz de kıblelerimize doğru yönelecek, yüzümüzü Aksâ ve Harâm Mescidlerine çevirecek ve oraya doğru "Allahu Ekber!" diyerek kıyâm'a duracağız.
Rasûlullah (s.a.s.) Mescid-i Harâm'dan veya diğer mescidlerden değil; Mescid-i Aksâ'dan çıktı mi'râca. Mescid-i Aksâ'ya ayak basarak yükseldi göklere. Dünya müslümanları olarak biz de namazlarımızın mi'râç olmasını arzu ediyorsak, yahûdilerin ayakları altında alçalmak değil de, göklere ve yücelere doğru yükselmek istiyorsak, Mescid-i Aksâ'yı kaldıraç kabul etmeli, onu merdivenimizin ilk basamağı olarak değerlendirmeliyiz.
Yeryüzünün halîfesi/efendisi olabilmek için, sadece Allah'a -hakkıyla- kul olunması, kulluk yapılması temel şarttır. Kulluk, yani ibâdet için de yönelinecek bir kıblenin olması gerektiğinden, bu, önce Mescid-i Aksâ, sonra Mescid-i Harâm olmuştur. Niçin önce Mescid-i Aksâ? Çünkü Kur'an tâbiriyle orası "arz-ı mukaddes"tir (5/Mâide, 21), çevresi mübârek kılınan yerdir (17/İsrâ, 1). Peygamberlerle bereketlenmiş, çeşitli hayırlarla ve tarihî zenginliklerle şereflenmiştir. Doğunun ortası, Ortadoğunun kalbidir. Tarihî değeri, tüm büyük din mensupları tarafından kabul edilen bir gerçek olduğu gibi, günümüz açısından petrol yataklarına sahip olmasıyla da önemlidir. Yarınki dünyanın enerji kaynağı, büyük ihtimalle güneş olacaktır. Batı dünyası, istisnâların dışında güneşe hasret bir dünyadır. Sadece mânevî anlamda değil; ısı ve ışık kaynağı, aynı zamanda yarınki enerji hammaddesi olan güneşe de hasrettir. Ve güneşten en fazla yararlanılabilecek topraklara da sahiptir Kudüs. Kim bilir, bugün henüz farkına varamadığımız daha nice bereketlere de sahip olduğu, yarınlarda ortaya çıkabilecektir. Tarihte hilâfet ve dünya hâkimiyeti açısından önemi gibi, günümüzde de oraya sahip olan ülke ve zihniyet, dünyaya da egemen olduğunu göstermiş oluyor.
İslami Yöneliş: İslâm’ı sembolize eden KUDÜS ve MESCİD-İ AKSA için İslâm olmuş mümin ve de müminelerin üstlenmesi gereken misyon ne olmalıdır?
A. Kalkan: İlk olarak belirteyim ki, Kudüs ve Mescid-i Aksâ’nın kurtulmasını istemek ve bu uğurda gayret sarfetmek, hiç olmazsa dil (ve kalem) ile savunup duâ ile destek olmak erkeğiyle, hanımıyla bütün Müslümanlara farzdır, şarttır. Kurtarma çabası kurtuluş isteğidir. Yani, bir müslümanın dünyada zilletten, âhirette de azaptan kurtulmak istediğini ispatlaması için Kudüs ve Mescid-i Aksâ bir turnusol kâğıdı, bir sınav konusudur.
İslâm'da cihadın farziyeti ve sebepleriyle ilgili hükümler, bütün müslümanlara görevlerini hatırlatacak kadar açık ve nettir. Cihad, müslümanlara savaş açanlara (2/Bakara, 190), verdikleri sözü tutmayıp tekrar dinimize saldıranlara (9/Tevbe, 12-13), Allah'a ve âhiret gününe inanmayarak Allah ve Peygamber'in haram kıldığı şeyleri haram kabul etmeyenlere karşı (9/Tevbe, 29), yeryüzünde fitneyi söküp atmak ve Allah'ın dinini hâkim kılmak (2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39) gâyesi ile meşrû (22/Hacc, 39) ve mecbûrî (2/Bakara, 216) kılınmıştır.
"Sizinle savaşanlarla, Allah yolunda siz de savaşın." (2/Bakara, 190) "O halde, size karşı tecâvüz edenlere siz de aynıyla mukabele edin." (2/Bakara, 194) "Size ne oldu da Allah yolunda ve 'Rabbimiz! Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!' diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!? İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır." (4/Nisâ, 75-76) “Fitne tamamen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın.” (2/Bakara, 193)
İslami Yöneliş: İstişhad eylemleri hakkında farklı yorumlar yapıldı. Sizin bu konudaki görüşünüzü ve istişhad eylemlerini uygun görmeyen kişiler hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?
A. Kalkan: Bunu eleştirenler, Filistin’li mücâhidlerin gücüne uygun daha ideal bir çözüm biliyorlar ve bu alternatif varken istişhad eylemlerini suçluyorlarsa mümkün ki, o önerileri dinler ve istişhad eylemlerini masaya yatırırız. Yok, sadece oradaki mücâhidlerin ses getiren ve siyonist barbarlara korku salan cihadlarını eleştirerek (niyetleri öyle olmasa bile) baltalamış oluyor ve onları etkisiz bırakmaya götürüyorsa elbette bu eleştirilerin ihânet amaçlı değilse bile en azından gaflet neticesi olduğunu değerlendiririz. İstişhad, şehidlik istemek, sonu şehidlik olan yolu tercih etmek demektir. Filistin’li Müslümanların bu etkili cihad eylemlerinin özel konumundan dolayı, dünya çapında cihadı dışlamayan bütün İslâm âlimleri, istişhad eylemlerini Filistin’li Müslümanlar için câiz görürler. İstişhad eylemlerine karşı çıkanların önemli bir kesiminin zaten cihadın tüm çeşitlerine de karşı çıktıklarını değerlendirdiğimizde karşı çıkmanın ne adına ve kime hizmet ettiği de ortaya çıkar. Fedâi olmayı takdir eden, Ulubatlı Hasan’ları öven ya da düşman cephanesine zarar vermek için canını feda edenleri kahraman kabul edenlerin istişhad eylemlerini eleştirmeleri, onların dertlerinin üzüm yemek değil, bağcı dövmek olduğunu göstermektedir.
İslami Yöneliş: İsrail ve siyonizm nedir?
A. Kalkan: İsrâil, Hz. Yakub'un lakabıdır. Hz. Yakub'un on iki oğlunun soyundan gelenlere benî İsrâil, yani İsrâil oğulları denilir. İsrâil ismi, "Allah'ın kulu" anlamına gelmektedir. Günümüzdeki muharref Tevrât'tan yola çıkarak İsrâil kelimesine verilen anlam ise, Yahûdilerin zihniyetini gösteren tarzda ve tüyler ürperticidir. Yahûdilere göre İsrail’in anlamı, Tanrıya karşı kuvvetli, Tanrı’yı yenen demektir. Yahûdiler, İsrâil kelimesinin Tanrı ile güreşip Tanrıyı yenen anlamında Hz. Yakub’a, Tanrı tarafından verilmiş bir lakab olduğunu iddia ederler. Muharref Tevrat'ta, Hz. Yakub'un Tanrı ile güreşip Tanrıyı yendiği(!) için bu adı aldığı anlatılmaktadır (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 32/28; 45/9-18; Hoşea 26/5-6). (Buralarda “Allah”ı tenzih etmek için kasden “Tanrı” kelimesini kullandım). Kendilerine Allah tarafından gönderilen hak din İslâm'ı değiştirip yahudileşenlerin, mukaddes kitaplarına ve Allah'a en ağır iftiralar atmasının bir örneği de, 'İsrâil' kelimesine verdikleri bu anlam olsa gerektir. "İsrâil" kelimesine yakıştırdıkları bu anlamla, kendi soylarını yüceltmek için "tanrı"larını bile küçülttükleri, onu sıradan bir insan gibi gördükleri ve bir peygamberine (onu yenmeye) gücünün yetmediği âciz bir varlık gibi algıladıkları olanca çirkinliğiyle sırıtmaktadır. Kudüs'ü işgal edip o kutsal topraklarda devamlı müslüman kanı akıtan zâlim siyonist rejimine ve o topraklara da, bilindiği gibi İsrâil adı uygun görülmüştür. Unutmayalım, onlar sadece Allah’ın askeri statüsündeki Müslümanlarla değil; aynı zamanda Tanrı’yla da savaştıklarını, en azından onunla güreşip onu yendiklerini düşünen bir sapık zihniyete sahiptirler.
Siyonizm ise, 19. yüzyılın sonlarında kurulan Yahudi milliyetçisi bir akımdır. İngilizlerin ve Batının yardımıyla güçlenen ve 1948’de İsrail devletinin kuruluşuyla sonuçlanan Siyonizm, ABD’nin desteğiyle bütün ülkelerde yıkıcı ve bölücü bir akım olarak faaliyet yapmaktadır.
Siyonizmi daha iyi tanımak için Ortadoğudaki ve tabii ki yaşadığımız coğrafyadaki halka ve yöneticilere inanç gözlüğüyle bakmak gerekiyor. Görüyoruz ki; İsrâil içimizde... İsrail sadece Filistin’i işgal etmiş değil, işgalin kapsamı çok daha geniş, zulmün boyutları çok daha derin. Haber ajansları ve medyadaki ağırlıkları, sanat ve özellikle sinemadaki etkinlikleri, Mason locaları, Rotary ve Lions klüpleri, uluslararası nice teşkilatları, kendi ideallerine hizmet eden tâğutî rejimler ve her ülkedeki işbirlikçileriyle İsrail ve Siyonizm her şeyiyle müslümanların içinde. Yahudilerden mü'min olanlara, artık nasıl yahudi denmezse, müslümanlardan yahudileşenlere de artık müslüman denilmesi yanlış olur, o artık "yahudi(leşmiş)" bir kimsedir. Kendisinde itikadî anlamda münâfıklık alâmetleri bulunanlar, hadis-i şerifteki ifadeyle nasıl hâlis/tam bir münâfık oluyorsa, kendisinde yahudilik alâmetleri bulunanlar da tam bir yahudi olurlar. Yoksa, yaratılış ve ırk olarak yahudi olmak, ne başlı başına bir üstünlük, ne de alçaklıktır. İnsanın, kendi elinde olmayan bir sebepten dolayı, şu veya bu ırka mensup olmasından ötürü gazab edilmesi ve lânetlenmesi Kur'an'ın bütünlüğüne uygun bir anlayış değildir. İnsan, irâdesini iyiye veya kötüye kullanmasından, kendi yaptıklarından dolayı ödül veya cezayı hak eder. Önemli olan Kur'an'da ifadesini bulan yahudi karakterine sahip olup olmamaktır. Aynen, müslüman bir anne-babadan doğmak, yani nesil olarak müslüman çocuğu olmak, müslüman sayılmak için kâfi olmadığı gibi.
Batılı kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahudilere ait Kur'an'da beyan edilen nice olumsuz özellik, bugün "müslümanım" diyenlerde hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü'minlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, İlâhî adâletin gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar; toplum için de geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık yolu izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları, tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah'ta (Allah'ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbileşmek mümkün olduğu gibi, İsrâil'leşmek de mümkündür. Bu tercih; mutluluk veya felâketi, cennet veya helâki seçmektir. Dışımızdaki yahudiden daha tehlikeli olan, içimizdeki yahudidir. Kalp ve kafamızdaki, el ve dilimizdeki küfürdür dünyamızı perişan, âhiretimizi zindan edecek olan. "Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette olan kimseler size zarar veremez." (5/Nisâ, 105). Gönüllerdeki yahudiliğe savaş ilân edip içimizdeki işgali kaldırmadan, dıştakine tavır almak mümkün değildir.
“Bir toplum, kendini değiştirinceye kadar Allah onlarda bulananı değiştirmez.” (13/Ra’d, 11). “Ey iman edenler! Eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar.” (47/Muhammed, 7) “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmişseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.” (3/Âl-i İmrân, 139) "Ey iman edenler, iman edin!" (4/Nisâ, 136).
İslami Yöneliş: Terör devleti İsrail’in geçmişine baktığımızda (günümüzde de aynı tabii ki), tam 183 katliam yaptığını görüyoruz. ABD beslemesi terör devleti İsrail’in hedefi nedir?
Ahmed Kalkan: Şeytan’ın bir insan için hedefi ne ise, tâğutların hedefinin de aynı olduğunu Kur’an’dan yola çıkarak değerlendirebiliriz. İki ayaklı şeytan konumundaki vampir İsrailliler, sindirme ve baskı ile kendi egemenliklerini özelde tüm Filistin’lilere ve genelde tüm dünya Müslümanlarına kabul ettirmek istemektedirler. Vatanlarını, topraklarını ve her şeylerini işgal altında tuttukları tüm Filistin’lilerin kendilerine karşı çıkmayıp yardımcı olmalarını istemektedirler. Bu ilk adım gerçekleştikten sonra, bir inanç olarak kabul ettikleri Nil’den Fırat’a kadar, yani Mısır’dan Suriye’ye, Ürdün ve Anadolu’nun önemli bir kısmına kadar bölgeyi topraklarına katmak onların hedefini oluşturuyor. Diğer tüm insanların kendilerine hizmet için yaratıldıklarına inanan Siyonist Yahudiler insanlığın kanını, alın terini sömürdükleri yetmiyor gibi, Ortadoğu’nun tüm yeraltı ve yerüstü kaynaklarına da sahip olmak ve oralarda tek egemen güç olmak istiyorlar.
Filistin'in bugünkü durumunu anlatmak için lügatlerdeki zulüm ve vahşetle ilgili bütün kelimeleri İsrail denen vampir için eksiksiz saymak, mazlumluk ve acınmayla ilgili tüm sözcükleri de Filistin için sıralamak gerekiyor. Ya da Filistin'li kızın şiirindeki ağlatıcı tek kelimeyi seçmek: "Utanın!" Peki, utanılacak bu durumdan kurtulmak, orayı kurtarma gayretiyle, kendimizi kurtarmak için ne yapılması gerekiyor?
Ortadoğudaki müslüman kıyımına bakıp “sıra bize de gelecek” diyenler de, bilsinler ki; onlar bizim kardeşimiz ve sıra bize çoktan gelmiş. Onları ümmetin parçası olduğu halde, kendimizden, bizden saymıyorsak, safımızı kontrol etmek durumundayız. Son vahşi olaylar bir kez daha gösteriyor ki, insanlık İsrail eliyle hızla dünya savaşına doğru sürükleniyor. Kıyâmet savaşının sirenleri çalıyor. Planlarımızı, hazırlıklarımızı buna göre yapmak, yaşantımızı ufukta gözüken bu geleceğe göre gözden geçirmek zorundayız. Bâtıl cephe zaten her çeşidiyle soğuk savaşı tüm şuurlu müslümanlara karşı gösteriyor. Nice İslâm toprağında da ateş gibi yakıcı sıcak savaş sahneleri uyguluyor. Müslüman, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, bunlara seyirci kalamaz, tarafsız olamaz. Bertaraf olmak istemeyen bîtaraflığı seçemez. Müslüman, gündelik basit işlerle oyalanamaz. İki yoldan birini seçmek zorundadır, yol ayrımına gelmiş insanımız. Ya cenneti ya cehennemi; ya izzeti ya zilleti; ya cihadı ya mağlûbiyeti; ya Allah’ı ya dünyayı…
Gazetelere yansıdığı şekliyle CIA'in resmî istatistiklerine göre, dünyada sigara içen insan sayısı 1 milyar 150 milyon. Sigara içen müslümanların sayısı 400 milyon. En büyük sigara üreticisi Phillip Morris. Bu da kazancının % 12'sini İsrail'e gönderiyor. Müslümanların, çeşitli markalarla piyasaya sunulan Morris'e günlük cirosu: 800 milyon dolar. Müslümanların ortalama günlük kâr katkısı 80 milyon dolar. 9.600.000 dolar müslüman parası her gün İsrail'e gitmiş oluyor, evet her gün! Ve Türkiye, yıllık 150 milyon kg. sigara tüketimiyle; Brezilya, Güney Kore ve Hindistan'dan sonra 4. sırada yer alıyor. Dünya Bankasının 1999-2000 yıllarında yaptığı sigara araştırmasının sonuçlarına göre, sigara kullanımı son on yılda dünyada % 4,12 azalırken, Türkiye'de ise % 52,18 oranında arttı.
Her kaka kola (içeceğin adını bilerek böyle kullandım; evet kaka kola); İsrail için bir kurşun, her MC Donald hamburgeri, bir tank mermisi, her Amerikan ve Yahudi firmalarının sattığı bir ürün, bir Filistin çocuğunun ölümü demek. Bankalara ve özel sigortalara para yatıran müslüman, farkında olmasa da, İslâm’a ve müslümanlara karşı savaşa katkıda bulunuyor, tâğut yolunda infakçı ve savaşçı oluyor. Kapitalistin de siyonistin de dini imanı para ve madde olduğuna göre, onlarla savaşın bir cephesi de ekonomik olmalı ve siyonizme hizmet edenlerin mallarını alarak, kurumlarıyla ortak çalışarak İsrail silâhlarına kurşun taşıma ihânetini terk etmeliyiz. İnternet sitelerinden binlerce ses yükseliyor: "İsrail'in ve İsrail'e yardım edenlerin mallarını protesto edelim!" Ve uzunca marka ve mağaza listeleri sıralanıyor. Tercih ettiğimiz bir marka, bilinçli veya bilinçsiz, hangi safta yer aldığımızı ele veriyor: "İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvalar, İslâm düşmanı yöneticiler ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır." (4/Nisâ, 76). Ve iki hadis rivâyeti: "Kim bir zâlime yardım ederse, Allah Teâlâ, o zâlimi ona musallat eder." "Kim, bildiği halde zâlime yardım kastı ile onunla beraber yürürse, o kimse İslâm'dan dışarı çıkmış olur."
Cihadın maddî, mânevî, hayâtî, her çeşidiyle, küçüğü-büyüğüyle, küçük ve büyük Mescid-i Aksâlarımızı kurtarmak için, küçük ve büyük İsraillere, içimizdeki ve dışımızdaki siyonistlere karşı tavrımızı netleştirmeli, görevlerimizi kuşanmalıyız.
İslami Yöneliş: İntifada nedir? Günümüzdeki yorumuyla bu kelimeyi o kadar dar bir kapsama sıkıştırabilir miyiz?
A. Kalkan: İntifâda, İslâmî hareket demektir. İslâmî direniş ve diriliş. Kıyam, yani ayaklanma. İki ayaklı şeytanları taşlama. Aslında, intifâda kelimesinin anlamlarının darlığı değil sözkonusu olan. Bu kavramların başkaları tarafından içinin doldurulamamasıdır. Filistin’li Müslümanların ve özellikle Hamas’ın intifâda kelimesinin içini doldurmaya çalıştığına şâhidiz. Problem, Filistin dışındaki Müslümanların intifâda ile ve bu kavramın çağrıştırdığı görev ile ilişkileridir.
İsrail'in Ortadoğunun bağrında hançer olmasının sorumlusu dünyanın değişik yerlerinde yaşayan Müslümanlardır. Cihad görevinden kaçan, tâğutlardan korkan, beşerî ideolojiler peşinde koşan, gündelik işlerden dâvâya vakit ayıramayan, kâfirleri dost ve velî kabul eden dünyevîleşmiş müslümanlar kendilerine gelsin diye uyarıcı iğnedir İsrail vahşeti. "Zâlim Allah'ın kılıcıdır, Allah onunla yoldan çıkanları cezalandırır, sonra ondan da intikamını alır." Zâlimlerden korkan, onlara karşı seyirci kalan insanlara, Allah zâlimleri musallat kılar ve onların seviyesine indirir.
İsrail kurulmazdan önce, Filistin çevresinde tampon ülkeler oluşturmayla işe başlandı; İsrail'in kuruluşuna ve kalıcılığına altyapı olsun diye. Muhâlefetini kendileri seçen ve yönlendiren iktidarlar, çok uzun süre tahakkümlerini sürdürürler. İsrail’i Amerika’dan sonra ilk tanıyan devlet, T.C. idi; hâlâ da işbirliği konusunda aynı çizgi sürdürülmektedir.
Nefsine hakaret edilse, parası gasp edilse ciyak ciyak bağıran insanımız, Kudüs günü bile tertip edemez; Filistin dâvâsı için fedâkârlık deyince bahaneleri sıralar. Kendi ülkelerinin ulusal günlerinde hâlâ bayram yapanlar, sözgelimi Bingazi’nin, Kahire’nin, İstanbul'un fethini tantana ile kutlayanlar, sahi niye Kudüs'ün, Mekke'nin fethini kutlamazlar? İşgal altında diye mi? Diğer kutlanılan yerler, işgalden kurtuldu mu ki? Aslında İsrail de, işgal de içimizde. Beyinlerini ve gönüllerini, yaşadıkları çevredeki topraklarını ve hatta mescidlerini her çeşit işgalden arındıramayanlar, uzaklaştıkları mübârek yerleri ve büyük mescidlerini hiç kurtaramazlar.
İslami Yöneliş: Hocam biliyoruz ki bir müslüman bayan esir alındığı vb. şeyler yapıldığı zaman bundan diğer tüm müslümanlar sorumlu tutulmakta, bir müslüman bayan bir yerde esir alındığında onu kurtarmak tüm mümin erkelere farz-ı ayın olmaktadır. Peki teslim olmuş imana sahip mümin erkeler bu bağlamda nasıl hareket etmelidirler?
A. KALKAN: Sorunun cevabı, içinde: Tüm mü’minlere cihad farz olur ve davranışlarını da bu farîza üzerine bina etmek zorunda olurlar. Buna rağmen, dünya müslümanlarının oradaki zulmü sanki kendi inançlarına, kendi kutsallarına, her şeyiyle kendilerine yapılmamış gibi duyarsızlık ve tavırsızlık, ya da eksik, hatta yanlış tavırlar içinde oldukları bir vâkıadır. Bazılarına göre Arapların meselesi kabul edilerek "neme lâzımcı" tavırsızlıklar, bazılarınca da "uzlaşmacı" ve "dilenişçi" yaklaşımlar... Mücâdelenin Allah için olmaması ve yardımın tâğutlardan ve tâğûtî yöneticilerden beklenmesi... gibi problemler var.
Müslümanların İsrail’e tek doğru bakışı, cihad gözlüğüyle bakıştır. Zorbanın anlayacağı tek dil, kaba kuvvettir. Hitler'in tecâvüzlerine Müttefikler 2. Dünya Savaşında ne ile karşı koydular? Bildiriler, kınamalar ve barış görüşmeleriyle mi, yoksa savaşla mı? Şimdiki vahşet, H'li ve H'siz Hitlerin saldırılarından ne kadar farklı? Filistin toprakları daha önce müslümanların eline nasıl geçtiyse, yine aynı şekilde geçecek, "fetih"lerin sadece tarihte kalan nostaljik birer hâtıra olmadığı dosta düşmana gösterilecektir. “Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa, derhal onları öldürün; böyledir kâfirlerin cezâsı.” (2/Bakara, 191) "Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra her defasında hiç çekinmeden ahidlerini bozan kimselerdir." (8/Enfâl, 56).
Nebevî ikazlar bütün müslümanları göreve çağırmaktadır: “Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen, onlardan değildir.”, “Müslümanlardan imdat isteyen bir mazlumun feryadını işitip de karşılık vermeyen, müslüman değildir!” Dünya sevgisi, yani dünyevîleşme ve Allah yolunda ölümü güzel görmemek, kendilerinden çok az sayıdaki kitap ehli ya da kitapsızların elinde müslümanların oyuncak olmasını sonuçlandırıyor, uhrevî cezânın dünyevî avansı olarak. Bunca zulüm; kavmiyetçilik, hizipçilik ve tefrikadan vazgeçmek için yeterli gelmiyorsa, bunca zillet; Azîz olan Rabbe yönelip onur ve şerefi O’nun dininde aramayı sonuçlandırmıyorsa, bunca saldırı; cihada sarılmayı gerektirmiyorsa, âhiret azâbına da aday olunur.
Cihad, sadece silâhla savaş değildir. Ekonomik savaş, günümüzde silâhlı savaştan daha az etkili değildir. Kur'an'da cihadla ilgili hemen her âyette, önce "mallarınızla cihad edin" ifadesi dikkat çekicidir. “Müslümanım” diyenler, çoğunlukla yahûdilere hizmet veren bankalardaki paralarını çekse, Ortadoğudaki petrol üreten ülkeler petrolü ambargo, fiyat ayarlaması vb. şekilde silâh olarak kullansa, müslüman halklar İsrail ve onun sömürgesi Amerikan mallarına boykot uygulasa... bırakın İsrâil denen yapay ülkeyi, ABD bile dünkü Sovyetler Birliği gibi teslim bayrağını çeker. İmamın dediği gibi, müslümanlar birlik olup birer kova su dökse İsrail'i sel alır götürür.
İslami Yöneliş: Bir de hocam, biz teslim olmuş imana sahip müslüman bayanlar olarak dünya mustazafları adına üstlenmemiz gereken misyon nedir? Neler yapabiliriz?
A. KALKAN: Kur’ân-ı Kerim’de emredilen mükellefiyetler (aksini gösteren kesin bir hüküm olmadığı müddetçe), kadın-erkek bütün muvahhid mü’minleri bağlar. Müslümanların dünya ve âhiret başarısı için şart olan iman, sâlih eylemler, sabır, hicret ve cihad müslüman bayanlar için de gereklidir. Cihadla ilgili sadece teknik bir ayrıntı olan “nasıl bir cihad?” konusu hanımların özel konumlarıyla ilgili sorulabilir. Silahla cihadın dışında Allah’ın deneme için verdiği her çeşit imkânla cihad etmeleri ve fiilî cihad yapan mücahidlere lojistik destek vermeleri Müslüman hanımların temel görevlerindendir. Evlâtlarını mücâhid olarak yetiştirecek olanlar, babalarını ve kocalarını cihad için teşvik edecek olanlar elbette Müslüman hanımlar olacaktır. Asr-ı saâdette ihtiyaç duyulduğunda savaşlarda da hanım Müslümanlardan yararlanılmış, bazı bayanlar hemşire olarak, aşçılık yaparak ve benzeri ihtiyaç duyulan alanlarda mücâhid kardeşlerine destek olmak için bilfiil savaşa da katılmışlardır.
Günümüzde savaşın çok geniş cephelere yayıldığını, psikolojik, ekonomik vb. alanlardaki savaşın da cephedeki savaş kadar önemli olduğunu değerlendirdiğimizde Müslüman bayanlara da çok iş düştüğünü ifade edebiliriz. Zaten Kur’an, bütün mü’minlerin topyekûn fiilî savaşa/cepheye katılmalarının da uygun olmadığını belirtir: “Mü’minlerin hepsinin toptan (savaş için) sefere çıkmaları doğru değildir…” (9/Tevbe, 122)
İslami Yöneliş: Mücadelenin cinsiyeti olur mu sizce?
A. KALKAN: “Mücâdelenin cinsiyeti olur” demek, aslında “insan olmanın cinsiyeti olur” demek ve bir cinsi insan saymamak demektir. Çünkü insan olmak için olmazsa olmaz esaslardan biridir mücâdele. Her insan bir şeyler için mücâdele vermek zorundadır. Bir gün içinde, günlük basit meşgaleler için bile ne mücadeleler veriyor kadın-erkek insanlar, bir düşünelim. Şeytanla mücâdele, nefsin hevâsı ile mücâdele, mikroplarla mücâdele… Yemek, temizlik, ekonomik ihtiyaçların temini, çocuklar için mücâdele… Mü’minlerin mücâdeleleri sırf Allah içindir, başka insanlarınki ise başka dâvâlar için. Sözü Kur’an’a verelim: “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar, şeytan ve zâlim yöneticiler) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” (4/Nisâ, 76)
İslami Yöneliş: Hocam, günümüze baktığımızda cenk, cihad, şehadet diye kavramlarının çok fazla söylendiğini görmekteyiz... Dâvâlarını internet köşelerine sıkıştırıp durmadan her şeyi eleştirenler vs. Fakat meydanlar iş isteyince, yapmak ve çabalamak gerektiğinde bu söylemleri dillerine dolayanları görememekteyiz. Bu konu hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz?
A. KALKAN: Kur’an, bizi bu konuda şiddetle uyararak emrettiğimiz iyilikleri kendi hayatımızda terk etmemizin akılla bağdaşmadığını belirtir: "Siz Kitab'ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" (2/Bakara, 44); "Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük nefretle karşılanan en sevilmeyen bir şeydir." (61/Saff, 2-3); "Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşımayanların (Kitab'ın hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir." (62/Cuma, 5)
İyiliğe dâvet edip de iyilikten kaçınmak, iyilik yolunda olanlara karşı çıkmak, sadece dâvâ adamlarında değil, bizzat dâvânın kendisinde şek ve şüphe âfetlerinin belirmesine sebep olur. Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz.
Amel söze uymalı; söz amele. İnsanın çifte standartlı olmaması, içi başka dışı başka olan münafıklara benzememesi için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir. İslâm'a dâvet eden kişi, her çeşit davranışının, sözlerine uymamasından şiddetle sakınmalıdır. Sözü ile özü, mesajı ile yaşayışı aynı doğrultuda olan, iki dille insana tebliğ etmiş olacağından, hem kulak hem göz etkilenecek, mesaj donuk ve soyut olmaktan çıkacak, canlanıp canlandıracaktır. Bu tavır, hem ihlâsın meyvesi olduğundan Allah katında büyük ecir getirecek, hem bereketini dünyada neticeleriyle görecek ve sözünün kabul görmesine büyük oranda vesile olabilecektir. İnsan karakteri, ilmiyle amel etmeyen ve sözü fiiline uymayan kimselerin sözünden faydalanmamak eğilimindedir. Rabbim, hepimizi özü sözüne, içi dışına uyan insanlardan eylesin.
İslami Yöneliş: Bir de hocam, Filistin dışına çıktık ama müslümanlar güzel işler yaptıklarında artık takdir edilmesi gereken yerde tahkir var ve bu da müslüman kardeşlerimiz tarafından yapılmakta. İftiralar, hased ve gıybetler... Müslüman, yine müslüman kardeşleri tarafından yara aldığı bu tavırlara karşı nasıl tavır almalıdır? Asr-ı saadet döneminde de böyle olaylara rastlamakta mıyız?
A. KALKAN: “Kavgaya giren yumruktan korkmaz” derler. Yine biliyoruz ki “meyveli ağaç taşlanır.” Evinde tembel tembel oturan kimseye kimse karışmaz, sataşmaz. Bu imtihanlarla sınanmamız, sabırla ve olgunlukla karşıladığımız müddetçe bize büyük ecir getirecektir. Biz, yolumuza bakalım. Bu kervan yürümelidir. Bazıları arkamızdan çirkin sesler çıkarıyor diye kervanı yolundan alıkoymaktır problem. Kur’an haber veriyor ki, bütün peygamberlere çok daha büyük saldırılar oldu. Bu, dâvâ adamlarının kaderidir. Denilebilir ki, onlarla açıkça kâfir olanlar mücâdele etti; bize ise müslümanım diyenler saldırıyor. Bu da bizim imtihanımız. Hz. Osman’ın şehâdetinden sonraki olaylara baktığımızda ashâbın ve tâbiînin daha büyük imtihanlarla karşı karşıya kaldığını da görüyoruz. Sınav alanlarımızı ve sorularımızı biz seçmiyoruz, sınava itiraz etmeye hakkımız yok. Rabbimiz kimseye zulmetmez. Bize yakışan şikâyet değil; dâvâmızın bize ulaştırdığı tevhid sancağını her ne pahasına olursa olsun daha yüksek burçlara dikmeye çalışmaktır.
“Müslüman, yine müslüman kardeşleri tarafından yara aldığı bu tavırlara karşı nasıl tavır almalıdır?” Onların tavrı yanlışsa, ki yanlış olduğu kesin; biz de benzer yanlışı yapmamalıyız. “O şunu söyledi, ben de ona şöyle dedim”, “o bunu yaptı, ben de şöyle yapacağım”la ıslah değil; ancak ifsâd hâkim olur. Biz sâlih amelle mükellefiz. Güzel ahlâk kurallarından biri, haksızlık yapan kardeşini affetmektir. Hatta onun Allah tarafından affı ve ıslahı için duâ edebilirsek bize yakışanı yapmış oluruz. Biz, mü’minleri, bize iyi davrandıkları için değil; Allah için sevmek ve iyilikleri, karşılık olsun diye ve hak ettiği için değil; Allah rızâsı için yapmak zorundayız.
Röportaj: Aysun Çakır / İslami Yöneliş